Люси Мод Монтгомери – Anne'in Hayaller Evi (страница 6)
“Şuradaki dış kapının yanında duruyordu. Dönüp bakma şimdi. Hâlâ bizi izliyor. Ben böylesine güzel bir yüzü daha önce hiç görmedim.”
“Ben buradayken güzel bir kız gördüğümü hatırlamıyorum. Glen taraflarında eli yüzü düzgün kızlar var ama ben onlara güzel demezdim.”
“Bu kız güzel. Onu görmedin demek ki. Görseydin hatırlardın. Onu kimse unutamaz. Ben böylesine güzel bir yüzü sadece resimlerde gördüm. Hele saçları! Browning’in ‘altın sicim’ ve ‘görkemli yılan’ çalışmalarını düşündürdü bana.”
“Muhtemelen Four Winds’in misafirlerinden biridir. Limanın karşısındaki büyük yaz otelinde kalan biridir herhâlde.”
“Beyaz bir önlük giyiyordu ve kazları otlatıyordu.”
“Bunu eğlencesine yapıyor olabilir. Baksana Anne, evimiz orada.”
Anne eve bakınca kızın muhteşem ve haşin gözlerini bir an için unuttu. Ev ilk bakışta hem göze hem de ruha hitap ediyordu. Liman kıyılarına serpilmiş krem rengi deniz kabuklarına benziyordu. Giriş yolunun kenarlarını süsleyen upuzun karakavakların heybetli ve mor silüetleri oldukça belirgindi. Karakavakların arkasındaysa bahçeyi denizin hevesli rüzgârlarından koruyan köknar korusu vardı. Rüzgârlar burada, dinleyene musallat olan tuhaf müzikler çalıyorlardı. Bu koru, tıpkı diğer korular gibi sayısız gizem barındırıyordu sanki. Bu gizemler, sadece içine dalıp da sakince dinlendiğinde keşfedilebilirdi. Koyu yeşil kocaman kollar bu sırları sımsıkı sararak dışarıdaki meraklı gözlerden koruyorlardı.
Gece rüzgârları ötelerden vahşi danslarına başlamışlardı. Anne ve Gilbert, kavakların çevrelediği yoldan evlerine doğru ilerlediklerinde limanın karşısındaki küçük balıkçı köyü ışıldamaya başlamıştı. Küçük evin kapısı açıldı ve şömine ateşinin sıcak ışığı karanlıkta parladı. Gilbert, Anne’i arabadan indirdi ve bahçeye girdiler. Köknarların arasındaki küçük kapıdan geçip kum taşı basamağa çıkan kızıl patikadan geçtiler.
“Evimize hoş geldin.” diye fısıldadı Gilbert ve hayallerinin evlerinin eşiğinden ilk adımı attılar.
BÖLÜM 6
KAPTAN JIM
“Yaşlı Doktor Dave” ve eşi yeni evlileri tebrik etmek için gelmişlerdi küçük eve. Doktor Dave kocaman, neşeli, beyaz bıyıklı bir ihtiyardı ve eşi gül yanaklı, ak saçlı ufak tefek bir kadındı. Anne’i hem mecazen hem de fiilen bağrına bastı.
“Seni gördüğüme çok sevindim canım. Çok yorulmuş olmalısın. Bir lokma yemek hazırlayacağız. Kaptan Jim de size alabalık getirecek. Kaptan Jim neredesin? Sanırım atı görmek için sıvışmış. Hadi yukarı gel de üstündekileri çıkar.”
Anne minnet dolu ışıl ışıl gözlerle etrafına bakarken Bayan Dave ile birlikte yukarı çıktı. Yeni evinin görünüşünü çok beğenmişti. Green Gables havası ile eski geleneklerden bir tutam serpilmişti.
“Bayan Elizabeth Russell muhtemelen kafa dengi biriydi.” dedi odasında yalnız kaldığı sırada kendi kendine. Odada iki pencere vardı. Pencerelerden biri limanın aşağı tarafına, kum tepelerine ve Four Winds deniz fenerine bakıyordu. Diğer pencereyse dereciğin içinden geçtiği ekin rengi vadiye bakıyordu. Görünürdeki tek ev, dereciğin bir kilometre kadar yukarısında eski, başıboş, gri bir evdi. Etrafını çevreleyen söğüt ağaçlarının arasından, utangaç ve meraklı gözlerle alaca karanlığa bakıyordu pencereleri. Anne orada kimin yaşadığını merak etti. En yakın komşuları onlar olacaktı ve Anne iyi insanlar olmalarını diledi. Aniden kazları güden güzel kızı düşünürken buldu kendini.
“Gilbert onun buraya ait olmadığını düşündü.” diye aklından geçirdi Anne, “Ama ben buralı olduğuna eminim. Denize, gökyüzüne ve limana ait olduğunu düşündüren bir şeyler var onda. Four Winds onun kanında var.”
Anne aşağı indiğinde Gilbert’ın şöminenin yanında biriyle konuştuğunu gördü. Anne girince ikisi de döndü.
“Anne, Kaptan Boyd. Kaptan Boyd, eşim.”
Gilbert ilk kez Anne’i “eşim” diye tanıtıyordu ve bununla gurur duyduğu belliydi. Yaşlı kaptan güçlü kuvvetli elini Anne’e uzattı. Birbirlerine gülümsedikleri o ilk andan itibaren arkadaş oldular. Kafa dengi dostlar birbirlerini derhâl tanıdılar.
“Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum Bayan Blythe. Umarım bu eve gelen ilk gelin kadar mutlu olursunuz. Sizin için bundan daha güzel bir şey dileyemezdim. Ama eşiniz beni tam olarak doğru tanıtmadı. Bana ‘Kaptan Jim’ derler ve siz de bu şekilde hitap ederseniz iyi olur. Çok hoş bir gelinsiniz Bayan Blythe. Size bakmak sanki evlenen benmişim gibi hissettiriyor.”
Herkes kahkahalarla gülerken Bayan Dave, Kaptan Jim’i yemeğe davet etti.
“Çok teşekkür ederim. Gerçekten çok naziksiniz Bayan Doktor. Yemeklerimi çoğu kez tek başıma yemek zorunda kalıyorum. Karşımdaki aynada gördüğüm çirkin ihtiyar yüz dışında bana eşlik edecek kimse olmuyor. Sizin gibi tatlı ve hoş bayanlarla yemek yeme fırsatı kolay ele geçmiyor.”
Kaptan Jim’in iltifatları kâğıt üzerinde çok cüretkâr gibi gelse de söyleyiş tarzındaki incelik ve görünüşü iltifatı alan kadınlarda bir kralın övgüsüne mazhar oluyorlarmış hissini yaşatırdı.
Kaptan Jim yüce ruhlu, saf bir ihtiyardı. Gözlerinde ve kalbinde sonsuz gençlik ateşi yanıyordu. Uzun, biçimsiz bir vücudu vardı, hafiften kamburdu. Ancak yine de muazzam bir güç ve dayanıklılık izlenimi uyandırıyordu. Sinekkaydı traşlı bronz yüzünde derin çizgiler vardı. Demir grisi saçları omuzlarına dökülüyordu ve keskin mavi çukur gözleri zaman zaman ışıldıyor, zaman zaman düşlere dalıyor, zaman zaman da kaybettiği değerli bir şeyi arayan bir hevesle denize doğru bakıyordu. Anne, Kaptan Jim’in neye baktığını yakında öğrenecekti.
Kaptan Jim’in çirkin bir adam olduğu inkâr edilemezdi. Kısa çenesi, kaba ağzı ve kare kaşları “güzel” denilebilecek bir bütün oluşturmuyordu. Bedeninde olduğu kadar ruhunda da etkiler bırakan bir sürü zorluk ve hüzün yaşamıştı. Ancak Anne, her ne kadar onun dış görünüşünün ilk bakışta “yavan” olduğunu düşünse de bu meseleye daha sonra kafa yormadı. Derinlerden ışıldayan o ruh, kaba saba bedeni de güzelleştiriyordu.
Neşeyle oturdular yemek masasının etrafına. Şömine ateşi eylül serinliğini kovalasa da yemek odasının açık penceresinden içeri giren deniz meltemleri kafalarına estiği gibi süzülüyorlardı tatlı tatlı. Limanın ve arkasındaki mor yamaçlarla beraber manzara muhteşemdi. Masa Bayan Dave’in hazırladığı leziz yiyeceklerle doluydu. Ancak yemeğin yıldızı denizden yakalanan kocaman alabalıktı.
“O kadar yoldan sonra lezzetli olur diye düşündüm.” dedi Kaptan Jim. “Alabalık ne kadar taze olabilirse o kadar taze Bayan Blythe. İki saat önce Glen Göleti’nde yüzüyorlardı.”
“Bu akşam deniz fenerine kim bakıyor Kaptan Jim?” diye sordu Doktor Dave.
“Yeğenim Alec. Benim kadar iyi anlıyor bu işten. Aslında beni yemeğe davet ettiğinize çok sevindim. Çok açım ve bu akşam için pek yiyeceğim yok.”
“Bence o deniz fenerinde epey aç kalıyorsunuz.” dedi Bayan Dave sertçe. “Doğru düzgün yemek yeme zahmetine girmiyorsunuz.”
“Hayır, Bayan Dave, o zahmete giriyorum.” diyerek itiraz etti Kaptan Jim. “Çoğu zaman krallar gibi yaşıyorum. Dün gece Glen’e uğradım ve bir kilo pirzola aldım. Bugün ziyafet çekecektim kendime.”
“Peki pirzolaya ne oldu?” diye sordu Bayan Dave. “Gelirken yolda mı kaybettiniz acaba?”
“Hayır.” dedi Kaptan Jim. Yüzünde mahcup bir ifade vardı. “Uyuma vakti geldiğinde zavallı, huysuz bir köpekçik yanıma geldi ve bu akşam için misafir olmak istedi. Sanırım kıyıdaki balıkçılardan birinin köpeğiydi. Zavallıcığı geri çevirmek istemedim, ayağı yaralıydı. Ben de onu verandaya yerleştirdim. Uzanması için eski bir minder verdim ve yatağa girdim. Ama bir türlü gözüme uyku girmedi. Düşününce köpeğin aç göründüğünü fark ettim.”
“Sonra da kalkıp pirzolayı köpeğe verdiniz, hepsini verdiniz hem de.” dedi Bayan Dave gururlu bir serzenişle.
“Ama verecek pek bir şey yoktu.” dedi Kaptan Jim utanarak. “Bir köpeğin yemek isteyeceği bir şey yoktu en azından. Sanırım çok aç olmalıydı çünkü pirzolayı silip süpürdü. Ben de güzel bir uyku çektim ama ertesi günü yemeğim biraz yetersiz olacaktı. Patates yiyecektim. Köpek bu sabah evine döndü. Sanırım vejetaryen değildi.”
“Değersiz bir köpek için kendinizi aç bırakmanıza diyecek söz yok!” diyerek burun kıvırdı Bayan Dave.
“Orasını bilemeyiz. Belki birileri için çok değerlidir.” diyerek itiraz etti Kaptan Jim. “Görünüşü çok da iyi değildi ama bir köpeği dış görünüşüne göre yargılamak olmaz. Benim gibi onun da gerçek güzelliği içindedir belki. Benim İkinci Kaptan (Kaptan Jim’in kedisi) onu onaylamadı. Dili çok sertti. Benim Kaptancık ön yargılı bir kedi ama köpek söz konusu olduğunda kedinin fikrinin önemi olmaz. Öyle ya da böyle ben yemeğimi kaybettim. Güzel insanlarla birlikte yediğim bu leziz yemek şahane benim için. Komşuların iyi olması çok güzel.”
“Derenin yukarısında, söğütlerin arasındaki evde kim yaşıyor?” diye sordu Anne.
“Bayan Dick Moore.” dedi Kaptan Jim. “Ve kocası.” diye ekledi sonradan aklına gelmiş gibi.
Anne gülümsedi. Kaptan Jim’in konuşma tarzından Bayan Dick Moore’un nasıl biri olduğunu zihninde canlandırabiliyordu. Belli ki ikinci bir Rachel Lynde vakasıyla karşı karşıya kalacaktı.
“Çok fazla komşunuz yok Bayan Blythe.” diye devam etti Kaptan Jim. “Limanın bu tarafında çok az yerleşim yeri yar. Arazinin çoğu, Glen bölgesininin ötesinde yaşayan Bay Howard’a ait. Evini otlak olarak kiralıyor. Limanın diğer tarafıysa oldukça kalabalık. En çok MacAllisterlar yaşıyor o taraflarda. Elini atsan MacAllister’a çarpacağın bir bölge var. Geçen gün Leon Blacquiere’la konuşuyordum. Tüm yaz limanda çalıştı kendisi. ‘O tarafta hep MacAllisterlar dolu.’ dedi bana. ‘Neil MacAllister, Sandy MacAllister, William MacAllister, Alec MacAllister ve Angus MacAllister var. Bir de sanırım İblis MacAllister var.’ ”