реклама
Бургер менюБургер меню

Люси Мод Монтгомери – Yeşilin Kızı Anne: Ingleside (страница 12)

18

“Ölmeyeceksin değil mi anneciğim?.. Bir de beni hâlâ seviyorsun, değil mi?”

“Canım, ölmeye hiç niyetim yok. Ayrıca seni o kadar çok seviyorum ki canım yanıyor. Bütün gece Lowbridge’den buraya kadar yürüdüğünü düşünmek çok zor.”

“Hem de aç karnına.” diye omuz silkti Susan. “Bunları anlatabilecek kadar hayatta kalması âdeta bir mucize. Mucizeler hâlâ yaşanıyor demek ki. Bu da bunun delili işte.”

“Cesur delikanlı.” diye güldü omzunda Shirley’i taşıyan babası. Walter’ın başını okşadı ve küçük çocuk babasına sarıldı. Kimse babası gibi değildi bu dünyada.

“Bir daha evden gitmeme gerek olmayacak, değil mi anneciğim?”

“Sen istemediğin sürece, hayır.” dedi Anne.

“Ben asla…” diye söze başlayan Walter aniden durdu. Alice’i bir daha görmeyecek olmayı dert etmiyordu hiç.

“Buraya bak kuzucuk.” diyen Susan, elinde sepet taşıyan beyaz giysili ve şapkalı genç bir hanımefendiyi içeri buyur etti.

Walter sepete baktı. Bu bir bebekti! Tombik, ufak tefek, ipeksi bukleleri saçını kaplayan ve minicik elleri olan bir bebek…

“Çok güzel değil mi?” dedi Susan gururla. “Kirpiklerine baksana. Ben daha önce bir bebeğin bu kadar uzun kirpikleri olduğunu hiç görmedim. Bir de sevimli kulaklarına baksana. Ben her zaman ilk kulaklara bakarım.”

Walter tereddüt ediyordu.

“Çok tatlı Susan… Kıvrım kıvrım minicik ayak parmaklarına baksana! Ama… Ama çok küçük değil mi?”

Susan güldü.

“Üç kilo altı yüz gram küçük değil kuzucuğum. Ayrıca etrafını fark etmeye çoktan başladı. Daha bir saatlik bile değilken kafasını kaldırıp Doktor’a baktı. Ben böylesini daha önce hiç görmedim.”

“Saçları kızıl olacak.” dedi Doktor hâlinden memnun bir ses tonuyla. “Annesi gibi altın-kızıl çok güzel saçları olacak.”

“Babası gibi ela gözleri olacak bir de.” dedi Doktor’un karısı sevinçle.

“Neden hiçbirimizin sarı saçı yok anlamıyorum.” dedi Walter, Alice’i düşünerek.

“Sarı saç mı? Drewlar gibi yani!” dedi Susan ölçüsüz bir tiksintiyle.

“Uyurken çok şirin görünüyor.” diye mırıldandı hemşire. “Uyurken gözlerini böyle büzüştüren bir bebeği daha önce hiç görmedim.”

“O bir mucize. Bütün bebeklerimiz çok tatlı Gilbert. Ama bu içlerinde en sevimli olanı.”

“Tanrı sizi affetsin.” dedi Mary Maria teyze burun kıvırarak. “Dünyada sizinkilerden önce de bebekler vardı biliyorsun Annie.”

“Ama bizim bebeğimiz daha önce hiç yoktu bu dünyada Mary Maria teyze.” dedi Walter gururla. “Susan, öpebilir miyim? Bir kerecik… Lütfen…”

“Öpebilirsiniz.” dedi Susan geri çekilen Mary Maria teyzeye arkasından ters ters bakarken. “Akşam yemeği için kiraz turtası yapacağım. Mary Maria Blythe’ın dün öğlen yaptığı kiraz turtasını keşke görebilseydiniz Bayan Blythe. Sanki kedinin dışarıdan getirdiği bir şey gibiydi. Ziyan etmektense yiyebileceğim kadarını yiyeceğim. Ama ben hayatta olduğum müddetçe böyle bir turta Doktor Bey’in önüne asla koyulmayacak.”

“Herkes hamur işi konusunda senin kadar iyi değil.” dedi Anne.

“Anneciğim.” dedi Walter. Kapı, Susan’ın arkasından kapandıktan sonra. “Bence biz çok güzel bir aileyiz, sence de öyle mi?”

“Hem de çok güzel bir aile.” diye düşündü Anne bebeği yanında uzanırken mutlulukla. Kısa süre sonra yeniden çocuklarıyla beraber olabilecekti. Eskiden olduğu gibi hareket edebilecekti. Çocuklarını sevecek, onları eğitip mutlu edecekti. Küçük sevinçlerinde, hüzünlerinde, yeşeren umutlarında ve taze korkularında hemen annelerine koşacaklardı. Büyük gibi görünen küçük sorunlarında ya da kalpleri kırıldığında onların yanında olacaktı anneleri. Ingleside’da ilmek ilmek güzellik dokuyacaktı kendi elleriyle. Ayrıca Mary Maria teyzenin iki gün önce söylediğini duyduğu gibi “Çok feci yorgun görünüyorsun Gilbert? Kimse seninle ilgilenmiyor mu?” demesi için hiçbir gerekçesi olmayacaktı.

Aşağıda Mary Maria teyze karamsar bir şekilde kafasını sallıyor ve “Yeni doğan tüm bebeklerin bacakları çarpık olur. Bunu biliyorum Susan. Ama bu bebeğin bacakları çok eğri büğrü. Tabii bunu zavallı Annie’ye söylemek olmaz. Sakın bundan Annie’ye bahsetme Susan.”

Susan belki de ilk kez söyleyecek bir söz bulamadı.

BÖLÜM 11

Ağustos sonuna gelindiğinde Anne kendine gelmişti ve mutlu bir sonbaharın yolunu gözlüyordu. Küçük Bertha Marilla günbegün büyüyüp güzelleşiyor, kardeşlerinin ilgi ve sevgisinin merkezinde duruyordu.

“Ben bebek denilen şeyin her zaman bağıran bir şey olduğunu sanırdım.” dedi Jem küçük kız kardeşinin minicik parmaklarının kendi parmaklarına dolanmasına zevkle izin verirken. “Bertie Shakespeare Drew öyle demişti bana.”

“Drew bebeklerinin her an bağırdığından hiç şüphem yok Sevgili Jem.” dedi Susan. “Drew oldukları düşüncesiyle bağırıyorlardır muhtemelen. Ama Bertha Marilla bir Ingleside bebeği Sevgili Jem.”

“Keşke ben de Ingleside’da doğsaydım Susan.” dedi Jem hüzünle. Ingleside’da doğmamış olmak Jem’i hep üzerdi. Di, bu durumu zaman zaman yüzüne vururdu.

“Burada yaşamak biraz sıkıcı gelmiyor mu sana?” dedi bir keresinde Anne’in Queen’s Kolejinden eski bir arkadaşı küçümsercesine. Kendisi Charlottetown’da yaşıyordu.

Sıkıcı da ne demek! Anne, neredeyse misafirinin yüzüne gülecekti. Ingleside için “sıkıcı” demek!.. Her gün yepyeni mucizeler getiren dünya tatlısı bir bebek varken hem de. Diana, Küçük Elizabeth ve Rebecca Dew’ün ziyaret planları varken… Yukarı Glen’den Bayan Sam Ellison, dünya üzerinde daha önce sadece üç kişide görülmüş bir hastalığın pençesinde Gilbert’ın tedavisi altındayken… Walter okula başlayacakken… Nan, annesinin tuvalet aynasındaki koca bir şişe parfümü içmişken… Öleceğini düşünseler de en ufak bir kötüleşme belirtisi göstermemişti küçük kız. Ingleside’da hayatın “sıkıcı” olduğunu söylemek tuhaftı. Yabancı bir kara kedi arka verandada on kedicik yavrulamışken… Shirley kendini banyoya kilitleyip kapıyı nasıl açacağını unutmuşken… Bücürük bir parça yağlı sinek kâğıdının içinde yuvarlanmışken… Mary Maria teyze gecenin köründe elinde mumla sinsi sinsi dolaştığı bir vakit perdeleri ateşe verip tüm ev ahalisini ayağa kaldırmışken Ingleside’ın “sıkıcı” olduğu yorumu komikti.

Mary Maria teyze hâlâ Ingleside’da kalıyordu. Zaman zaman acınası bir şekilde, “Benden sıkıldığınız zaman haber verin. Ben kendi başımın çaresine bakmaya alışkınım ne de olsa.” derdi. Bu ifade karşısında söylenebilecek tek bir söz vardı ve Gilbert da bu sözü söylüyordu hâliyle. Yine de ilk zamanlar söylediği kadar içtenlikle söylememeye başlamıştı artık. Gilbert’ın akraba düşkünlüğü azalmaya başlamıştı bile. Bayan Cornelia’nın burun kıvırarak “tam da erkek” gibi tespitini haklı çıkaracak bir çaresizlikle anlamaya başlamıştı Mary Maria teyzenin evinde ufaktan bir soruna yol açıyor olduğunu. Bir keresinde içinde kimse yaşamayan evlerin acı çektiğini söyleyerek imada bulunmaya cüret etmişti. Ona hak veren Mary Maria, Charlottetown’daki evini satmaya niyetli olduğunu söyledi sakince.

“Fena fikir değil.” diyerek onu teşvik etti Gilbert. “Şehirde satılık çok tatlı ufak bir ev biliyorum. Arkadaşlarımdan biri Kaliforniya’ya taşınacak. Hani bayıldığınız Bayan Sarah Newman’ın evi var ya. İşte ona çok benziyor.”

“Ama o yalnız yaşıyor.” diye iç çekti Mary Maria teyze.

“Hâlinden de memnun.” dedi Anne ümitle.

“Tek başına yaşamaktan zevk alan insanlarda bir sorun vardır Anne.” dedi Mary Maria teyze.

Susan tam homurdanacakken kendine güç bela engel oldu.

Diana eylül ayında bir haftalığına geldi. Sonra Küçük Elizabeth geldi. Ne var ki o artık Küçük Elizabeth değildi. Uzun boylu, incecik, güzel bir genç kızdı artık. Ancak altın saçları ve hüzünlü gülümsemesi olduğu gibi duruyordu. Babası Paris’teki ofisine dönüyordu. Elizabeth ise evi çekip çevirmek için onunla gidecekti. Anne’le birlikte eski limanın engebeli kıyılarında uzun yürüyüşler yapıyor, sessiz ve dikkatli sonbahar yıldızlarının bakışları altında eve dönüyorlardı. Windy Poplars’daki eski günlerine dönüyor, Elizabeth’in hâlâ sakladığı ve sonsuza kadar da saklamayı planladığı peri diyarı haritasındaki adımların izinden gidiyorlardı.

“O harita gittiğim her yerde, kaldığım her odanın duvarında asılı duruyor.” dedi.

Bir gün Ingleside bahçesinden bir rüzgâr geçti. Bu rüzgâr sonbaharın ilk rüzgârıydı. O gecenin sabahında gün doğumu biraz haşindi. Yaz bir anda yaşlanmıştı. Mevsim dönüşü kapıdaydı.

“Sonbahar için henüz erken.” dedi Mary Maria teyze, bu mevsimin kendisine hakaret ettiğini ima eden bir ses tonuyla.

Ne var ki sonbahar da güzeldi. Koyu mavi körfezden esen rüzgârlarda ve ekin zamanı gökte yükselen ayın görkeminde neşe vardı. Çukur’da şairane yıldız çiçekleri açmıştı ve çocuklar elmalarla dolu bostanda kahkahalar atıyorlardı. Yukarı Glen yamaçlarındaki otlakların berrak ve sakin geceleriyle, bulutların benek benek kapladığı gökyüzünde uçuşan kuşlar da eşlik ediyordu onların kahkahalarına. Günler kısalmaya devam ettikçe kumulların üzerinden sinsice yaklaşan gri sisler limanın yukarısına doğru yol alıyorlardı yavaş yavaş.

Yaprakların dökülmesiyle beraber Rebecca Dew, yıllar boyunca verdiği ziyaret sözünü nihayet tutu. Bir haftalığına gelmeye niyetlense de iki hafta kaldı. Ziyaretini uzatmasının sebeplerinden biri de Susan’dı. Susan ve Rebecca Dew birbirlerini görür görmez anladılar kafa dengi insanlar olduklarını. Belki de bunun sebebi ikisinin de Anne’i seviyor olmasıydı. Belki de Mary Maria teyzeye duydukları nefretti.