Луиза Мэй Олкотт – Jo'nun Oğulları (страница 4)
“Sakın yaşlanıyor olduğumuzu ima etmeyesin, Lord’um! Biz daha yeni yeni çiçek açıyoruz ve etrafa saçılmış tomurcuklarımızla çok güzel bir demet çiçeği andırıyoruz.” diye cevap verdi Bayan Amy, bir kıza yeni bir elbise alındığında gösterdiği titizlik ve aynı zamanda memnunluk edasıyla gül rengi önlüğündeki katlanma yerlerini silkeledi.
“Dikenlerimiz ve ölü yapraklarımızdan söz etmiyorum bile.” dedi Jo iç geçirerek. Hayat onun için hiç de kolay geçmemişti ve şimdi bile hem evin içinde hem de evin dışında bazı sorunlarla yüzleşmek zorundaydı.
“Gel gidip bir bardak çay içelim, tatlım ve gençlerin neyin peşinde olduklarına bir bakalım. Gidip yanımıza bir demlik dolusu çay ile biraz elma alıp rahatımıza bakalım.” dedi Laurie, sonra da her iki kardeşe kollarını uzatarak Parnas’ta asla eksik olmayan öğleden sonrası çayı için yolu gösterdi.
Yazlarını geçirdikleri oturma odasında buldular Meg’i, havadar ve zevkli döşenmiş bir odaydı bu. Öğleden sonrası bol bol güneş ışığı ile ağaçlardan gelen hışırdamalarla doluydu burası, ne de olsa bahçeye açılan üç tane boydan boya pencere vardı. O devasa müzik odası evin bir ucundaydı ve diğer ucundaysa mor renkte perdelerin asıldığı derin bir cumba bulunuyordu, ailenin toplanabileceği ufak bir mekândı burası. Orada üç tane portre asılıydı, köşelerde ise iki tane mermerden yapılmış büst duruyordu, ayrıca bir divan, oval bir masa, üzerinde çiçeklerle dolu ayaklı vazo, bu kuytu yerde görebileceğiniz yegâne eşyalardı. John Brook ve Beth’in büstleri vardı. Her ikisi de Amy’nin çalışmasıydı. Gerçekteki karakterleriyle büyük bir benzerlik vardı ve her ikisi de durağan bir güzelliğe sahipti. Âdeta şu sözleri hatırlatıyordu: “Çömlekçi çamuru hayatı, alçı ölümü ve mermer de ölümsüzlüğü temsil etmektedir.” Sağ tarafta evin kurucusu olan Bay Laurence’ın portresi asılıydı. Gururlu ama aynı zamanda hayırsever bir yüz ifadesinin karışımını görebilirdiniz. Canlı ve yakışıklı duruyordu. Bir zamanlar o kızın, yani Jo’nun, o portresine beğeniyle baktığını yakalamıştı. Karşı duvarda March teyze vardı. Mirasını Amy’ye bırakmıştı. Etkileyici bir türbanı, kıyafetinin de abartılı kolları vardı ve mor renkli saten elbisesinin önünde uzun eldivenli ellerini çaprazlama tutmuştu. Görünüşündeki sertliği zaman yumuşatmıştı. Karşı tarafın duvarında asılı duran yakışıklı ve yaşlı beyefendinin yüzünde sabitlenmiş saygınlık ifadesi, yıllardır tek bir kötü söz söylemeyen o dudaklarında sıcakkanlı sırıtmanın nedenini açıklıyor gibiydi.
Oranın onur konuğuna gelince, üzerine güneşin sıcaklığı vuruyor, etrafını yeşil bir çelenk çevreliyordu. Bu Marmee’nin sevgi dolu yüzünden başkası değildi, fakir ve tanınmadığı zamanlarda arkadaşlık ettiği bu muhteşem ressam, müthiş bir beceriyle bu tabloyu boyamıştı. Öylesine hoş şekilde capcanlı duruyordu ki âdeta kızlarına doğru yüzünü çevirip gülümsüyor, neşeyle “Mutlu olun. Hâlâ aranızdayım.” diyor gibiydi.
Üç kız kardeş bir süreliğine o değerli tabloya bakakaldılar. Hürmet dolu bakışlarla ve asla azalmayan bir özlemle duygulu anlar yaşadılar, bu asil annenin varlığı o kadar önemliydi ki onlar için, bir daha onun yerini hiç kimse dolduramayacaktı. Onu kaybetmelerinin üzerinden iki yıl geçmiş, farklı bir yerde yeniden yaşamayı ve yeniden sevgiyi tatmak için yanlarından ayrılmıştı. Arkasında öylesine tatlı anılar bırakmıştı ki ev ahalisine, hem ilham kaynağı hem de avutucu olmuştu. Böyle duygu dolu hisler içindeyken kardeşler birbirlerine biraz daha yaklaştılar. O sırada Laurie tüm ciddiyetiyle duygularını kelimelere döktü.
“Kızımızın annemiz gibi bir kadına benzemesinden daha iyi bir şey isteyemem. Lütfen Tanrı’m, onun gibi olsun, bunun için çok uğraşacağım çünkü bu melek gibi kadına bunu borçluymuşum gibi hissediyorum.”
O sırada müzik odasından duru bir sesin “Ave Maria”4 şarkısını söylemeye başladığı duyuldu ve Bess bilinçsizce babasının duasını tekrarlamaya başladı çünkü babasının isteklerine, görev duygusuyla itaat ederdi. Eskiden Marmee’nin söylediği o yumuşak ses tonuyla söylenen şarkı, orada bulunan dinleyicileri tekrar günümüze geri getirdi. Çok sevdikleriyle ve kaybettikleriyle yaşadıkları o duygusal anları geride bırakarak hep birlikte açık pencerenin yanına oturup müziğin keyfini çıkardılar. O sırada mümkün olduğunca, hassas anı bozmamaya çalışarak Laurie sessiz sedasız çayları getirip servisini yaptı.
Nat bir süre sonra Demi ile içeri girdi. Arkalarında Ted, Josie, sonra da Profesör ve ona çok sadık olan Rob içeri girdi, hepsi “oğlanlar” hakkında haberleri almak için çok hevesliydiler. Çay fincanlarının çıkardığı takırtılar arasında orada bulunanların sohbetleri ortamı canlandırmıştı. Güneşin batmak üzere olmasına ve hepsi gün içerisinde yaptıkları yorucu işlere rağmen, bu neşeli topluluk dinlenmek için o aydınlık odaya âdeta demirlenmişti.
Profesör Bhaer’in saçları kırlaşmıştı belki ama her zamanki gibi dinç ve güler yüzlüydü, ne de olsa çok sevdiği bir işi yapıyordu ve o kadar içtenlikle işini yapıyordu ki bütün üniversite onun o muhteşem etkisini hissedebiliyordu. Genç bir oğlan olmasına rağmen Rob da onun izinden gidiyordu. Ona “Genç Profesör” lakabı çoktan takılmıştı bile. Onurlu babasının yaptığı çalışmalara tapıyor ve her bakımdan onu yakından taklit ediyordu.
“Eh, kalbimin içi, oğullarımıza tekrar kavuşacağız, hem de her ikisine de bayram havasını estireceğiz buralarda.” dedi Bay Bhaer, sevinçle parlayan bir yüz ifadesiyle. Jo’nun yanına oturup herkesin neşeli tebriklerini tokalaşarak kabul etti.
“Ah, Fritz eğer sen de Franz’ı onaylıyorsan ben de Emil adına çok mutluyum. Ludmilla’yı tanıyor muydun sen? Sence akıllıca bir eşleşme mi?” diye sordu Bayan Jo, bir fincan çayı uzatıp Bay Bhaer’e biraz daha sokularak. Sığınağı olan kocasına bir taraftan neşeyle, bir taraftan kaygıyla iyice yaklaştı.
“Her şey yolunda. Franz’ı yerine yerleştirmek için gittiğimde Madchen’i gördüm. Bir zamanlar çocuktu ama artık çok sevimli ve yakışıklı bir delikanlıya dönüşmüş. Sanırım Blumenthal ondan memnun. Eminim çocuk oralarda mutlu olacak. Alman olduğu için belki Vaterland’dan uzak olmaktan çok memnun olmayabilir ama bu nedenle eski ile yeni arasındaki bağımız o olacak. Bu da benim hoşuma gitti doğrusu.” diye açıkladı.
“Ya Emil’e ne dersin? O da bir sonraki seferde üçüncü kaptan olacak. Bu çok iyi değil mi? Senin iki oğlunun başarılı olmalarına memnunum. Hem onlar için hem de anneleri için çok büyük fedakârlıklarda bulundun. Sen bunu hafife alıyorsun tatlım ama yaptıklarını asla unutmayacağım.” dedi Jo. Sanki genç bir kız gibi duygu yüklü bir hâlde elini onun eline koymuş ve Fritz de onunla flört etmek için fırsatı kolluyormuş gibiydiler.
Fritz de o şen kahkahasını atarak eşinin yelpazesinin arkasından fısıldadı: “Benim zavallı oğullarım için Amerika’ya gelmeseydim asla Jo ile tanışma fırsatını yakalayamazdım. Zor günler artık geride kaldı. Kaybettiğim her şey için Tanrı’ya şükrediyorum çünkü artık hayatımın en kutsalına sahip oldum.”
“Oynaşıyorsunuz! Oynaşıyorsunuz! Bunlar sezdirmeden birbirleriyle flört ediyorlar.” diye haykırdı Teddy, tam da o sırada yelpazenin üzerinden onlara bakıyordu. Annesi şaşkına dönmüş ama babası da eğlenceli bulmuştu, ne de olsa Profesör, karısının dünyanın en tatlı kadını olduğunu düşünüyor ve bundan da asla utanmıyordu. Rob hemen erkek kardeşini o pencerenin önünden kovdu ama ne var ki haylaz, hemen diğer pencereye koştu. O sırada Bayan Jo, yelpazesini kapatarak eğer o afacan oğulları onlara yaklaşırsa parmaklarına vurmaya hazır hâlde beklemeye başladı.
Bay Bhaer’in çay kaşığını tıngırdatarak işaretle çağırması üzerine Nat koşuşturarak kendisi için büyük fedakârlıklarda bulunan bu mükemmel adamın önünde sevgi ve saygı dolu bir yüz ifadesiyle durdu.
“Senin için mektupları hazırladım, oğlum. Leipsic’te bulunan eski dostlarıma vereceksin, onlar da sana yeni yaşantında yardım eli uzatacaklar. Onları tanıman sana iyi gelecektir çünkü gurbette ilk başlarda biraz kederli olabilirsin ve seni avutacak bir şeylere ihtiyacın olabilir, Nat.” dedi Profesör, onun eline birkaç mektup tutuşturarak.
“Teşekkür ederim, efendim. Evet, işime başlayana kadar biraz yalnızlık çekeceğimi düşünüyorum ama yine de müziğim ve hayata devam etme ümidimin beni biraz neşelendireceğini düşünüyorum.” diye cevapladı Nat, bütün arkadaşlarını geride bırakıp yeni arkadaşlıklar kuracağının hem özlemini çekiyor hem de korkuyordu.
Artık erkekliğe bir adım atmıştı, masmavi gözlerinden dürüstlüğü okunuyor ve dikkatle kestiği, değer verdiği bıyığına rağmen ağzı çelimsiz görünüyordu. Geniş alnı müziksever doğasını açıkça ifşa ediyordu. Nat alçak gönüllü, sevecen ve sorumluluk taşıyan biriydi, Bayan Jo’ya göre çok üstün başarılar elde etmese bile yine de tatminkâr bir düzeydeydi. Bayan Jo tabii ki onu seviyor ve ona güveniyordu, elinden gelenin en iyisini de yapacağını biliyordu ama mükemmel olması beklentisi içinde hiç değildi. Tabii şu an biraz zor gibi görünse de yabancı eğitimin ve öz güvenin teşvik etmesiyle onu daha iyi bir sanatçı ve daha iyi bir erkeğe dönüştürmesinin beklentisi içindeydi.
“Bütün eşyalarına işaret koydum. Daha doğrusu Daisy yaptı. Ve bütün kitapların bir arada toplandığında paketleme işine başlayabiliriz.” dedi Bayan Jo, dünyanın her tarafına gönderdiği oğullarının bavullarını hazırlamaya o kadar alışıktı ki Kuzey Kutbu’na bile gitseler onun için paketleme işi vız gelirdi.