реклама
Бургер менюБургер меню

Луиза Мэй Олкотт – Jo'nun Oğulları (страница 6)

18

“Bir Truvalı gibi savaşabiliyorsun, bu belli. Sen Ted ile savaşırken biz de iki itaatkâr ordu gibi oturup sizi izleyeceğiz.” diye söze başladı Laurie amca, küstahça mızrağı üzerine eğilen bir cengâver gibi poz vererek.

“Korkarım burada kesmek zorundayız çünkü Pallas birazdan göklerden inip bizim Hektor’u kapıp götürecek.” dedi Bay March gülümseyerek. O sırada Jo gelmiş ve oğluna yemek zamanının yaklaştığını hatırlatmıştı.

“Bu meseleyi daha sonra tartışarak çözeriz, özellikle bize müdahale edecek tanrıçalar olmadığında.” dedi Teddy. Oradaki ikramları hatırlayarak beklenmedik bir neşeyle başka tarafa yöneldi.

“Bir kek tarafından fethedildin! Vay anasını!” diye arkasından seslendi Josie. Hemcinslerine yasak olan klasikleşmiş bir sözü kullanabilme fırsatını yakaladığına çok sevinmişti.

Ama Ted, son derece erdemli bir yüz ifadesiyle oradan neşeyle ayrılırken son sözlerini esirgemeden konuşmasını sürdürdü. “İtaatkârlık bir askerin son görevidir.”

Her zaman son sözü söylemek, bir kadını ayrıcalıklı kıldığından Josie kararlılık içerisinde peşinden koştu ama dilinin ucuna gelen o iğneli sözleri ifade edemedi çünkü mavi bir takım giymiş ve güneşten oldukça esmerleşmiş genç bir adam, merdivenleri sıçrayarak tırmanıyordu. Neşeyle “Kara göründü! Kara göründü! Neredesiniz millet?” diye haykırmaya başladı adam.

“Emil! Emil!” diye haykırmaya başladı Josie ve çok geçmeden Ted de koşarak üzerine atladı, yeni geleni neşe dolu karşılayarak. Böylelikle en son düşman olan ikili çekişmelerine son vermiş oldular.

Kekler tamamıyla unutulmuştu ve çocuklar kuzenlerini sürüklemeye başladılar, sanki işini iyi bilen bir tüccarla anlaşma sağlandıktan sonra çekme halatıyla mallarını telaşla çekiştirir gibiydiler. Çocuklar oturma odasına döndüler. Orada Emil, bütün kadınları öptü ve bütün erkeklerle el sıkıştı, amcası hariç; bildiğiniz eski Alman usulüyle onunla kucaklaştı, bu da orada bulunanların çok hoşuna gitti.

“Bugün izin alabileceğimi hiç düşünmemiştim. Sonra bir baktım ki izni koparmışım ve ben de doğruca bizim eski Plum’a gittim. Orada hiç kimse yoktu, bu nedenle ben de geminin burnunu Parnas’a doğru döndürdüm. Ve bakın her biriniz buradasınız. Tanrı hepinizden razı olsun! Hepinizi gördüğüme ne kadar mutluyum bilemezsiniz!” diyerek haykırdı denizci oğlan. Ayaklarının altında sallanan güverteyi hâlâ hissediyormuş gibi bacaklarını ayrık tutarak duruyor, aynı zamanda yüzü sevinçle parlıyordu.

“Bizden razı olmak bir yana, herhâlde senin geminin kaburgası dalgalara kapıldı, Emil. Hiç denizci gibi konuşmuyorsun. Ah, ne kadar da gemi gibi, katran gibi kokuyorsun!” dedi Josie, kuzeninin beraberinde getirdiği taze deniz kokularını büyük bir zevkle içine çekerek onu kokladı. O Josie’nin en sevdiği kuzeniydi ve Josie de onun gözdesiydi. Bu nedenle mavi ceketinin şişkin ceplerinde, en azından kendisi için hediyelerin bulunduğunu çok iyi biliyordu.

“Dur, kalbimin içi, sen balıklama atlamadan önce ben bir derinliği yoklayayım.” dedi Emil gülerek. Josie’nin sevecen okşamalarının ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu ve onu bir eliyle yaklaştırmayarak diğeriyle de üzerinde farklı isimlerin yazıldığı türlü türlü ufak, yabancı kutuları ve paketleri el yordamıyla ceplerinden çıkarıp uygun yorumlarla etrafındakilere dağıtmaya başladı. Bu da orada bulunanları kahkahalara boğdu, ne de olsa Emil çok şakacı biriydi.

“İşte bu da bizim ufak sandalımızı beş dakika yerinde tutacak bir halat.” diyerek Emil, çok sevimli pembe mercandan yapılmış bir kolyeyi hemen Josie’nin kafasının üzerinden geçirdi. “Ve bu da deniz kızlarının su perisine gönderdikleri bir şey.” diye ekleyerek bir dizi sedef deniz kabuklarından oluşan, gümüş bir zinciri Bess’e uzattı. “Daisy’nin bu kemandan hoşlanacağını düşündüm, böylece Nat de bu kemanı kullanabilecek bir sevgili bulur onun için.” diye devam etti sözlerine denizci, bir kahkaha atarak. Sonra da keman şeklinde çok zarif işlemeli bir broş uzattı ona.

“Eminim çok beğenecektir. Şimdi ona götürüyorum.” diye cevap verdi Nat, yapacak bir görevi olduğundan memnun, odadan kaybolarak. Emil’in rastlamamasına rağmen Daisy’yi kendisinin bulabileceğinden emindi.

Kıkırdayarak Emil, kafası açıldığında içinde çok büyük bir hokkayı ifşa eden, acayip bir şekli olan oyulmuş ayıya uzandı. Çektiğinde hafif gıcırdayan bu hediyeyi Jo teyzeye sundu.

“Bu zarif hayvanlara olan ilgini bildiğimden senin kalemin için bunu getirdim sana.”

“Harikasın, Kaptan! Tekrar nasıl açıldığını göster.” dedi Bayan Jo, hediyesinden büyük memnunluk duyarak. Tüm bu yaşananlar Profesör’ün bilinçaltında Shakespeare’in Eserleri adlı çalışmasının su yüzeyine çıkmasına neden oldu ve büyük deha için bu çok sevilen bozayının mükemmel bir esin kaynağı olacağını düşündü.

“Bu arada her zaman genç görünmeyi başaran Meg teyze hâlâ başlık taktığı için Ludmilla’nın benim için dantel parçaları temin etmesini sağladım. Ümit ederim ki bunları beğenirsin.” Ve yumuşak hediye kâğıtların arasından üstü ince bir tabakayla kaplı bir şeyler çıkardı. Hemen bir tanesini alarak Bayan Meg’in o güzelim saçlarının üzerine iri kar tanelerini andıracak şekilde yerleştirdi.

“Amy teyze için bir şey bulamadım çünkü istediği her şeye sahip. Bu nedenle ona bir resim aldım. Bess bebekken bana her zaman Amy teyzeyi hatırlatan bir fotoğraf bu.” diyerek ona oval şeklinde fil dişinden yapılmış bir madalyon uzattı. Üzerinde altın sarısı saçlarıyla bir Madonna boyanmıştı ve mavi pelerinin üzerinde, kıpkırmızı yanaklı bir çocuğu tutuyordu.

“Ne kadar güzel!” diye bağırdı odadaki herkes ve Bess’in saçından bir tane mavi kurdele alıp madalyonuna geçirdikten sonra Amy teyze hemen boynuna astı. Hediyesi onu büyülemişti, ne de olsa ömrünün en mutlu günlerini anımsatıyordu.

“Şimdi de Nan için en uygun hediyeyi aldığım için kendimle gurur duyuyorum, çok şatafatlı olmasa da hoş bir şey, onun mesleğinin bir işareti gibi, yani bir doktor için çok uygun.” dedi Emil, lavdan yapılmış ufak kafatası şeklinde bir çift küpeyi büyük bir gururla sergileyerek.

“İğrenç!” Çirkin şeylerden hoşlanmayan Bess, hemen kendine verilen sevimli deniz kabuklarıyla ilgilenmeye başladı.

“O küpe takmaz ki.” dedi Josie.

“O zaman senin kulaklarını yumruklamaktan hoşlanacaktır. İnsanları muayene edip onları cerrahi bıçakla tedavi etmekten hiç olmadığı kadar mutlu olacağından eminim.” diye cevap verdi Emil, hiç rahatsız olmayarak. “Sandığımda siz erkekler için bir sürü ganimet var ama kızlar için kargomu boşaltmadığım sürece rahat yüzü göremeyeceğimi çok iyi biliyordum. Hadi bana şimdi bütün haberleri anlatın.” Sonra da Amy’nin en sevdiği üstü mermer olan masanın üzerine oturdu ve ayaklarını sallayarak, saatte on iki millik bir hızla denizcimiz konuşmasını sürdürdü, ta ki Jo teyze gelip onları Kaptan’ın şerefine hazırladığı o muhteşem aile çayına alıp götürene kadar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

JO’NUN GEÇİM DERDİ

Çeşitli mesleki kariyerleri sırasında March ailesinin türlü türlü sürprizlerle karşılaşmaları onları mutlu etmişti ama en muhteşemi, çirkin ördek yavrusunun bir kuğuya değil de altın yumurtlayan bir tavuğa dönüşmesi olmuştu ve edebî değeri olan bu yumurtalar, pazarda öylesine beklenmedik bir taleple karşılaştı ki on yıl sonunda Jo’nun en çılgın ve en çok hayalini kurduğu rüyası gerçekleşmiş oldu. Nasıl ve neden olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştı ama birdenbire kendisini ufak çapta da olsa meşhur olmuş durumda bulmuştu ve daha da iyisi, cebinde ufak bir servet oluşmuştu. Böylece o günlerde yaşadığı bazı engelleri ortadan kaldıracak ve oğullarının geleceğini garanti altına alabilecekti.

O yıl her şeyin Plumfield’da ters gitmesiyle başladı. Herkes zor zamanlar geçiriyordu, okuldaki öğrenci sayısı azalmaya başladı, Jo kapasitesinin üzerinde çalışması sonucunda uzun süren bir hastalığa yakalandı, Laurie ve Amy gurbet ellerdeydi ve Bhaerler de bu cömert çifte her ne kadar yakın ve onlar için önemli olsalar da onlardan yardım istemeyecek kadar gururluydular. Hastalığından dolayı odasına kapanmak zorunda kalan Jo, gelinen noktadan dolayı iyice ümitsizliğe düşünce son çare olarak uzun zamandır kullanmadığı kalemine başvurdu ve gelirindeki boşluğu doldurmak amacıyla en iyi yapabileceği şeyi yapmaya karar verdi. Belirli bir yayıncı tarafından istenilen, sadece kızlara özgü bir kitap için kendisinin ve kız kardeşlerinin hayatlarındaki maceraların birkaç sahnesini, ufak bir hikâyeye dönüştürerek alelacele kâğıda karaladı, -gerçi oğlanlar daha çok onun çizgisindeydi ama- başarıyı yakalama ümidi çok zayıf olmasına rağmen yine de gönderip şansını denedi.

Jo için olanlar hep umduğunun aksi olurdu. Üzerinde uzun yıllar harcadığı onun ilk kitabı; gençliğin büyük umutları ve ihtiraslı hayalleriyle piyasaya sürülmüş, uzun süren yolculuğunda zaman zaman bataklığa saplanmış, epey sonra bile bu enkaz su üstünde batmadan durmaya devam etmiş ve en azından yayıncının kâr etmesini sağlamıştı. Apar topar yazılmış bu hikâye, getireceği birkaç dolar dışında başka bir şey düşünülmeden gönderilmişti ama açık ve güneşli havada dümeninde akıllı bir kaptan ile denize açılarak halkın sevgisini kazanmıştı. Bunun sonucunda altın ve zaferle dolu beklenmedik bir kargo oldukça yüklü bir hâlde limana yanaşmıştı.