реклама
Бургер менюБургер меню

Льюис Кэрролл – Aynanın İçinden (страница 3)

18

Gül, “Tam ortada bir ağaç var. Bundan daha güzel ne olabilir ki!” diye atıldı.

Alice hemen “İyi de bir tehlike anında ne yapabilir ki o?” diye sordu. Papatya da “Kol vurur!” diye bağırır dedi hemen. Bir diğeri “Bunun için ağacın dallarına kol demişler ya zaten!” diye araya girdi. Başka bir Papatya da Alice’e “Bundan haberin yok muydu?” diye sorunca hep birlikte bağrışmaya başladılar. Gün Güzeli araya girip yapraklarını heyecanla sallaya sallaya “Hepiniz sessiz olun!” diye bağırdı. Başını Alice’e doğru eğerek nefes nefese “Onlara ulaşamayacağımı biliyorlar. Yoksa bu şekilde hep bir ağızdan konuşmaya cüret edemezlerdi.” dedi.

Alice onu yatıştırarak “Boş verin!” deyip Papatyalara döndü ve sessiz sessiz “Eğer çenenizi tutmazsanız, sizi koparırım.” dedi.

Bir süre sessizlik oldu. Papatyalardan bazılarının rengi korkudan pembeden beyaza dönüştü.

Gün Güzeli “Doğru! En zoru Papatyalarla uğraşmak. Biri konuşmaya başlayınca hep bir ağızdan konuşurlar çünkü. Sonra da biri böyle soluverir işte!” dedi.

Alice bir iltifat havayı yumuşatır diye umarak “Nasıl oluyor da böyle tatlı tatlı konuşabiliyorsunuz siz? Şu ana kadar birçok bahçe gördüm ama hiçbirinde konuşan bir çiçeğe rastlamadım.” dedi.

Gün Güzeli “Elini yere koy ve hisset. Neden olduğunu anlarsın.” diye karşılık verdi.

Alice hemen Gün Güzeli’nin dediğini yaptı. “Çok sert ama böyle yapmanın ne faydası olacak pek anlayamadım.” deyince Gün Güzeli “Çoğu bahçede bitki yataklarını çok yumuşak yaparlar. Bu yüzden de çiçekler sürekli uyurlar da ondan konuşmazlar.” dedi.

Bu cevap, Alice’in aklına yattı. “Daha önce hiç böyle düşünmemiştim!” dedi.

Gül daha ciddi bir ses tonuyla “Bence sen zaten hiç düşünmüyorsun!” diye araya girdi.

Menekşe, “Daha önce bu kadar aptal görünen birini görmemiştim.” deyince Alice, Menekşe’nin ilk kez konuştuğunu görüp olduğu yerde zıpladı.

Gün Güzeli, “Çeneni tut! Sanki daha önce birini gördün de! Dünyada ne olup bittiğini bilmediğin için sen başını yaprakların altında tutup orada uyumaya devam etsen daha iyi olur.” diye çıkıştı.

Alice, Gül’ün son söylediğini dikkate almadan “Bahçede benden başka insan var mı?” diye sordu. Gül de “Senin gibi hareket edebilen bir çiçek daha var. Bunu nasıl yaptığını merak ediyorum doğrusu…” Gül böyle söyleyince Gün Güzeli de “Sen de hep bir şeyleri merak ediyorsun!” diyerek araya girdi ve “Senin bahsettiğin şey, bu küçük kızdan daha gür.” diye ekledi.

Alice merakla “O da benim gibi mi?” diye sordu. “Buralarda başka bir küçük kız daha mı var?..”

Gül, “Onun da aynı senin gibi kaba bir görüntüsü var ama sanırım onun rengi daha kırmızı, yaprakları da daha kısa.” dedi.

Gün Güzeli, “Onun taç yaprakları Yıldız Çiçeği gibi yukarı doğru iç içe geçmiş, seninki gibi böyle aşağıya doğru sarkık değil.” dedi.

Gül hemen araya girip “Ama bu senin suçun değil. Sen solmak üzeresin, bunu biliyorsun. Bu durumda da maalesef kimse kimseye yardım edemiyor işte.” dedi.

Alice bu fikirden hiç hoşlanmamıştı. Konuyu değiştirmek için “Hiç buralara uğrar mı?” diye sordu.

Gül, “Eminim yakınlarda onu görürsün. Kimseye benzemez çünkü. Dokuz tane dikeni var onun, görünce hemen tanırsın.” dedi.

Alice merakla “Onları neresine giyiyor?” diye sorunca Gül “Başının etrafına elbette. Sende neden yok diye merak ediyordum. Herkeste olur sanmıştım da…” diye cevap verdi.

Saray Çiçeği “Geliyor! Çakıl taşlarının arasından ayak seslerini duyuyorum!” deyince Alice merakla etrafına bakındı ve gelenin Kırmızı Kraliçe olduğunu gördü. “Oldukça büyümüş!” dedi şaşırarak. Gerçekten de öyleydi. Alice onu küllerin içinde ilk bulduğunda yaklaşık sekiz santim boyundaydı. Oysa şimdi Alice’in boyunu bile geçmişti.

Gül, “Temiz hava sayesinde tabii. Her şeyin başı bu temiz hava!” dedi.

Çiçeklerle konuşmanın oldukça ilginç olduğunu düşünen Alice, artık gerçek bir Kraliçe ile konuşmak istiyordu. “Sanırım gidip onunla tanışacağım.” dedi.

Gül, “Bunu yapamazsın! Sana diğer tarafa doğru yürümeni tavsiye ederim.” diye atıldı.

Bu, kendisine oldukça saçma geldiği için Alice hiçbir şey demeden Kırmızı Kraliçe’ye doğru ilerledi. Tam o sırada kendini tekrar ön kapıdan girerken bulunca çok şaşırdı. Her yerde Kraliçe’yi aradıktan sonra aklına bir fikir geldi. Tam ters yönde yürümeye karar verdi.

Bu plan işe yaradı. Neredeyse hiç yol yürümeden karşısında bir anda Kraliçe’yi buldu ve başını kaldırıp baktığında varmaya çalıştığı tepenin yine tam karşısında olduğunu gördü.

Kraliçe, “Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Bana bak, doğru düzgün konuş ve parmaklarını öyle oynatıp durma!” deyince Alice, Kraliçe’nin söylediklerini yaparak ona yolunu kaybettiğini anlattı.

Kraliçe, “Yolumu kaybettim demekle ne demek istediğini pek anlamadım çünkü buradaki bütün yollar bana aittir.” dedi ve kibarca “İyi de senin burada ne işin var?” diye sordu. “Ne söyleyeceğini düşünürken saygıyla eğil istersen. Sana zaman kazandırır bu hareketi yapmak.” dedi.

Kraliçe’nin dediği şeye çok şaşırsa da Alice, korkusundan onun söylediklerine inanmak zorunda kaldı. Kendi kendine Eve gidince bunu deneyeceğim; bir daha akşam yemeğine geç kaldığımda… dedi.

Kraliçe saatine bakıp “Cevap ver haydi! Konuşurken de ağzını biraz daha aç. Bir de her seferinde ‘Majesteleri’ de!” dedi.

“Ben sadece bahçenin nasıl olduğunu görmek istedim Majesteleri.” dedi Alice de çaresiz.

Kraliçe’nin, Alice’in başını okşayarak “Peki, sen bahçe deyince ben de gördüğüm diğer bahçelerle kıyasladım burayı çünkü sana öyle bahçeler gösterebilirim ki buraya bahçe demezsin bile… Daha çok bozkır gibi bir yer burası.” demesi Alice’in pek de hoşuna gitmedi. Konu üzerine çok da yorum yapmak istemeyerek “Ben yürüyerek şuradaki tepeye varmak istiyordum.” deyince Kraliçe araya girip “Buna tepe diyorsun ama sana öyle tepeler gösterebilirim ki buraya vadi dersin.” dedi. Alice de “Hayır biliyorsunuz ki bir tepeye vadi denemez. Bu çok saçma…” diye devam etti.

Kırmızı Kraliçe başını sallayıp “Eğer istersen saçma diyebilirsin tabii ama ben öyle saçma şeyler duydum ki onlar bununla karşılaştırıldığında bu, sözlüktekiler kadar mantıklı kalır.” diye karşılık verdi.

Alice, Kraliçe’nin ses tonundan korkup yine saygıyla eğildi. Daha sonra da tepenin en yüksek yerine kadar birlikte sessizce yürüdüler.

Birkaç dakika boyunca Alice hiç konuşmadan bölgede gidilebilecek yönlere doğru şöyle bir bakıp Ne kadar ilginç bir yer burası, diye düşündü. Farklı farklı yerlerden akan küçük küçük dereler, kare şeklinde ufak, yeşil çitlerle birleşiyor ve harika bir manzara oluşturuyordu.

Alice en sonunda “Sanki kocaman bir satranç tahtası gibi bölünmüş burası.” dedi. Heyecanla konuşmaya devam etti: “Buralarda insanlar da dolaşıyor olmalı. Evet! İşte orada!” Kalbi küt küt çarparken “Bu bir satranç oyunu! Evet, bütün dünyada oynanan bir oyun! Burası da dünya ise tabii… Ne kadar da eğlenceli görünüyor! Keşke ben de bunlardan biri olsam şimdi. Kraliçe olmak isterdim elbette ama Piyon bile olsam hiç önemli değil.” diye bağırdı.

Bunu söyledikten sonra utanarak gerçek Kraliçe’ye baktığında Kraliçe ona gülümseyerek karşılık verdi: “Bu çok kolay. Zambak, oynamak için çok küçük olduğuna göre istersen sen de Beyaz Kraliçe’nin Piyon’u olabilirsin. Başlangıçta İkinci Kare’de olursun. Sekizinci Kare’ye gelince Kraliçe olursun…”

Daha sözü tam bitmeden ikisi birden koşmaya başladılar. Alice bir anda neden birlikte koşmaya başladıklarını anlayamadı. El ele tutuştular. Kraliçe öyle hızlı koşuyordu ki tek yapması gereken şeyin koşabildiği kadar hızlı koşarak ona yetişmeye çalışmak olduğunu fark etti Alice fakat Kraliçe hâlâ “Daha hızlı! Daha hızlı!” diye bağırıyordu. Alice daha hızlı koşamayacağını anlamıştı ama bunu söyleyecek nefesi bile kalmamıştı.

En ilginç şeylerden biri de etraflarındaki ağaçların ve diğer şeylerin hiç yer değiştirmiyor olmalarıydı. Ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar koşarken hiçbir şeyi geçmiyorlardı. Kafası iyice karışan Alice, Acaba her şey bizimle birlikte mi koşuyor? diye sordu kendi kendine. Kraliçe de Alice’in aklını okumuş olacak ki koşarken “Daha hızlı! Konuşmaya çalışma!” dedi.

Zaten Alice’in de konuşacak hâli yoktu. Nefesi öyle kesilmişti ki kendini bir daha konuşamayacakmış gibi hissetti. Kraliçe, Alice’i de beraberinde sürükleyerek “Daha hızlı! Daha hızlı!” diye bağırmaya devam etti. En sonunda Alice dayanamayıp nefes nefese “Oraya yaklaştık mı?” diye sordu.

Kraliçe, “ ‘Oraya yaklaştık mı?’ Peki ama neden böyle diyorsun; biz on dakika önce orayı geçtik! Daha hızlı!” diye bağırdı. Bir süre daha konuşmadan koşarak ilerlediler. Rüzgârın kulaklarında çınlayıp saçlarını havalandırmasından büyük bir zevk aldı Alice.

Kraliçe, “Haydi! Şimdi! Şimdi! Daha hızlı! Daha hızlı!” diye bağırdı yine. Neredeyse ayakları toprağa değmeden öyle hızlı koşuyorlardı ki en sonunda Alice dayanamayıp nefes nefese kendini yere attı.

Kraliçe, bir ağaca yaslanması için ona yardım etti ve nazik bir şekilde “Biraz dinlenebilirsin.” dedi.

Alice şaşırarak Kraliçe’nin yüzüne baktı ve “Neden acaba başından beri bu ağacın altındaymışız gibi hissediyorum ben? Sanki her şey aynı yerde duruyor!” dedi.

Kraliçe de “Elbette ki aynı, ne bekliyordun ki?” diye sordu.

Hâlâ hızlı hızlı soluyan Alice “Bizim ülkemizde bu kadar koşarsan mutlaka başka bir yere varmış olursun da…” diye cevap verdi.