Люси Мод Монтгомери – Rüzgârın Kızı Anne (страница 9)
Kendini çok kötü hissediyordu. Elinden geleni yapmıştı ve eğer mücadele etme imkânı olsaydı başarılı olacağından da emindi.
“Bu benim kabahatim değil.” diye düşündü perişan hâlde. “Böylesi bir kalabalık ve taktikler karşısında kim başarılı olabilir ki?”
Ancak bir de Green Gables’a yenilmiş hâlde dönmek vardı! Bayan Lynde’in öfkesi ve Pyeların sevincine dayanmak zorunda kalacaktı. Dostlarının anlayışı bile ona çile gibi gelecekti. Bir de eğer Summerside hezimeti etrafta duyulacak olursa başka bir okula asla giremeyecekti.
Ancak bu oyunda yine de Anne’i alt edememişlerdi. Bir miktar kötücüllük barındıran bir kahkaha attı ve hatırladığı şeyin sebep olduğu haylaz keyfin coşkusu kapladı yüzünü.
Anne, planladığı küçük projelerden birini finanse etmek için Lise Drama Kulübü kurmuş ve küçük bir oyunun yönetmenliğini yapmıştı. Projesi ise sınıflar için güzel oymalar satın almaktı. Kendini zorlayarak Katherine Brooke’tan yardım istedi çünkü Katherine hep bir şeylerden dışlanıyor gibiydi. Bu davetine defalarca pişman oldu çünkü Katherine her zamankinden daha sert ve alaycıydı. Yıpratıcı yorumları olmadan bir işin yapılması nadiren mümkün oluyordu. Bu süreçte kaşları fazla mesai yapmıştı. Daha da kötüsü Jen Pringle’a İskoçların Kraliçesi Mary rolünü vermekte ısrarcı olan Katherine’di.
“Okulda bu rolü oynayacak başka kimse yok.” demişti sabırsızca. “Buna uygun kişiliğe sahip kimse yok.”
Anne bundan pek emin değildi. Kendisi Sophy Sinclair’i uygun görmüştü. Uzun boylu, ela gözlü, kestane rengi güzel saçları olduğundan Kraliçe Mary rolüne Jen’den çok daha uygun olurdu. Ancak Sophy drama kulübüne üye bile değildi ve hiçbir zaman bir tiyatro oyununda rol almamıştı.
“Bu konuda acemilerle uğraşmak istemeyiz. Başarılı olmayan bir işle anılmak istemiyorum.” dedi Katherine itici bir şekilde ve Anne pes etti. Jen’in bu rol için çok iyi olduğunu inkâr edemezdi. Oyunculuğa doğuştan kabiliyeti vardı ve kendini bu işe canıgönülden vermişti. Haftada dört akşam proje yaptılar ve görünüşte her şey iyi gidiyordu. Jen rolüyle o kadar ilgiliydi ki oyun söz konusu olduğunda gayet uslu duruyordu. Anne ise ona bulaşmadı ve yönlendirme sorumluluğunu Katherine’e bıraktı. Ancak arada bir Jen’in yüzünde sinsi bir zafer ifadesi yakalamak Anne’in şaşırmasına sebep olmuştu. O an için bunun ne anlama geldiğini tahmin edememişti.
Bir gün provalar başladığında Anne, Sophy Sinclair’i kızların palto odasında ağlarken buldu. İlk başlarda ela gözlerini inkârcı bir tavırla kırpsa da sonrasında kendini bıraktı.
“Ben de oyunda olmak istemiştim. Kraliçe Mary’i oynamak istemiştim.” diye hıçkırdı. “Ama hiç şansım olmadı. Fakat babam drama kulübüne katılmama izin vermedi. Çünkü katılmak için aidat gerekiyormuş ve her sent önemliymiş. Bir de tabii hiç tecrübem yoktu. Ben Kraliçe Mary’i hep sevmişimdir. Sadece ismi bile beni tepeden tırnağa ürpertiyor. Darnley’nin ölümünde payı olduğuna inanmıyorum. Kısa bir süre için de olsa o olduğumu hayal etmek müthiş olurdu!”
Sonrasında verdiği şu cevabı koruyucu meleğine bağladı Anne.
“Senin için bir rol ekleyeceğim ve seni kendim yönlendireceğim. Sana da güzel alıştırma olur. Bir de oyun burada başarılı olursa başka yerlerde de oynama planımız var. Ne olur ne olmaz diye Jen’in yedeğinin olması da iyi olur. Ancak bundan kimseye bahsetmeyeceğiz.”
Sophy bir sonraki güne rolünü ezberlemişti. Her öğleden sonra Anne ile birlikte Windy Poplars’a döndü ve kulede prova yaptı. Birlikte çok eğlendiler; çünkü Sophy oldukça neşeliydi. Oyun, kasımın son cumasında belediye salonunda sergilenecekti. Bol bol reklamı yapıldı ve tüm biletler satıldı. Anne ve Katherine oyun salonunu düzenlemek için iki gün harcadılar. Bir bando tutuldu ve perdeler arasında şarkı söylemesi için Charlottetown’dan bir soprano getirtildi. Elbise provası başarılı olmuştu. Jen rolünü mükemmel oynadı ve ekibin geri kalanının da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Cuma sabahı Jen okula gelmedi ve annesi Jen’in boğazının çok ağrıdığını belirten bir mektup yolladı. Bademcik iltihabından korkuyorlardı. Durumla ilgisi olan herkes çok endişeliydi. Ancak o geceki oyunda rol alması söz konusu bile değildi.
Birbirine bakan Katherine ve Anne üzüntüde ortak olmuşlardı.
“İptal etmemiz lazım.” dedi Katherine yavaşça. “Bu da başarısızlık demek. Aralık geldiğinde çok şey olacak zaten. Yılın bu zamanında bir oyun sahnelemenin çok aptalca olduğunu düşünürdüm zaten.”
“Ertelemeyeceğiz.” dedi Anne. Her ne kadar Katherine Brooke’a söylemese de Jen Pringle’ın bademcik iltihabına yakalanmadığından adı kadar emindi. Bu kasten yapılmış bir şeydi. Diğer Pringleların bu tuzakta yer alıp almadığından emin olmasa da amaç Anne’in organize ettiği oyunu mahvetmekti.
“A, madem öyle diyorsun!” dedi Katherine çirkin bir omuz silkmeyle. “Peki ne yapmayı düşünüyorsun? Başka birinin bu rolü okumasını mı? Bu her şeyi mahveder. Oyun Mary’nin üzerine kurulu.”
“Sophy Sinclair de bu rolü Jen kadar iyi oynayabilir. Kostüm ona da uyar çünkü ne de olsa Jen değil sen diktin.”
O gece oyun tıklım tıklım izleyici kitlesi için sergilendi. Keyiften havalara uçan Sophy, Mary rolünü oynamakla kalmadı Mary oldu âdeta. Mor elbiseler, fırfırlar ve mücevherler arasında Jen Pringle’ın hiç olmadığı kadar Mary’e benziyordu. Sophy’i sade, hırpani, koyu renkli yün kumaşlardan yapılma elbiseler dışında bir şey giyerken hiç görmemiş olan Summerside Lisesi öğrencileri ona şaşkınlıkla bakakaldılar. Drama kulübünün kalıcı bir üyesi olması için ısrarda bulunuldu. Üyelik ücretini Anne ödemişti ve Sophy o andan itibaren Summerside Lisesinin tanınan öğrencilerinden biri oldu. Ancak o gece hiç kimse Sophy’nin yıldızlara uzanan bir patikanın başlangıcına adım attığını bilmiyordu ve hayal bile edemezdi. Buna en az inanacak kişi de Sophy’nin ta kendisiydi üstelik. Yirmi yıl sonra Sophy Sinclair Amerika’nın en önemli oyuncularından biri oldu. Ancak o gece Summerside belediye binasında perde indiğinde duyduğu alkış kadar güzel olanını daha önce hiç duymadı muhtemelen.
O gece Bayan James Pringle eve döndüğünde kızı Jen’e öyle bir hikâye anlattı ki genç kız mosmor oldu. Rebecca Dew ise tüm içtenliğiyle Jen’in layığını bulduğunu söyledi. Bunun nihai sonucu ise “Önemli Olaylar” kompozisyonundaki hakaret oldu.
Anne eski mezarlığa yüksek, yosun kaplı taş duvarlarla çevrelenmiş ve donmuş eğrelti otlarının püsküllediği derin tekerlek izleriyle kaplı yoldan gitti. Kasım rüzgârlarının henüz tüm yapraklarını sıyırmadığı ince ve sivri karakavaklar, uzaklardaki tepelerin mor renginin oluşturduğu arka planda karanlık bir hâlde uzanıyorlardı. Ancak mezar taşlarının yarısı sarhoş misali yalpalamış hâlde eğik duran eski mezarlık, sıra sıra upuzun uzanan hüzünlü köknar ağaçlarıyla çevriliydi. Anne mezarlıkta kimseyle karşılaşmayı beklemediğinden mezarlık kapısının hemen içinde Bayan Valentine Courtaloe ile karşılaştığında biraz afalladı. Uzun, narin bir burnu, ince hassas ağzı ve eğimli zarif omuzları ile tartışmasız bir hanımefendi havası vardı bu kadında. Summerside’daki herkes gibi o da Bayan Valentine’i tanıyordu hâliyle. Kendisi kentin terzisiydi ve gerek yaşayan gerekse ölmüş kimseler hakkında bilmediği yok denilebilirdi. Anne tek başına gezinerek eski ve tuhaf mezar yazıtlarını okumak ve mezar taşlarının üzerini kaplayan yosunların altından unutulmuş âşıkların isimlerini çözmeye çalışmak istedi. Ancak Bayan Valentine koluna girince kaçamadı. Meğerse bu mezarlıkta Pringlelar kadar çok sayıda Courtaloelar gömülüymüş. Ancak Bayan Valentine’in damarlarında bir damla bile Pringle kanı yoktu ve Anne’in en gözde öğrencilerinden biri onun yeğeniydi. Yani ona kibar davranmak için çok fazla zihinsel savaş vermesine gerek yoktu. Tabii ona ekmek parasını “dikiş yaparak kazandığı” imasını yapmama konusunda çok dikkatli olmak gerekliydi. Bayan Valentine’in bu konuda çok hassas olduğu söylenirdi.
“Bu akşam burada olduğum için çok mutluyum.” dedi Bayan Valentine. “Burada gömülü olan herkesi anlatabilirim sana. Bir mezarlığın keyfini çıkarabilmek için cesetlerin içinin de dışının da bilinmesi gerektiğini hep söylerim. Ben burada yürüyüş yapmayı yeni mezarlıkta yürüyüş yapmaktan daha çok severim. Burada sadece eski aileler gömülü. Tomları, Dickleri ve Harryleri yeni mezarlığa gömüyorlar. Courtaloelar bu köşede gömülü. Aman aman ailemizde çok sayıda cenazemiz oldu.”
“Sanırım tüm eski aileler için böyledir.” dedi Anne, çünkü belli ki Bayan Valentine bir şeyler söylemesini bekliyordu.
“Hiçbir ailede bizim kadar olduğunu söyleyemezsin.” dedi Bayan Valentine kıskançlıkla. “Bizde çok veremli vardı. Çoğumuz öksürükten öldük. Bu benim Bessie teyzemin mezarı. Eğer azize diye bir şey varsa o da Bessie teyzedir. Ancak onun kız kardeşi Cecilia teyze ile konuşmak çok daha ilginçtir. Onu son gördüğümde bana, ‘Otur canım, otur. Bu gece on biri on geçe öleceğim ama son kez güzel bir dedikodu yapmamıza engel değil bu.’ demişti. Tuhaf olan şeyse saat tam on biri on geçerken vefat etti. Bunu nasıl bilebildiğini bana söyleyebilir misiniz?”
Anne cevap veremedi.
“Büyük büyük dedem Courtaloe burada gömülü. Buraya 1760 yılında geldi ve geçimini sağlamak için çıkrık yaptı. Tüm yaşamı boyunca tam 1400 tane yaptığını duydum. Öldüğünde papaz şu ayeti okumuş, ‘Onları işleri takip eder.’ İhtiyar Myrom Pringle ise o zaman onun arkasından cennete çıkan yolun çıkrıklarla dolu olduğunu söyledi. Sizce bu söz söylenecek şey midir Bayan Shirley?”