Кеннет Грэм – Altın çağ (страница 3)
Cana yakın rüzgâr, esip gürlediği ve ağaç dallarını salladığı yerden bana doğru, tıpkı bir dost gibi sesleniyordu. “İzin ver bugünlük kılavuzun olayım,” diyor gibiydi sanki. “Önceki tatillerde vurdumduymaz, yolundan hiç şaşmayan güneşin izinden dolaştın; karanlığa kalmış bir okul kaçkını gibi bitkin düşmüş ayaklarınla eve dönerken sana yalnızca soluk ve hissiz ay eşlik etti. Öyleyse bugün kılavuzun neden ben, şakacı ve ikiyüzlü olan ben olmayayım? Ben… köşe bucak esen ve uğuldayan, şiddetle eserken birdenbire dinen, ardından ayağa fırlayıp koşuşturan ben! Seni dansların en güzeline, en eşsizine kaldırabilirim; çünkü ben yanardönerlerin en güçlüsü, karışıklıkların efendisi, sorumsuzların ve kanunsuzların başıyım, hiçbir kurala tabi değilim.” Bana gelince, ben bana seslenen rüzgâra ayak uydurmaya dünden razıydım, sonuçta tüm gün tatildi, öyle değil mi? O yüzden tabiri caizse birlikte kol kola sapa yollara saptık, engel tanımayan kılavuzumun benim için seçtiği kesik dans rutinini müthiş bir itimatla takip ettim.
Onda uçarı bir dost buldum, benimle işi daha bitmemişti. Beni gizli saklı bir çitin önünde çıt çıkarmadan yüz yüze duran bir çift âşığın yanına götürüp bıraktığında şaka mı yapmıştı, yoksa kendince ciddi bir amacı mı vardı? Bu tür şeyleri zavallı bir aptallık olarak görürdüm. Çitin üstünden burunlarını birbirine sürten iki buzağının görüntüsü gayet doğaldı ve her zaman karşılaşılan bir manzaraydı; ama aynı şeyi çarpıcı ilgi ve her yanlarının hevesle eşlik etmesiyle gerçekleştiren o insanlar… Her neyse, hemen geçilecek bir şeydi, yüz kızartıcıydı ve geride bırakılması gerekiyordu. Gelgelelim bu sabah karşılaştığım her şeyin bir nedeni varmış ve hepsi havadaki o büyülü dokunuş tarafından ayarlanmış gibi görünüyordu; hatta gördüğüm o iki şapşalın yanından hiç aldırmadan geçtiğim sırada küçük görmek yerine onlara şefkat duyduğumu fark edince epey şaşırdım. Sanırım gerçekten de uyum rüzgârları esiyordu, öyle ki türlü soytarılıklar bile goncalarla, filizlerle ve şen şakrak havayla uyum sağlayabiliyordu.
Hevesli yol arkadaşımın sağ yanağıma üflemesiyle yepyeni bir yöne doğru koşturmaya başladım, çok geçmeden karaağaç çemberi içinde tek başına dikilen köy kilisesine vardım. Kilisenin penceresinden iki küçük bacak sarkıyordu, bacaklar yere basmak için deli oluyormuş gibi sallanıyorlardı, her hareketinde bir hırsızlık iması vardı ki saygısızlıktan bahsetmiyorum bile. Kilisenin destekçilerinin gözünde imansız bir manzaraydı. Her ne kadar gerisi saklı olsa da pencereden sarkan bacakları çok iyi tanıyordum. Bu bacaklar köyün emsalsiz yaramazı Bill Saunders’ın gövdesine yapışıktı. Bill’in ele geçirmek için can attığı ganimeti de tahmin etmek zor değildi. O ganimet kilise papazının bisküvi dükkânından geliyordu ve normalde (bildiğim kadarıyla) o çok meşhur tuzaklarıyla dolu büfesinde saklanıyordu.
Bir anlığına tereddütte kaldım, sonra yoluma devam ettim. Bill’in tarafını tuttuğumu söyleyemem, ama öte yandan papazın tarafını da tutmuyordum. Şu törelere aykırı sabahta öyle bir şeyler vardı ki, içimden bir ses o bisküvilerde papazın olduğu kadar Bill’in de hakkı olduğunu söylüyordu, üstelik onlardan daha çok keyif alacak kişinin Bill olduğu besbelliydi. Her neyse, tartışmaya açık bir meseleydi ve beni ilgilendirmiyordu. Beni dost bilen doğa, dünyevi bisküvileri kimin yediğini pek umursamıyordu, dost bellediği kişinin vaktini toplum polisliği yaparak harcamasına da izin vermeyeceği kesindi.
Israrcı kılavuzum beni yeni bir yöne itekliyordu. Onun tekrar canlanışıyla birlikte koşturmaya başlayınca bana gösterecek daha çok manzarası olduğuna emin oldum. Gerçekten de gösterdi. Gösterdiği her manzarada o kural tanımaz hava esiyordu. Masmavi okyanusu andıran gökyüzünde korsan bayraklarını anımsatan kara bir şahin süzülüyordu. Bu şahin büyük bir hızla çite doğru daldı, işte o anda hızla konduğu yerde iç parçalayan tiz ve keskin bir ciyaklama duyuldu.
Oraya vardığımda biraz önce gerçekleşen trajediyi anlatmak için geriye kalan tek şeyin çimenler üzerinde uzanan tüy saçakları olduğunu gördüm. Doğa buna rağmen gülümsemeye ve şarkı söylemeye devam ediyordu; acımıyordu, neşeliydi, tarafsızdı. Taraf tutmadığı için sarı kiraz kuşu için söylenebilecek her şey, şahin için de söylenebilirdi. İkisi de onun evladıydı, o yüzden ikisi arasında tercih yapmıyordu.
Ötedeki yolun karşı tarafında bir kirpi ölmüştü. Hatta başına ölmekten fazlası gelmişti, resmen çürümüştü. O kirpinin çok daha canlı günlerini bilen kişi için gerçekten üzücü bir manzaraydı. Doğa, en azından bu kez küçük evlatlarından biri olan o iğne gömleklinin ardından bir gözyaşı dökmek için durabilirdi; çocuğunun boşa giden amaçlarını, harcanan tutkularını, birdenbire sonu gelen yararlılığını yâd edebilirdi. Ama hiç de öyle olmadı. Her zamanki neşesiyle şarkısını söylemeye devam etti: “Yaşamda ölüm,” ve “Ölümde yaşam,” diye tutturmuştu. Etrafıma bakınca ve toprağı delen turpların koyunlar tarafından ısırıldığını, koyunların yüreklerinin dahi yendiği don günlerinin ise geride kaldığını görünce, doğanın o iddialı ilahisinde azıcık da olsa acımasız bir şeyler olduğunu fark ettim.
Görünmez yol arkadaşım da şarkı söylüyordu, üstelik bazen kendi kendine hafifçe kıkırdıyor gibiydi, hiç şüphesiz bana öğrettiği yeni tuhaf dersleri düşünüp gülüyordu. Belki de hâlâ yapacak şakaları vardı. Lakin en sonunda benim gibi dünyaya bağlı bir yoldaştan sıkıldı ve beni bildiğim bir noktada terk etti; sonra sindi, dindi ve hiçliğe doğru sinsice süründü. Gözlerimi kaldırdım, karşımda köyün eski günlerden kalma kırbaçlama direği yükseliyordu, çirkindi ve yosun tutmuştu. Yanları onun sessiz derslerini hakir gören bir neslin baş harfleriyle süslenmişti, ancak düzen ve kanunla alay etme cüretini gösteren o neslin atalarının bileklerinin bağlandığı kalın paslı prangalar da hâlâ yerindeydi. Sterne’in küçüklük hali olsaydım, karşımdaki manzara için içli bir şeyler yazabilirdim. Ancak her zamanki gibi yalnızca eve doğru koşturabildim, ahlaki kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırdım ve huzursuz bir vaziyette yola koyuldum, omzumun üstünden arkama doğru baktığımda gördüğüm manzara aslında gördüklerimden fazlasını içeriyordu.
Sonra kapımızın önünde Charlotte’ı buldum, yalnız başınaydı ve ağlıyordu. Anlaşılan Edward saklanması için onu ikna etmişti, ardından onu gerektiği gibi bulacak ve neşeyle üstüne atılacaktı; ancak bir süre sonra kasabın at arabasını görmüş, sorumluluklarını tamamen unutmuş ve arabanın arkasına atlamıştı. Harold ise kurbağa yavrularının peşindeydi, onları ele geçirmeye yönelik duyduğu müthiş arzu yüzünden gölün içine düşmüştü. Bunlar çok da önemli değildi; ancak arka kapıdan gizlice girmeyi denerken sakarlığı başına iş açmıştı ve teyzesine yakalanmıştı, nihayetinde de doğruca yatağa gönderilmişti. İşte bunlar bir tatil günü için çok fazlaydı. Kırbaçlama direğinden aldığım ders kendi kendine anlam kazanmaya başlamıştı; eve vardığımda hiç aklıma bile getirmediğim bir şey yüzünden suçlanınca şaşırmadım bile. İşte öyle bir düşünce halindeydim, öyle ki içimden keşke o şeyi yapsaydım diye geçirdim.
SUÇSUZ BULUNAN AMCA
Amcalarımızdan bir diğerinin kasabadan gelerek karakterini ve niteliklerini (elbette farkında olmadan) bizim titiz değerlendirmemize sunacağı zaman küçük yaşamlarımızdaki epey olaylı günlerden biri yaşandı. Daha önce başka amcaları da değerlendirmeye almıştık, ama ne yazık ki hepsinin bir dolu eksiği vardı! Örnek vermek gerekirse Thomas Amca bizi daha en baştan hayal kırıklığına uğratmıştı. Kötücül bir mizaca sahip olduğundan ya da davranışları edepli bir topluluğa uyum sağlayamadığından değil; çocukların varlık sebebini saçma yetişkin şakalarına -yahut kahkahalar veya gülüşlerden anlaşıldığı kadarıyla şaka olsun diye yapılan şeylere- gülmekten ibaret sanan yerleşik inancı yüzünden başarısızlığa uğramıştı. Neyse, çok adilce yargılanması için elimizden geleni yapıyorduk; o yüzden kahvaltı ve ders aralarında takım ambarına gelip tüm şakalarını aramızda tartıştık ve ele aldık, hepsini teker teker, sakince, eleştirel bir tavırla ve tarafsızca tarttık. Durum hiç iyi değildi; yaptığı şakaların tadı tuzu yoktu. Thomas Amca’yı kurtarabilecek tek şey hakiki bir mizah yeteneğiydi, çünkü o olmadan bir hiç gibi duruyordu, neticede fermanına istemeden de olsa “ümitsiz bir taklitçi” yazıldı.
George Amca en genç olanlarıydı ve çok daha ümit vericiydi. Bize tesisin etrafında neşeyle eşlik etti. Hatta ineklerin her biriyle tek tek tanışmayı ve domuz dostluğunun sağ eli olmayı bile kabul etti; üstelik günün birinde kasabadan bir çift pembe gözlü Himalaya tavşanının ansızın çıkıp gelebileceğini dahi ima etti. Tam Gine domuzu yahut dağgelinciklerinin esaslı nitelikleri üzerine gelişigüzel yorumlar yapıp köyümüzün verimli topraklarında çoğalıp çoğalamayacaklarını tartışıyorduk ki dadımız çıkageldi. O sırada George Amca’nın tavırları baştan aşağı ve rezil biçimde değişti. Bizim konuştuğumuz mantıklı konulara olan ilgisi, tıpkı bir pınarın yavaş yavaş kuruması gibi, azalmaya ve kaybolmaya başladı. Bayan Smedley’nin görünüşteki amacı Selina’yı günlük yürüyüşüne çıkarmaktı, ancak Selina’nın tüm sabahı bekçinin oğlu ve benimle birlikte laklak ederek geçirdiğine yemin edebilirim. Bu sırada Bayan Smedley birileriyle yürüdü evet, ama yürüdüğü kişi George Amca’dan başkası değildi.