Люси Мод Монтгомери – Yeşilin Kızı Anne: Ingleside (страница 2)
“Aman Tanrı’m, kulağa gerçekten de çok hoş geliyor! Çok isterdim ama…”
“Aması maması yok. Ne düşündüğünü biliyorum. ‘Erkeklere kim yemek hazırlayacak?’ diyorsun.”
“Tam olarak öyle düşünmüyordum. Anne Cordelia her ne kadar sadece on bir yaşında olsa da benim kadar iyi yemek hazırlayabilir.” dedi Diana gururla. “Zaten hazırlayacaktı. Çünkü Hanımlar Yardım Topluluğu buluşmasına katılacaktım ama gitmeyeceğim. Seninle gideceğim. Bir hayalin gerçekleşmesi gibi olacak. Biliyor musun, bazı akşamlarda oturuyorum ve hâlâ küçük kızlarmışız gibi yapıyorum. Yemeğimizi de yanımızda götürürüz.”
“Hester Gray’in bahçesinde yeriz… Hester Gray’in bahçesi hâlâ yerinde, değil mi?”
“Sanırım öyle.” dedi Diana emin olamayarak. “Evlendiğimden beri hiç uğramadım oraya. Anne Cordelia çok gezintiye çıkıyor ama evden çok fazla uzaklaşmamasını tembihliyorum hep. Korularda aylak aylak gezinmeye bayılıyor. Bir keresinde bahçede kendi kendine konuştuğu için azarlamıştım onu. Bana kendi kendine konuşmadığını, çiçeklerin ruhuyla konuştuğunu söyledi. Dokuzuncu yaş gününde hediye olarak yolladığın gül tomurcuğu desenli oyuncak çay seti vardı ya. Tek bir parçası bile kırılmadı. Çok dikkatli. O seti sadece Üç Yeşil İnsan çay davetine geldiğinde kullanıyor. Bu kişilerin kimler olduğunu bir türlü söylemiyor bana. Birçok konuda benden çok sana benzediğini itiraf etmem lazım.”
“Belki de adaşına çekmiştir, kim bilir. Bu tür düşlerinden dolayı Anne Cordelia’ya kızma Diana. Masallar diyarında birkaç yıl geçirmemiş çocuklara üzülüyorum hep.”
“Artık öğretmenimiz Olivia Sloane.” dedi Diana tedirginlikle. “Kendisi üniversite mezunu ve annesine yakın olabilmek için bir yıllığına aldı okulu. Çocukların gerçekle yüzleşmeye zorlanmaları gerektiğini söylüyor.”
“Sloanelarla yakınlaştın mı? Yanlış mı anladım Diana Wright?”
“Hayır… Hayır!.. Ondan hiç hoşlanmıyorum. O ailedeki herkes gibi dik dik bakan mavi gözleri var. Anne Cordelia’nın hayallerini de sorun etmiyorum. Güzel hayalleri var. Tıpkı senin eski hayallerin gibi… Hayat ilerledikçe ‘gerçekle’ öyle ya da böyle yüzleşecektir illaki.”
“O zaman anlaştık. Yarın saat iki civarı Green Gables’a gel. Marilla’nın frenk üzümü şarabından içeceğiz. Artık papaza ya da Bayan Lynde’e aldırmadan yapıyor şarabından. Şeytanlık olsun diye birazcık içeriz.”
“O şarapla beni sarhoş ettiğin günü hatırladın mı?” diye kıkırdadı Diana. “Şeytanlık” kelimesine aldırmadı. Herkes Anne’in böyle ifadeler kullanırken kötü niyetli olmadığını bilirdi. Çünkü Anne böyle biriydi.
“Yarın unutamayacağımız bir gün yaşayacağız Diana. Seni daha fazla tutmayayım ben. Fred at arabasıyla geliyor. Elbisen çok güzel.”
“Fred düğün için bana yeni elbise diktirdi. Yeni bir ahır yaptırdığımız için gücümüz yetmez diye düşünüyordum. Ama Fred herkesin giyinip süslendiği bir yerde emanet gibi elbiselerle dolaşmamı kabul etmeyeceğini söyledi. Tam da bir erkek gibi değil mi?”
“Glen’deki Bayan Elliot gibi konuştun.” dedi Anne ciddi bir şekilde. “Bu eğilimine dikkat et. Erkeklerin olmadığı bir dünyada yaşamak ister miydin?”
“Korkunç olurdu.” dedi Diana. “Geliyorum Fred geliyorum. Peki ozaman. Yarın görüşürüz Anne.”
Anne dönüş yolunda Orman Tanrıçası Baloncuğu’nun yanında durdu. Bu eski dereyi çok severdi. Sanki Anne’in çocukken attığı kahkahaları yakalamış da o sırada serbest bırakıyor gibiydi. Eski hayallerinin suda yansımasını görür gibi oldu. Eski yeminleri, eski fısıltıları mırıldanıyor gibiydi bu küçük dere. Ancak Lanetli Koru’nun ihtiyar çamları dışında dinleyecek kimse yoktu.
BÖLÜM 2
“Çok tatlı bir gün, tam bizlik.” dedi Diana. “Ama korkarım uzun sürmeyecek bu güzel hava. Yarın yağmur yağacakmış.”
“Boş ver. Güzelliğini bugün içimize çekeriz yarın güneş kaybolacak olsa da. Bugün dostluğumuzun keyfini çıkaracağız, yarın ayrılacak olsak da. Şu upuzun altın-yeşil tepelere, pus mavisi vadilere baksana. Bunlar bizim Diana. Şu uzaktaki tepenin Abner Sloan’un adına tapulu olması umurumda değil. Bugün bizim tepemiz. Batı rüzgârı esiyor. Batı rüzgârı estiğinde hep kendimi maceraperest hissederim. Muhteşem bir gezinti yapacağız.”
Muhteşem bir gezinti yaptılar. Çok sevdikleri eski mekânlarını ziyaret ettiler: Aşık Yolu, Lanetli Koru, Issız Yer, Menekşe Vadisi, Huş Patikası, Kristal Gölü’nden geçtiler. Bazı değişiklikler yaşanmıştı. Issız Yer’de bir zamanlar oyun evlerinin etrafını çevreleyen huş fidanları kocaman ağaçlar olmuşlardı. Uzun zamandır kimsenin üzerinde yürümediği Huş Patikası eğrelti otlarıyla kaplanmıştı. Kristal Göl, tamamen ortadan kaybolmuş geriye sadece ıslak ve yosunlu bir çukur bırakmıştı. Ama menekşelerle dolu Menekşe Vadisi hâlâ mosmordu. Bir zamanlar Gilbert’ın ormanın arka taraflarında bulduğu elma ağacı, tomurcuklarla benek benek süslü kocaman bir ağaç olmuştu.
Başlarında şapkaları olmadan yürüdüler. Anne’in saçları güneş ışığında cilalanmış maun gibi parlıyordu, Diana’nın saçları ise ışıltılı siyahtı hâlâ. Birbirlerine neşeli ve anlayışlı, sıcak ve dostça bakışlar atıyorlardı. Bazen sessizce yürüyorlardı. Anne, Diana ve kendisi gibi birbirine çok yakın iki insanın birbirinin düşüncelerini hissedebildiğine inanırdı. Bazen konuşmalarını eski anılarını yâd ederek renklendiriyorlardı. “Hatırlıyor musun, Tory Caddesi’nde Cobbların ördek kümesinden düşmüştün.”, “Josephine halanın üzerinde zıpladığımız zamanı hatırladın mı?” “Hikâye Kulübümüzü hatırladın mı?”, “Burnun kırmızıyken Bayan Morgan’ın ziyaret ettiğini hatırladın mı?” “Pencerelerimizden mum ışığıyla birbirimize işaret edişimizi hatırladın mı?”, “Bayan Lavendar’ın düğününde ne kadar eğlendiğimizi ve Charlotta’nın mavi kurdelelerini hatırladın mı?”, “Geliştirme Topluluğu’nu hatırladın mı?” Sanki eski yılların kahkahalarının tekrar yankılandığını duyar gibi oluyorlardı.
AKGT (Avonlea Köy Geliştirme Topluluğu) ortadan kalkmıştı. Anne’in evliliğinden sonra yavaş yavaş yok olmuştu.
“Bir türlü devam ettiremediler Anne. Avonlea’nin gençleri bizim zamanımızda biz nasılsak aynen öyleler.”
“Bizim ‘zamanımız’ sona ermiş gibi konuşma Diana. Şu anda on beş yaşındayız ve kafa dengi dostlarız. Hava sadece ışıkla dolu değil. Havanın kendisi ışık. Sanki kanatlanmış gibiyim.”
“Ben de aynen öyle hissediyorum.” dedi Diana. O sabah tartıda yetmiş kilo gösterdiğini unutmuştu. “Bir süreliğine küçük bir kuşa dönüşsem ne kadar güzel olurdu diye düşünüyorum. Uçmak muhteşem bir şey olmalı.”
Etrafları güzellikle kuşatılmıştı. Ormanın karanlıklarındaki gizemli renkler, kendilerine has cazibeleriyle ışıldıyorlardı. Bahar güneşi yemyeşil taze yaprakların arasından süzülerek benek benek parlıyordu. Her yerde neşeli sesler vardı. İnsana erimiş altında yüzüyormuş hissi uyandıran güneş ışığının vurduğu küçük çukurlar vardı. Baharın taptaze çeşit çeşit kokuları sık sık çarpıyordu yüzlerine. Ağır kokulu eğreltiler, çam reçineleri, yeni sürülmüş tarlaların yoğun kokusu vardı. Yaban kirazı tomurcuklarıyla perdelenmiş bir patika uzanıyordu. Çimenlerin arasına çömelmiş orman perilerini andıran hayata yeni başlamış minik ladin ağaçlarıyla dolu yeşil bir toprak parçası vardı. Henüz üzerinden atlanamayacak kadar genişlememiş dereler, çamların altındaki hodan çiçekleri, genç ve kıvırcık eğreltilerle kaplı topraklar, zorbanın tekinin beyaz derisini kopararak kabuğun altındaki türlü türlü renklerini ortaya çıkardığı bir huş ağacı vardı. Anne’in bu ağaca uzun süre bakması Diana’nın dikkatini çekti. Anne’in gördüğünü görmüyordu. Saf krem beyazından zarif altın tonlarına uzanan renkler, en iç katmana kadar derinleşiyordu ve bu katmanda zengin ve yoğun bir kahverengilik vardı. Bu hâliyle tüm huşların dışarıdan ne kadar soğuk gibi görünseler de içlerinde sıcak tonlu duygular barındırdıklarını gösteriyor gibiydi sanki.
“Kalplerinde dünyanın en eski ateşini barındırıyorlar.” diye mırıldandı Anne.
Nihayet şapkalı mantarlarla dolu küçük bir vadiden geçtikten sonra Hester Gray’in bahçesine ulaştılar. Pek bir şey değişmemişti. Sevimli çiçeklerle dolu dünya tatlısı bir yerdi burası hâlâ. Diana’nın “nergis” dediği sarızambaklardan bolca vardı eskiden olduğu gibi. Kiraz ağaçları yaşlanmış olsalar da kar beyazı tomurcukları yerindeydi. Gül patikasını hâlâ görmek mümkündü ve eski taş duvar, çilek tomurcuklarının beyazlığı, menekşelerin maviliği ve taze eğreltilerin yeşilliğiyle kaplıydı. Bu taş duvarın bir köşesine, yosun kaplı eski kayaların üzerine oturup piknik yaptılar. Arkalarındaki leylak ağacı alçalmaya başlayan güneşe doğru mor bayraklarını sallıyordu. İkisi de acıkmıştı ve kendi yaptıkları yiyeceklerin keyfini çıkardılar.
“Açık havada yemekler ne kadar lezzetli!” diye iç çekti Diana rahatça. “Yaptığın çikolatalı pasta yok mu Anne… Diyecek söz bulamıyorum ama tarifini mutlaka almam lazım. Fred buna bayılır. Ne kadar yerse yesin zayıf kalıyor. Ben de hep artık daha fazla kek yemeyeceğim diyorum çünkü her geçen yıl daha çok kilo alıyorum. Büyük teyzem Sarah gibi olmaktan çok korkuyorum. O kadar şişmandı ki oturduğu zaman ayağa kalkması için onu çekmek zorunda kalıyorlardı. Ama böyle bir kek gördüğümde… Dün gece davette… Yani eğer yemeseydim gücenirlerdi.”
“İyi vakit geçirdin mi?”
“Evet, öyle denilebilir. Ama Fred’in kuzeni Henrietta’nın pençesine düştüm… Geçirdiği ameliyatları, bu işlemler sırasında yaşadıklarını, eğer zamanında yetişmeseymiş apandisitinin patlayacağını anlatmak onun için çok keyifli bir şey. ‘On beş dikiş attılar. Ah, Diana ne kadar acı çektim bilemezsin!’ O bu konuları konuşmaktan ne kadar keyif alıyor bilemezsin. Benim için o kadar eğlenceli değildi tabii… Hem madem bu kadar acı çektiyse bundan bahsetmenin zevkinden neden mahrum kalsın ki? Jim çok komikti. Mary Alice’in bu davetten zevk aldığından hiç emin değilim. Minik bir parça yedim… Sanırım bir dilimcik çok da fark etmez zaten. Söylediği bir şey dikkatimi çekti. Düğünden önceki gece o kadar korkmuş ki neredeyse trene atlayıp kaçacakmış. Tüm damatlar aynısını hissedermiş ve dürüst olsalar bunu itiraf ederlermiş. Sence Gilbert ve Fred de böyle hissetmiş midir Anne?”