Bu gece limana sinsice yaklaşan bir sis dalgası var. Elizabeth’in keşfetmek istediği kırmızı yolu kapatıyor. Kent evlerinin bahçelerindeki otlar ve yaprakların yakılmasından oluşan duman ile sisin karışımı Spook Caddesi’ne, ürkütücü, etkileyici ve büyüleyici bir yer havası katıyor. Vakit geç olmaya başladı ve yatağım, “Senin için uyku var bende.” diyor. Yatağa girmek için birkaç basamaklık merdivenden çıkmaya, yataktan inerken de aynı merdivenden inmeye artık alıştım. Ah Gilbert, bundan kimseye bahsetmedim ama artık daha fazla içimde tutamayacağım kadar komik. Windy Poplars’daki ilk sabahımda basamakları unutup yataktan neşeli bir fırlayış gerçekleştirdim. Rebecca Dew’ün de diyeceği üzere patır patır döküldüm. Şansıma hiçbir yerim kırılmadı ama bir hafta boyunca morluklarım oldu.
Küçük Elizabeth ve ben artık iyi arkadaşlarız. Her akşam sütü için kendisi çıkıyor çünkü Kadın’ın bronşiti varmış. Onu her zaman duvar kapısında kocaman gözlerindeki alaca karanlıkla beni beklerken buluyorum. Yıllar boyu açılmamış kapıda konuşuyoruz. Elizabeth sohbetimizi uzatmak için sütünden mümkün olduğunca küçük yudumlar alıyor. Son damlası içildikten sonra da penceredeki tıklatma sesi hiç şaşmıyor.
Elizabeth’in yarınında gerçekleşecek şeylerden birinin babasından mektup alması olduğunu öğrendim. Babası ona hiç mektup yazmamış. O adamın ne düşündüğüne akıl sır erdirmek mümkün değil.
“Benim yüzümü görmek istemiyor Bayan Shirley.” dedi bana. “Ama bana yazmayı sorun etmeyebilirdi.”
“Yüzünü görmek istemediğini kim söyledi sana?” dedim öfkeyle.
“Kadın…” (Elizabeth’in her “Kadın” deyişinde tüm köşeleri ve açıları ürkütücü olan kocaman bir “K” harfi görebiliyorum.) “Söylediği de doğru olmalı. Yoksa beni görmeye gelirdi arada bir.”
“O gece Beth’di. Sadece Beth’ken babasından bahseder. Betty olduğu zamanlarda büyükannesi ve Kadın’a alaycı suratlar yapar arkalarından. Ancak Elsie olduğu zamanlarda bunu yaptığı için üzülür ve suçunu itiraf etmek ister ama bunu yapmaktan korkar. Çok nadir zamanlarda Elizabeth olduğunda peri müziği dinler gibi bir havaya bürünür. Bu zamanlarda sanki güllerin ve yoncaların dilini anlar gibidir. Çok garip bir şey Gilbert. Rüzgârlı kavakların yapraklarından biriymiş gibi hassas oluyor ve ben onu çok seviyorum. O iki korkunç ihtiyarın onu karanlıkta yatmaya yolladıklarını bilmek beni delirtiyor.”
“Kadın ışık olmadan uyuyacak kadar büyüdüğümü söylüyor. Ama ben çok küçük hissediyorum Bayan Shirley çünkü gece çok büyük ve çok korkunç. Bir de odamda doldurulmuş bir karga var ve ben ondan korkuyorum. Kadın eğer ağlarsam karganın gözlerimi gagalayacağını söyledi. Tabii ki buna inanmıyorum ama yine de korkuyorum Bayan Shirley. Geceleri nesneler birbirlerine fısıldıyorlar. Ancak yarında hiçbir şeyden asla korkmayacağım. Kaçırılmaktan bile!”
“Ancak senin kaçırılma tehliken yok ki Elizabeth.”
“Kadın eğer bir yere tek başıma gider ya da yabancılarla konuşursam böyle bir tehlikenin olduğunu söyledi. Ama sen yabancı değilsin. Öyle değil mi Bayan Shirley?”
“Hayır tatlım. Yarında birbirimizi hep tanıyorduk.” dedim.
4
En Sevgili,
Eskiden en nefret ettiğim insan kalemimin sivriliğini bozan kişi olurdu hep. Ancak ben okulda olduğum zamanlarda tarifleri kopya etmek için kalemimi kullanan Rebecca Dew’den nefret edemem. Bunu bir kez daha yaptı ve sonuç olarak bu seferlik uzun bir mektup ya da aşk mektubu alamayacaksın. (En sevdicek.)
Son cırcır böceği de şarkısını söylemiş bulundu. Artık akşamlar o kadar soğuk ki odamda küçük, tombul ve dikdörtgen bir odun sobası bulunduruyorum. Rebecca Dew kurdu. Ben de bu yüzden kalem olayını affettim. O kadının yapamayacağı hiçbir şey yok. Üstelik okuldan geldiğimde sobayı yakmış oluyor hep. Mini minnacık bir soba… Elimle bile kaldırabilirim. Eğri büğrü demirden dört ayağı olan yaramaz bir köpek gibi. Ancak içini odunlarla doldurduğunda gül misali kızarıyor ve içeriye muhteşem bir sıcaklık veriyor. Ne kadar rahat olduğunu tahmin bile edemezsin. Şu anda karşısında oturuyorum. Ayaklarım minik ocağının karşısında ve mektubumu dizlerimin üzerinde karalıyorum.
Summerside’daki hemen hemen herkes Hardy Pringleların dans partisinde. Ben davet edilmedim. Rebecca Dew bu duruma o kadar sinirlendi ki Dusty Miller’ın yerinde olmak istemezdim. Ancak Hardy’nin güzel ve beyinsiz kızı Myra’nın bir sınav kâğıdında ikizkenar üçgenin taban acılarının eşit olduğunu kanıtlamaya çalıştığını düşününce tüm Pringle kabilesini affediveriyorum. Ya geçen hafta ağaç türlerine “darağacını” da eklemesine ne demeli? Ama hakkını vermek lazım, gaflar sadece Pringlelar tarafından yapılmıyor. Blake Fenton timsahın “kocaman bir böcek çeşidi” olduğunu söyledi. İşte bu türden şeyler bir öğretmenin hayatının renkleri.
Bu gece kar yağacak gibi. Kar yağacak gibi olan akşamları severim. Rüzgâr serin serin esiyor ve keyifli odamın keyfini arttırıyor. Son altın yaprak da titrek kavaklardan dökülecek bu gece.
Sanırım şimdiye kadar her yerden yemek daveti aldım. Yani öğrencilerimin ailelerinin evlerinden bahsediyorum. Hem kentteki hem de köydeki öğrencilerimin aileleri beni davet ettiler. Ah Gilbert sevgilim, kabak reçelinden ne kadar gına geldiğini anlatamam. Hayaller evimizde asla kabak reçeli olmasın lütfen.
Geçen ay gittiğim hemen hemen tüm evlerde akşam yemeğinde kabak reçeli vardı. İlk yediğimde sevmiştim. Altın sarısı rengi bana konserve gün ışığı yiyormuşum hissi yaşattı. Sonra düşüncesizce tatlıyı övmüş bulundum. Bunun üzerine kabak reçelini sevdiğim rivayeti dört bir tarafta konuşulmaya başlandı. Böylece ziyaret ettiğim her evde bana kabak reçeli ikram edildi. Dün gece Bay Hamiltonları ziyaret edecekken Rebecca Dew kabak reçeli yemek zorunda olmadığımı çünkü Hamiltonların hiçbirinin bu tatlıyı sevmediğini söyledi bana. Ancak yemeğe oturduğumuzda yan sehpanın üzerinde kristal bir kâsenin içinde kaçınılmaz kabak reçeli duruyordu.
“Bizde hiç kabak reçeli yoktu.” dedi Bayan Hamilton koca bir kepçe dolusu tatlıyı bana uzatırken. “Ama bu tatlıyı çok sevdiğinizi duyduğum için geçen pazar Lowvale’deki kuzenimi ziyaret ettiğimde ona, ‘Bayan Shirley bu hafta misafirim olacak. Kabak reçelini de pek severmiş. Ona ikram etmem için bana bir kavanoz ödünç verir misin?’ dedim.O da bana bir kavanoz ödünç verdi. Kalanını da eve götürebilirsiniz.”
Eve döndüğümde yanımda Hamiltonların verdiği üçte ikisi kabak reçeli ile dolu cam kavanozu gördüğünde Rebecca Dew’ün yüzünün aldığı hâle şahit olmanı isterdim. Burada da kabak reçelini seven kimse olmadığı için gece yarısında tatlıyı bahçeye gömdük.
“Bunu hikâyene koymayacaksın değil mi?” diye sordu endişeyle. Rebecca Dew arada bir dergiler için kurgu hikâyeleri yazdığımı duyduğundan beri Windy Poplars’da yaşanan her şeyi hikâye edeceğim korkusu ya da ümidiyle dolu. Hangisi daha ağır basıyor bilmiyorum. Pringlelar hakkında yazmamı ve onları zor durumda bırakmamı istiyor. Ancak zor durumda bırakanlar Blisterlar. Onlar ve okuldaki işimden kurgu hikâye yazmaya vakit bulamıyorum.
Şu anda bahçede kurumuş yapraklar ve donmuş kökler var. Rebecca Dew gül çalılarını çubuk ile dik tutarak patates çuvallarına sabitledi. Bu hâlleriyle alaca karanlık vakitlerinde bastona tutunan yaşlı kamburlara benziyorlar.
Bugün Davy’den bol öpücüklü bir kartpostal aldım. Priscilla da Japonya’daki bir arkadaşının kendisine yolladığı bir kâğıda yazılmış bir mektup yolladı. Solgun kiraz tomurcukları figürleriyle süslü ipeği andıran incecik bir kâğıttı bu. Bahsettiği bu arkadaşıyla ilgili bazı şüpheler baş gösterdi zihnimde. Ancak senden aldığım kocaman şişman mektup günün bana verdiği en güzel hediyeydi. Mektubu iyice sindirmek için tam dört kez okudum. Mama kabını silip süpüren bir köpecik misali… Bu kesinlikle pek de romantik bir benzetme olmadı. Ancak aklıma ilk gelen buydu. Yine de en güzel mektuplar bile yetmiyor artık. Ben seni görmek istiyorum artık. Noel tatiline sadece beş hafta kaldığı için çok mutluyum.
5
Anne dudaklarında kalemi, gözlerinde hayallerle bir kasım akşamında kule odasının penceresinden alaca karanlığa doğru bakarken bir anda eski mezarlıkta yürümek istedi. Bu mezarlığı henüz ziyaret etmemişti. Akşam gezintileri için huş ve akçaağaç korusu ya da liman yolunu tercih ediyordu çünkü. Ancak kasım ayında öyle zamanlar oluyordu ki ağaçlar yapraklarını döktükten sonra ormanlara dalmak neredeyse uygunsuz geliyordu. Çünkü görkemli maddi varlıkları onları terk etmişti ve ihtişamlı saflık ve beyazlıktan oluşan manevi varlıkları onlara henüz uğramamıştı. Böylece Anne mezarlığın yolunu tuttu. O sırada öylesine keyifsiz ve ümitsiz hissediyordu ki kendini, mezarlık göreceli olarak neşeli bir yer olabilirdi. Ayrıca Rebecca Dew’ün de belirttiği üzere mezarlık Pringlelarla doluydu. Nesillerdir bu mezarlığa gömülüyorlardı ve burası artık daha fazla Pringle’ı barındırmayacak kadar kalabalıklaşmadan da yeni mezarlığı tercih etmeyeceklerdi. Anne, çok sayıda Pringle’ın hiç kimsenin sinirini bozamayacak bir yerde olduğunu görmenin kendisini şevklendireceğine inanıyordu.
Pringlelar konusunda sabrının sonuna geldiğini hissediyordu. İçinde bulunduğu hâl gün geçtikçe bir kâbus hâlini almaya başlamıştı. Jen Pringle’ın liderlik ettiği itaatsizlik ve saygısızlık harekâtı doruk noktasına ulaşmıştı. Geçen hafta son sınıf öğrencilerinden “Haftanın En Önemli Olayları” konusunda bir kompozisyon yazmalarını istemişti. Jen Pringle mükemmel bir yazı yazmıştı. Küçük şeytan çok zekiydi. Araya bir de öğretmenine yönelik sinsi bir hakaret sıkıştırmayı ihmal etmemişti. O kadar belirgindi ki görmezden gelmek imkânsızdı. Anne onu eve yolladı ve okula tekrar gelmesine müsaade etmeden önce özür dilemek zorunda olduğunu söyledi. Bu da kıyametin kopmasına sebep oldu. Artık Pringlelarla düpedüz savaş hâlindeydi. Zavallı Anne hangi tarafın zafer bayrağının dalgalanacağını da çok iyi biliyordu. Okul mütevelli heyeti Pringleları destekleyip ya Jen’in geri dönmesini ya da istifa etmesini şart koşacaktı.