Люси Мод Монтгомери – Yeşilin Kızı Anne: Ingleside (страница 11)
Walter dışarı çıktı. Kapı arkasından kapandı. Ayakkabılarını giydi ve çıt çıkarmadan yoldan aşağı inmeye başladı. Ev, bir köyün hemen dışında olduğundan Walter kısa süre sonra açık yola çıkmayı başardı. Bir an için büyük bir paniğin etkisine kapıldı. Yakalanma ve amacından alıkonulma korkusu geçmişte kalmış, yerini her zamanki korkularına, karanlık ve yalnızlık korkularına bırakmıştı. Daha önce gece vakti dışarıda yalnız yürümemişti hiç. Dünyadan korkuyordu. Dünya kocamandı ve kendisi bu koca dünyada küçücüktü. Doğudan esen buz gibi rüzgâr bile onu geriye doğru itmek istercesine yüzüne esiyordu.
Annesi ölecekti! Walter yutkundu ve yüzünü eve döndü. Yürümeye devam etti. Cesurca yüzleşiyordu korkusuyla. Ay ışığının olduğu bir geceydi ve ay ışığı bir şeyleri görmesini sağlıyordu. Hiçbir şey tanıdık görünmüyordu. Bir keresinde babasıyla yola çıktığında ay ışığının aydınlattığı yola düşen ağaç gölgeleri kadar güzel hiçbir şey olmadığını düşünmüştü. Ama o sırada gölgeler çok siyah ve keskindi. Her an üzerine atlayacak gibiydiler sanki. Arazilerde bir tuhaflık vardı. Ağaçlar artık dost canlısı değillerdi. Onu izliyor, arkasına diziliyorlardı sanki. Alev alev yanan bir çift göz yol kenarından kendisine baktı ve inanılmaz büyüklükte simsiyah bir kedi yolun karşısına geçti. Ya da bu?.. Gece soğuktu. Üzerindeki giysisi inceydi ve üşüyordu. Ama eğer her şeyden bu kadar korkmasaydı soğuğu dert etmezdi. Gölgelerden, tuhaf seslerden ve ormanın bir yerlerinde sinsice dolaşan isimsiz şeylerden korkuyordu. Jem gibi hiçbir şeyden korkmamanın nasıl bir şey olduğunu merak etti.
“Korkmamış gibi yapacağım.” dedi yüksek sesle ve o karanlık gecede kendi sesini kaybetmiş olmanın dehşetiyle ürperdi.
Ama yürümeye devam etti. Annesi ölen biri ne olursa olsun ona ulaşmalıydı. Bir keresinde bir taşa takılıp düşünce dizini fena yaraladı. Başka bir seferde arkasından bir at arabasının geldiğini duyunca araç geçene kadar bir ağacın arkasına saklandı. Doktor Parker’ın yokluğunu fark edip kendisini aramaya çıkmasından korkuyordu. Feci bir dehşete kapılıp durduğu da oldu. Siyah ve tüylü bir şey yolun kenarında oturuyordu. Bu şeyi geçemezdi. Geçemezdi… Ama geçti. Kocaman siyah bir köpekti. Gerçekten de bir köpek miydi acaba? Ama bu şey her neyse onun yanından geçmişti. Kendisini kovalamaya başlar korkusuyla koşmadı. Omzunun üzerinden perişan bir hâlde baktı. O şey ayağa kalkmış ters yönde gitmeye başlamıştı. Walter, kahverengi küçük ellerini yüzüne götürdüğünde alnının terden sırılsıklam olduğunu fark etti.
Hemen karşısında bir yıldız kaydı. Etrafına alev kıvılcımları saçmıştı. Walter, Kitty teyzenin yıldız düştüğünde birinin öldüğünü söylediğini hatırladı. Acaba ölen annesi miydi? Bacaklarının kendisini bir adım daha taşıyamayacağını hissetti. Ancak annesinin ölümü düşüncesi yeniden yürümeye başlamasını sağladı. Artık çok üşüyordu. Üşüme hissi korkusunu bastıracak kadar kuvvetliydi. Acaba evine ulaşabilecek miydi? Lowbridge’den ayrılmasının üzerinden saatler geçmiş gibiydi.
Üç saat geçmişti. Parker hanesinden kaçtığında saat on birken osırada ikiydi. Walter kendini Glen’e inen yolda bulduğunda rahat bir nefes aldı. Ancak köyün içinden geçerken uyku hâlindeki evler çok uzaktalarmış gibi geldi. Onu unutmuşlardı. Bir boğanın çitlerin üzerinden kendisine doğru aniden gürlediğini duyunca Bay Joe Reese’in vahşi hayvanını hatırladı. Kapıldığı dehşetle beraber koşmaya başladı ve kendini Ingleside’ın dış kapısında buldu. Eve dönmüştü… Kendi evindeydi!
Sonra aniden durdu. Terk edilmişliğin korkunç hissiyle titredi. Evinin sıcak, dost canlısı ışıklarını görmeyi bekliyordu. Ancak Ingleside’da tek bir ışık yanmıyordu!
Hâlbuki evde yanan tek ışığı görmemişti Walter. Evin arka tarafında, bebek beşiğinin hemen yanında uyuyan hemşirenin odasında ışık yanıyordu. Ancak Ingleside, terk edilmiş bir ev kadar karanlıktı ve bu Walter’ın şevkini kırdı. Ingleside’ın geceleri karanlık olduğunu hiç görmemiş bunu hiç düşünmemişti bile.
Demek ki annesi ölmüştü!
Evin bahçeye düşen karanlık ve siyah gölgesinden geçerek sendeleye sendeleye ön kapıya doğru yürüdü Walter. Kapı kilitliydi. Zayıfça vurdu kapıya, kapı tokmağına ulaşamıyordu. Ancak cevap veren olmadı. Zaten bunu beklemiyordu da. Dinlemeye koyuldu. Evde hiçbir canlılık belirtisi yoktu. Annesinin öldüğünü ve herkesin gittiğini biliyordu.
O sırada ağlayamayacak kadar üşümüş ve yorgun düşmüştü. Yine de ahırın etrafından dolandı ve samanlığa çıkan merdivenlerden tırmandı. Korkuyu geride bırakmıştı. Sadece rüzgârın ulaşamayacağı bir yer bulup sabaha kadar uzanmayı istiyordu. Belki de annesini gömdükten sonra birileri eve dönerdi.
Birinin babasına hediye ettiği küçük Bengal kedisi Walter’a doğru mırladı. Mis gibi yonca samanı kokuyordu kedi. Walter onu sevine sevine kucağına aldı. Sıcak ve canlıydı. Ama küçük bir farenin yerde koştuğunu görünce kedi Walter’la kalmaktan vazgeçti. Ay, örümcek ağlarıyla kaplı pencereden kendisine bakıyordu. Ancak uzak, soğuk ve anlayışsız ay onu teselli etmiyordu. Glen’deki evlerden birinde yanan bir ışık çok daha arkadaşça geliyordu. O ışık yanmaya devam ettiği sürece dayanabilirdi.
Uyuyamadı. Dizi çok ağrıyordu ve üşümüştü. Karnında da tuhaf bir his vardı. Belki kendisi de ölüyordu. Herkes öldüğüne ya da gittiğine göre ölecek olmayı ümit etti. Acaba gecelerin bir sonu var mıydı? Diğer geceler hep bitmişti ama belki de bu gece hiç bitmeyecekti. Liman Ağzı’ndaki Kaptan Jack Flagg’in bir keresinde çok öfkelendiğinde sabahı etmediğini anlattığı bir hikâyeyi hatırladı. Belki de Kaptan Jack gerçekten sinirlenmişti.
Sonra Glen’deki evden gelen ışık da söndü. Dayanamıyordu artık. Ancak dudaklarından perişan bir haykırış döküldüğünde sabah olduğunu anladı.
BÖLÜM 10
Walter merdivenden aşağı inip dışarı çıktı. Ingleside, şafağın ilk ışıklarında tuhaf görünüyordu. Çukur’daki huş ağaçlarının üzerindeki gökyüzünde gümüş-pembe tuhaf bir ışıltı vardı. Belki de yan kapıdan eve girebilirdi. Susan bazen babası için bu kapıyı açık bırakırdı.
Yan kapı kilitli değildi. Derin bir nefes alıp koridora çıktı. Evin içi hâlâ karanlıktı ve Walter sessiz adımlarla merdivenlerden yukarı çıktı. Yatağa gidecekti. Kendi yatağına… Olur da kimse gelmezse ölüp cennete gidecek ve annesine kavuşacaktı. Sonra Opal’ın söylediklerini hatırladı. Cennet, milyonlarca kilometre uzaktaydı. Terk edilmişlik duygusunun yeni darbesi Walter’a adımlarını dikkatli atmayı unutturdu ve aniden merdivenlerin dönemecinde uyuyan Bücürük’ün kuyruğuna basıverdi. Bücürük’ün acı çığlığı bütün evde yankılandı.
Uykuya dalmak üzere olan Susan, bu korkunç sesin etkisiyle uyandı. Bir önceki gün yeterince yorucuydu. Susan yatağa saat on ikide gitmişti. Ancak telaşın en yoğun olduğu anda Mary Maria Blythe’ın yan tarafında ağrı olduğunu söylemesi yorgunluğunun tuzu biberi olmuştu. Sıcak su şişesi istemiş, merhemle ovalanmayı talep etmişti. Sonra da meşhur baş ağrılarından biri tuttuğu için gözlerinin üzerine ıslak bez koymuştu.
Susan saat üçte, birinin kendisini çağırdığı hissine kapılarak uyanmıştı o gece. Yatağından kalkıp ayaklarının ucunda yürüyerek Mary Maria teyzenin kapısına kadar gitmişti. Ama bu odada sessizlik vardı. Anne’in hafif ve düzenli nefes alıp verişini duyabiliyordu. Susan evi dolaşıp kontrol ettikten sonra yatağına döndü ve bu tuhaf hissin bir kâbustan kalan sersemlik olduğunu düşündü. Ancak Susan, hayatının geri kalanı boyunca spiritüalizme merak sardığı için ayıpladığı Abby Flagg’in “psişik deneyim” olarak adlandırdığı şeyi bizzat yaşadığına inandı.
“Walter’ın beni çağırdığını duydum.” şeklinde bir iddiası vardı.
Susan bir kez daha ayağa kalkıp dışarı çıktı. O gece Ingleside’a doğaüstü güçlerin musallat olduğuna inanıyordu. Üzerinde sadece pazen kumaştan yapılma defalarca yıkanmaktan çekmiş ve kemikli topuklarının üzerine gelmeye başlamış gecelik vardı. Korku dolu gri gözleriyle sahanlıktan kendisine bakan benzi solmuş, titrek, küçük yaratık için bu görüntü dünyadaki en güzel şeydi.
“Walter Blythe!”
Susan iki adımda onu kollarına aldı. Güçlü, şefkatli kollarına…
“Susan… Annem öldü mü?” diye sordu Walter.
Kısa süre içinde her şey değişti. Walter, beslenmiş, giyinmiş ve rahatlamış vaziyette yatağına girdi. Susan ateşi yaktı. Ona bir bardak sıcak süt, bir dilim tost ve çok sevdiği “maymun yüzlü” kurabiyelerden bir tabak dolusu hazırlayıp yatırdı ve ayaklarına sıcak su şişesi koydu. Yaralanmış küçük dizini öptü ve merhem sürdü. Birinin kendisine baktığını, önem verdiğini ve kendisini sevdiğini bilmek güzel bir duyguydu.
“Annemin ölmediğine emin misin Susan?”
“Annen sağ salim, mışıl mışıl uyuyor kuzucum.”
“Peki hasta mı? Opal dedi ki…”
“Dün bir süre kendini iyi hissetmedi ama her şey sona erdi ve bu kez ölüm tehlikesi yoktu kuzucum. Uykunu alıncaya dek bekle. Sonra onu ve başka bir şeyi görebileceksin. Lowbridge’deki o küçük şeytanları bir elime geçirirsem! Lowbridge’den buraya kadar yürüdüğüne inanamıyorum. On kilometre boyunca! Hem de böyle bir gecede!”
“Çok üzüldüm Susan.” dedi Walter ciddiyetle. Ama her şey sona ermişti. Güvendeydi ve mutluydu. Evdeydi. Uyumuştu…
Uyandığında neredeyse öğlen olmuştu. Pencereden güneş ışığının içeri süzüldüğünü görünce yalpalaya yalpalaya yürüyerek annesinin yanına gitti. Çok aptalca davrandığını ve Lowbridge’den kaçtığı için annesinin kendisine kızacağını düşünmeye başladı. Ama annesi ona sarılıp kendine doğru çekmekle yetinmişti. Olan biteni Susan’dan öğrenmişti ve Jen Parker’a söyleyecek bir çift lafı vardı.