реклама
Бургер менюБургер меню

Кеннет Грэм – Altın çağ (страница 2)

18

Neyse! Olimposluların hepsi göçüp gitti. Neden bilmiyorum, ama güneş sanki eskisi kadar parlak ışıklar saçmıyor. Eskinin uçsuz bucaksız çayırları artık küçüldü ve birkaç hektarlık arsalara dönüştü. Üstüme iç karartıcı bir kuruntu, tatsız bir kuşku çöküyor. Et in Arcadia ego, Arkadya’da bile varım1. Yoksa, yoksa zamanla ben de mi bir Olimposlu oldum?

TATİL

Dört yana hükmeden rüzgâr ortaya çıkmış, sabahın efendisinin peşinden koşuyor ve arkasından sesleniyordu. Kavak ağaçları güçlü bir hışırtıyla salıncak gibi sallandı, ölü yapraklar yerden havalanıp döndü, bulutsuz gökyüzüyse müthiş bir arp sesi duymuşçasına heyecanlanmışa benziyordu.

Yılın ilk uyanışlarından biriydi. Toprak iyice esnedi, sanki uykulu gözlerle gülümsüyordu; görkemli devin kımıldamasıyla birlikte yeryüzündeki her şey sıçradı ve titreşti. Önümüzde koca bir tatil vardı ve bizler bir doğum gününü kutluyorduk; kimin doğum günü olduğu önemli değil. İçimizden biri hediyelere boğuldu, epey alışılagelmiş konuşmalara maruz kaldı ve fevkalade hoşluk veren o kahramanca hisle resmen ışıldadı, üstelik o müthiş hissi hak etmek için hiçbir zahmete girmesine gerek kalmamıştı. Ancak tatil hepimiz içindi, doğanın sevinçle uyanışı hepimiz içindi. Su birikintileri etrafındaki çeşitli eğlenceler, güneş ya da çit devirme oyunları hepimiz içindi. Bir tay gibi çayırlarda koştum, doğanın güler yüzlü çehresi üstünde mutlulukla sıçrayıp oynuyordum. Gökyüzü masmaviydi, kış mevsiminin geride bıraktığı gölcükler o muhteşem rengi yansıtıyordu, gerçekten mükemmeldi. Nazik nazik esen rüzgâr, toprağı filizlendiren yumuşak dokunuşuyla, korunaklı yuvalarında saklanan çuha çiçeklerine olduğu kadar, benim küçük benliğime de can vermişti sanki. Gün ışığıyla yıkanan arazide koşup durdum, en azından bir günlüğüne de olsa derslerden muaftım, disiplin ve ıslah zincirlerinden kurtulmuştum. Bacaklarım kendi kendine koşuyordu resmen, o ara cılız ve tiz bir sesle ismimin haykırıldığını duydum ama durmak gibi bir düşüncem yoktu. Harold bağırıyor herhalde diye düşündüm, onun bacakları benimkilerden kısa olmasına rağmen bundan çok daha uzun koşulara dayanabiliyordu. Sonra tekrar seslenildiğini işittim, ses bu sefer çok daha cılız çıkmıştı, üstelik ortasında da iyice kısılmıştı. Charlotte’ın hüzün dolu yüzünü görünce hemen durdum.

Nefes nefese kalmıştı, kendini hemen yanımdaki çimenliğe bıraktı. İkimizin de konuşmak gibi bir arzusu yoktu, şu muhteşem sabahın ışıltısı ve ihtişamı bile başlı başına eksiksiz ve dolu dolu bir memnuniyet sebebiydi zaten.

“Harold nerede?” diye sordum biraz sonra.

“Ha, nerede olacak, her zamanki gibi çörekçilik oynuyor,” diyerek huysuz bir edayla cevap verdi Charlotte. “Bütün tatili çörekçilik oynayarak geçirmek istiyor herhalde!”

Gerçekten de tuhaf bir hevesti. Ancak kendi oyunlarını bulan ve onları tek başına oynayan Harold, yeni edindiği heveslere her daim böyle sıkı sıkıya sarılırdı, en azından bıkana kadar. Şimdilerde de çörekçi rolünü oynuyordu işte, sabah akşam demeden o yol senin bu yol benim arşınlar, merdivenleri inip çıkar, sessiz zilini çalar ve görünmez yolculara hayali çöreklerinden ikram ederdi. Kulağa çok saçma bir uğraş gibi geliyor, öte yandan bazı noktalar -bizzat inşa ettiğin dolu sokaklardan geçmek, uydurma bir zili çalmak, kendi ellerinle yaptığın hayali çörekleri yine kendi hayal gücünle yarattığın canlı kalabalıklara sunmak gibi uğraşlar- oyunu bir nebze ilginç kılıyor, bunu inkâr edemem. Yine de esen rüzgârın temizlediği şu ışıl ışıl sabahta yapılacak iş değildi bu.

“Edward nerede peki?” diye sordum bu sefer.

“O da yol üzerinden gelecekti,” dedi Charlotte. “Biz oraya vardığımızda çukura saklanmış olacak, sonra bir bozayıymışçasına üstümüze zıplayacak, ama bunu sana söylediğimi sakın ona çaktırma, çünkü şaşırmamız gerekiyor.”

“Merak etme,” dedim asil bir ifadeyle. “Öyleyse hadi gidip şaşıralım.” Buna rağmen, günlerin şahı olan şu günde bir bozayının bile kendini kaba ve hatalı görebileceğini düşünüyordum.

Evet, yola vardığımızda gerçekliğinden şüphe duyamayacağımız bir ayı cidden üstümüze atıldı. Birbirini takip eden çığlıklar, hırıltılar, tüfek atışları ve belgelenmemiş kahramanlıkların sonu gelmedi; ta ki iyice kabarttığı gövdesi ve çattığı kaşlarıyla gerçek bir bozayıyı andıran Edward, en sonunda yere yuvarlanıp ölmeye karar verene kadar. Bu hepimizce bilinen bir kuraldı, ayı rolünü üstlenen kişi en nihayetinde ölmeliydi. Kendisi en büyüğümüz olsa bile kurala uymalıydı, yoksa hayat baştan aşağı çekişmelerden ve kıyımdan ibaret olurdu, zor kazanılmış medeniyetimizin yerini ise vahşi hayat alırdı. Bu küçük eğlence hepimizin gülüşmesiyle sona erdi. Yeniden yola koyulduk, Harold’ın yanına uğrayıp onu da aramıza aldık, artık çöreklerini bir kenara bırakmıştı ve gerçek dünyaya geri dönmüştü.

“Söylesenize,” diye söze girdi Charlotte. Kafası her zaman o sıralarda okuduğu kitapta olurdu, en azından kitabı bitirip bir kenara koyana kadar. “Söylesenize, biri yolun bir tarafında, diğeri de diğer tarafında iki aslan gördünüz, ama serbestler mi yoksa zincire mi vurulmuşlar bilmiyorsunuz, ne yaparsınız?”

“Ne mi yapardım?” diye yiğitçe bağırdı Edward. “Ben… ben… ben…”

Böbürlenen haykırışları yavaşça dindi ve yerini bir mırıltıya bıraktı: “Ben… ne yapacağımı bilemezdim.”

“Hiçbir şey yapmamamız gerekir,” dedim biraz düşündükten sonra, daha akıllıca bir sonuca varmak gerçekten çok zor olurdu.

“Eğer mesele bir şeyler yapmaksa,” diye düşünceli düşünceli karşılık verdi Harold, “yapılacak şeyi önce aslanlar yapardı, öyle değil mi?”

“Ama eğer iyi aslanlarsa,” diye çıkıştı Charlotte, “o zaman kendilerine nasıl davranılırsa, öyle karşılık verirlerdi.”

“Peki ya iyi aslanla kötü aslanı nasıl ayırt edeceksin bakalım?” diye sordu Edward. “Bunu kitaplardan öğrenemezsin, hem aslanlar öyle farklı görünmezler.”

“Ne diyorsun, aslanların iyisi olmaz ki,” dedi aceleyle Harold.

“Nasıl olmaz? Var, hem de bir sürü var,” diye karşı çıktı Edward. “Hikâye kitaplarındaki aslanların neredeyse hepsi iyidir. Androcles’in aslanı var, Aziz Jerome’un aslanı var, sonra… sonra Aslan ve Tek Boynuzlu At var.”

“O aslan, tek boynuzlu atı yendi,” diye karşılık verdi Harold. “Hem de her yerde yendi.”

“Demek ki iyi bir aslanmış işte,” diye muzaffer bir edayla haykırdı Edward. “Ama asıl soru şu: Aslanları gördüğünüzde onların iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız?”

“Martha’ya sorarım,” diye cevap verdi Harold, hep böyle basit düşünürdü.

Edward küçümseyici bir kahkaha patlattı, sonra Charlotte’a döndü. “Şimdi, şu aslan oyununu oynayalım, neyse, ben şu köşeye gidip aslan olacağım. Daha doğrusu yol kenarlarına dikilmiş iki aslan olacağım, siz de bana doğru geleceksiniz, ama zincirlenip zincirlenmediğimi bilmeyeceksiniz, çok eğlenceli olacak!”

“Hayır, teşekkürler,” diye sertçe reddetti Charlotte. “Sana iyice yaklaşana kadar zincirlenmiş numarası yapacaksın, sonra zincirlerinden kurtulup beni paramparça edeceksin, elbisemin her yanı çamurlanacak, hatta belki canımı acıtacaksın. Senin aslanlarını çok iyi biliyoruz!”

“Hayır, yemin ederim öyle yapmayacağım,” diye itiraz etti Edward. “Bu sefer bambaşka, hayal edemeyeceğiniz türden bir aslan olacağım.” Hemen duracağı yere doğru koştu. Charlotte tereddüt etti, ama sonra çekinerek ilerlemeye başladı; attığı her adımda kendi benliğini bir kenara bırakıyor, içinde bulunduğu duruma uyum sağlayıp endişeli gezgin rolünü üstleniyordu. Onun gelişini gören aslanın öfkesi ise korkunç ölçüde arttı, kükreyişiyle gökyüzünü inletti, öyle ki gökyüzü bile korkmuştu. İkisi de iyice oyuna dalana kadar bekledim, ardından çiğnenmiş yolun kenarındaki çitin üstünden atlayıp boş çayırlıklara yöneldim. Aslında insanlardan uzak duran bir tip sayılmazdım, üstelik Edward’ın aslan tiplemelerinden de tamamen bıkmamıştım, ancak şu yüce sabahın albenisi ve içimde uyandırdığı tutku kanımı kaynatıyordu.

Toprak toprağa! İçime dokunan melodi, günün şen daveti böyle duyuluyordu. Suskunluğunu bir kenara bırakan neşeli doğa, her zerreyi sahiplenen ve harekete geçiren şarkısını avaz avaz söylerken, insani tartışmalar kulağa kuru gürültü gibi geliyordu, oyunlarımız ise yapay kalıyordu. Hava şarabı andırıyordu, ıslak toprak kokusu şarabı andırıyordu, tarlanın ucundaki mandıradan gelen esinti ve tarlakuşunun sesi şarabı andırıyordu, uzaklardaki bir trenin şiddetle nefes alıp verişi ve üflediği duman da şarabı andırıyordu; her şey ama her şey şarabı andırıyordu yahut bir şarkıyı, belki de bir kokuyu… Kimbilir, bunlar belki de hepsinin harmanlandığı bir birlikteliği andırıyordu. Bunu tanımlayacak kelimeleri bulamıyordum, farkında olduğum o dünyevi akışı tarif edemiyordum; o zamandan beri de doğru kelimeleri bulduğum söylenemez. Bir o yana bir bu yana, bağıra bağıra koşuşturdum. Topuklarımı büyük bir keyifle vıcık vıcık toprağa batırdım. Elimdeki sopayla su birikintilerine vurup etrafa minik elmaslar yağdırdım. Elime aldığım toprak parçalarını gökyüzüne doğru gelişigüzel savurdum, sonra nasıl olduysa kendimi şarkı söylerken buldum. Sözler saçma sapandı, anlamsızca mırıldanıyordum. Melodi de doğaçlamaydı, birden şiddetlenip sonra aniden dinen ahenksiz ve bitkin bir ezgiyi andırıyordu. Buna rağmen bana gerçek bir şarkı gibi gelmişti, ayrıca içinde bulunduğum o an için çok uygundu ve eksiksizdi. İnsanlar olsa şarkımı hor görüp küçümserlerdi; ancak her yanda aynı şarkıyı söyleyen doğa, melodimi bir an bile olsa tereddüt etmeden beğenip bağrına bastı.