реклама
Бургер менюБургер меню

Луиза Мэй Олкотт – Jo'nun Oğulları (страница 3)

18

Kız kardeşleri onu nerede bulabileceklerini gayet iyi biliyorlardı ve Jo da doğrudan stüdyoya gitti. Orada anne kız birlikte çalışıyorlardı. Bess küçük bir çocuğun büstüyle uğraşıyor, annesi de kocasına ait çok zarif bir kafa büstüne son dokunuşlarını ekliyordu. Zaman Amy için âdeta durmuştu çünkü mutluluğu onu genç tutmuş ve içinde bulunduğu refah düzeyi de ihtiyacı olan kültürü sağlamıştı. Gösterişli ve zarif olan bu kadın şık olmanın sadelikle sağlanabileceğini, kıyafet seçimlerinde olduğu gibi bu giyimleri üzerinde çok hoş taşımasıyla asil karakterini gayet iyi açığa vurabiliyordu. Bir keresinde biri şöyle demişti: “Bayan Laurence’ın ne giydiği hakkında en ufak bir bilgim yok ama bulunduğu odada her zaman en iyi giyinenin o olduğu izlenimi yaratıyor bende.”

Kızına çılgınca taptığı belliydi ve böyle olmakla haksız da sayılmazdı çünkü öyle görünüyordu ki en azından kendi düşüncesine göre, her daim arzuladığı güzellik kendisinin gençlik hâlini kızının temsil ettiğini düşünüyordu. Kalıtımsal olarak Bess annesinden ay gibi vücudunu, mavi gözlerini, açık tenini, aynı tarzda arkadan bağlanan altın sarısı kıvırcık saçlarını almıştı. Ayrıca -ah, Amy’nin asla tükenmeyen neşesiyle- babasının aynı etkileyici burnu ve ağzını almış ama daha kadınsı bir şekilde. Giydiği aşırı sade olan uzun, keten önlük ona çok ama çok yakışmıştı ve gerçek bir sanatçı, bir şeyle meşgul olduğunda kendini nasıl işine veriyorsa Bess de kendini öyle işine veriyordu. Üzerindeki sevgi dolu bakışların farkında bile değildi, ta ki Jo teyze büyük bir şevkle bağırarak içeri koşana kadar.

“Sevgili kızlarım, elinizdeki çamurları bırakın ve benim size anlatacağım haberleri dinleyin!”

Her iki sanatçı da ellerindeki aletleri bir kenara bırakıp heyecan dolu kadını tüm samimiyetleriyle karşıladılar. Yaratıcılıklarının doruk noktalarındayken onun gelişiyle ikisi için çok değerli olan bir saatleri berbat olmuştu aslında. Hararetle dedikodu yapıyorlarken Meg tarafından çağırılan Laurie içeri girdi, hiçbir yerde barikat yoktu, hemen iki kardeşin ortasına oturuverdi ve büyük bir ilgiyle Franz ve Emil hakkındaki haberleri dinledi.

“Artık salgın ansızın patlak verdi sayılır, senin sürünü hiddetlenerek kasıp kavuracaktır. Bundan sonraki on yıl için her türlü romantizme ve gözü karalığa hazır ol, Jo. Oğulların yavaş yavaş adam oluyor ve denizlere baş aşağı dalarak bugüne dek yaşamadığımız kadar başımıza iş açacaklar.” dedi Laurie, Jo’nun mutluluk ve ümidini yitirmişlik hislerinin karışımı olan bakışından keyif alarak.

“Öyle olacağını biliyorum ve tek ümidim onları bu zorlu süreçten ayakları üzerinde dimdik durmalarını sağlamak. Korkunç bir sorumluluk olduğunu biliyorum ama yine de bana gelecekler ve onların zavallı aşk hayatlarını düzene sokmam için bana yalvaracaklar. Ama yine de bu benim hoşuma gidecektir. Ayrıca Meg, öyle acıma duygusuyla dolu ki sanırsın bu özelliğinden zevk alıyor.” diye cevabını verdi Jo. Oğullarından bahsedilince kendisini daha huzurlu hissediyordu, ne de olsa yaşları daha küçük olduğundan onlar hâlâ güvende sayılırlardı. “Bizim Nat onun Daisy’sinin etrafında fır fır dönmeye başlayınca korkarım pek zevk almayacaktır. Tabii bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Onun müzik eğitmeniyim ama aynı zamanda sırdaşıyım. Ona ne tür tavsiyelerde bulunabileceğimi söylemenizi istiyorum.” dedi Laurie ağırbaşlı bir tavır takınarak.

“Sus! Çocuğu unutuyorsun.” diyerek lafa karıştı Jo, tekrar işinin başına dönen Bess’i kafasıyla işaret ederek.

“Tanrı seni korusun! Onun kafası şimdi kim bilir nerelerde. Senin bir tek kelimeni bile duymuyordur. Ama artık buradaki işini sonlandırıp gitmesi gerekir. Sevgilim, bir koşu gidip bebeği yatırır mısın? Meg teyze de oturma odasında. Biz gelene kadar ona yeni resimleri gösteriver.” diye ekledi Laurie ve Pygmalion’ın Galatea’ya2 bakmış olabileceği gibi uzun boylu kızını süzdü, ne de olsa ona göre, kızı evdeki heykellerin en nadide parçası gibiydi.

“Tamam babacığım, yaptığımın iyi olup olmadığını söyle bana.” Bunun üzerine Bess itaatkâr bir şekilde aletlerini bir kenara bıraktı ama yaptığı büste göz atmak için biraz oyalandı.

“Benim her zaman el üstünde tutulan kuzucuğum, gerçekleri itiraf etmeye kendimi mecbur hissediyorum ve yanaklardan birinin diğerine göre biraz daha şişman olduğunu görüyorum. Ayrıca çocuğun kaşı üzerindeki lüleler mükemmel bir göz ziyafeti sağlamayıp biraz boynuza benziyor ama ne var ki kesinlikle Rafael’in Chanting Cherubs3 adlı tablosuyla boy ölçüşemez ve senin eserinle gurur duyuyorum.”

Laurie bir yandan konuşuyor, bir yandan da kahkaha atıyordu çünkü kızının bu ilk girişimleri tıpkı Amy’nin ilk yaptıklarına çok benziyordu ve kızının eserini beğeni ile inceleyen annesi gibi ciddi bir yüz ifadesi takınmayı hiç ama hiç beceremiyordu.

“Müzikten başka hiçbir eserde güzellik göremiyorsun.” diye cevap verdi Bess. Doğal ışıkla aydınlatılmış o devasa stüdyonun serinliğinde Bess, altın sarısı saçlarını sallayarak âdeta parlak bir ışık saçıyordu.

“Ben sende güzelliği görüyorum, tatlım. Ayrıca sen sanat değilsen, o hâlde nedir sanat? Seni biraz doğaya çıkartmak niyetindeyim. Bu soğuk hamurlardan ve mermerlerden uzaklaştırıp güneşin altında dans etmeyi, kahkahalarla gülmeyi istiyorum, tıpkı diğer insanların yaptığı gibi. Ben kanlı canlı bir kızım olsun istiyorum. Hamurundan başka her şeyi unutan, gri rengindeki önlüğü ile sevimli bir heykel istemiyorum.”

Konuşurlarken iki tane tozlu el, adamın boynuna atıldı, tüm kelimeler yumuşak bir ses tonuyla ve ağırbaşlı bir şekilde Bess’in dudaklarından döküldü.

“Seni asla ihmal etmem babacığım ama deneme yanılma yoluyla öğrenerek çok güzel bir şey yapıp benimle gurur duymanı istiyorum. Annem bana sık sık ara vermem gerektiğini söylüyor ama ikimiz bu odaya girdiğimizde dışarıda başka bir dünyanın olduğunu unutuyoruz. Burada çok yoğun ve aynı zamanda mutlu oluyoruz. Şimdi de seni mutlu etmek için gidip koşuşturacağım ve şarkılar söyleyeceğim.” diye konuştu Bess. Önlüğünü bir kenara fırlatarak odadan bir anda yok oldu, âdeta odanın bütün ışığını beraberinde götürerek.

“Bu şekilde konuşmana sevindim. O yaşta biri için sanatsal hayallerinin o kadar etkisi altında kalıyor ki… Gerçi bu tamamıyla benim hatam. Yine de onun duygularını derinden paylaşıyorum. Bazen akıllı davranmayı unutuyorum işte.” Sonra da Amy derin bir iç geçirerek bebeğini nemli bir havluyla örttü.

“Bu dünyadaki en tatlı şeylerden biri, çocuklarımızdaki yaşama sevinci olduğunu düşünüyorum ama bir zamanlar Marmee’nin Meg’e söylediği bir şey, hiç aklımdan çıkmıyor. Hem kızların hem de oğulların eğitiminde babalar da paylarına düşeni yapmalı. Bu nedenle Ted’in mümkün olduğunca babasıyla zaman geçirmesini sağlıyorum, Fritz de zaman zaman bana Rob’ı verir. Onun sessiz tutumu bana ne kadar huzur verici ve rahatlatıcı geliyorsa Ted’in öfke nöbetleri de babasına bir o kadar iyi geliyor. Şimdi sana tavsiyem şu Amy, bir süreliğine Bess çamurla oynamayı bıraksın ve Laurie ile müzik çalışmaya başlasın. Böylelikle Bess hep annesiyle fazlasıyla vakit geçirmez, babası da bu durumda kıskançlık yapmaz.”

“Duyun, duyun! Bir Daniel konuşuyor. Tam anlamıyla bir Daniel!” diye bağırdı Laurie, memnuniyetini gizleyemeyerek. “Bana yardım elini uzatacağını ve bir şeyler söyleyeceğini biliyordum. Gerçekten Amy’yi biraz kıskanıyorum ve kızımla daha çok zaman geçirmek istiyorum. Haydi kadınım, seninle bir anlaşma yapalım. Bu yazı benimle geçirirsin ve gelecek yıl Roma’ya gittiğimizde onu sana ve o çok değerli sanatınıza teslim ederim. Bu adil bir anlaşma değil de nedir?”

“Sana hak veriyorum ama hobilerini, kendinizi doğaya vermenizi, bir de araya müzik eğitimi sıkıştırmanızı düşününce bizim kızımızın sadece on beş yaşında olduğunu unutmamalısın. Tabii bizim Bess yaşıtlarına göre çok daha olgun bir genç kız ve ona asla çocukmuş gibi davranmamalısın. O benim için o kadar değerli ki… Onun o çok sevdiği mermerler kadar saf ve güzel olarak kalmasını istediğimi düşünüyorum.” dedi.

Amy üzüntüyle konuşmuştu. Sahip olduğu bu değerli çocuğuyla birlikte geçirdiği onca mutluluk verici zamanı düşünerek odanın sağına soluna bakmakla yetindi.

“Eskiden Ellen adını taktığımız ağaca çıkmak istediğimizde ya da o rustik botları giymek istediğimizde ‘Hep bana hep bana Rabbena olmaz.’ derdik.” dedi Jo hararetli bir şekilde. “Bu nedenle kızınızı paylaşmayı öğrenmelisiniz ve hanginizin onun hayatına daha çok şey katacağını görmelisiniz.”

“Öyle yaparız.” dedi kızlarına düşkün ebeveynleri gülerek. Jo’nun söylediği deyim onlara birçok anı hatırlatmıştı.

“O eski elma ağacının ana dalında zıplamayı ne çok severdim! Bindiğim hiçbir at orada aldığım hazzın ya da eğitimin yarısını bile vermemiştir.” dedi Amy yüksek pencereden dışarı bakarak âdeta o eski, sevimli meyve bahçesini ve orada oynayan küçük kızları tekrar görür gibiydi.

“O bizim için kutsal sayılan botlarla ne çok eğlenirdim!” dedi Jo gülerek. “O yadigârlar hâlâ duruyor ama oğlanlar onları paçavraya çevirdiler. Yine de onları çok seviyorum, şu an mümkün olsa onlarla tekrar haşmetli bir şekilde yürümekten büyük keyif alırdım herhâlde.”

“Benim en sevdiğim anılarım o çok ısınan tavayla, sosisle ilgili olanıdır. Ne çok muziplik yapardık! Bütün bunlar çok gerilerde kalmış gibi geliyor!” dedi Laurie, önünde duran iki kadına gözlerini dikip bakarken onların bir zamanlar küçük Amy ile isyankâr Jo’nun olabilecekleri inanılması güçmüş misali bir tavır takınmış gibiydi.