реклама
Бургер менюБургер меню

Кеннет Грэм – Altın çağ (страница 4)

18

Davranışı ne kadar rezil olursa olsun, mahkememiz onu hemen suçlu bulmadı. İşlediği kusur tüm yönleriyle ele alındı, maalesef en nihayetinde bu amcanın da ucuz dostluğa karşı düşkünlük gibi doğuştan gelen bir defosu olduğu belliydi. Bayan Smedley’yi çok iyi tanıyorduk; doğru düzgün bir başarısının ya da cazibesinin olmadığını, vasıfsız, hatta yaratılışı itibarıyla domuz gibi bir mayaya ve mizaca sahip olduğunu bilmiyor muyduk sanki? Doğru, İngiliz krallarının tarihini ezbere biliyordu, ama böylesi bir bilgi orduda görev yapmış ve yararlı bilgi ihtiyacını çoktan geride bırakmış George Amca’nın ne işine yarayacaktı ki?

Öte yandan bizim yaylarımız ve oklarımız onun emrine amadeydi, bir askerin böyle bir seçimde en ufak bir tereddüde bile düşmemesi gerekiyordu. Ama hayır, George Amca çaptan düşmüştü, sonuçta oybirliğiyle lanetlendi. Himalaya tavşanlarının gelmeyişi de tabutuna çakılan son çivi oldu. Kısacası amca meselesi gitgide yavan ve cansız bir pazarı andırmaya başlamıştı, üstelik ticarete rağbet de çok azdı. Buna rağmen Hindistan’dan yeni dönen William Amca’nın da diğerleri gibi adil bir yargılama sürecinden geçmesi gerektiğine karar verdik, özellikle de muhteşem doğuyu haracına bağlamış birinin sahip olabileceği fantastik nitelikleri düşündüğümüz zaman.

Geçitteki bir didişme sırasında Selina kavalkemiklerimi tekmeledi; işte öyle deli bir kızdı! Bir elimle acıyan bacağımı ovuştururken geri gönderdiğimiz amcanın gönülsüzce de olsa yeni geleni selamladığını gördüm. Kırmızı yanaklı, şüphe götürmez biçimde gergin, yaşlı bir adamdı, kirli ellerimizi teker teker sıktı, tuhaf bir samimiyet duygusuyla elma gibi kızardı. “Eh, nasılsınız bakalım?” diye sordu. “Beni gördüğünüze sevindiniz mi çocuklar?” Bu denli kısa bir sürede onun hakkında adil bir izlenim edinemeyeceğimiz için sessizce birbirimize bakmakla yetindik, elbette böyle yapmakla içinde bulunduğumuz ortamdaki gerginliği pek azalttığımız söylenemez. Gerçekten de onun bizimle kaldığı süre boyunca o gerginlik bulutu hiç kalkmadı. Daha sonra konuştuğumuzda içimizden bazıları onun zamanın birinde son derece korkunç bir suç işlemiş olması gerektiğini öne sürdü, ama ben ne kadar mutsuz görünse de o adamın herhangi bir suça bulaştığını düşünmüyordum. Üstelik bir iki kere belirgin bir şefkatle bize doğru baktığına dahi şahit olmuştum, ancak bize baktığı fark edilince yüzü kızarmıştı ve başını öteye çevirmişti.

Nihayet o iç karartıcı atmosfer ortadan kalktığında ümidimiz kesilmiş bir vaziyette patates kilerinde buluştuk. Hepimiz hazır bulunuyorduk, yalnızca akrabamızı istasyona götürmesi söylenen Harold eksikti. Hepimiz birbirimizin hislerini paylaşıyorduk, William gibi birinin nihai amca olmasına izin veremezdik. Selina hiç sakınmadan onu bir canavar olarak tanımladı, bize yarım günlük bir tatil bile vermediğine işaret etti. Maalesef ona hüküm giydirmekten başka çaremiz yok gibi görünüyordu. Tam son hükmümüzü veriyorduk ki Harold çıkageldi. Kırmızı yüzü, yuvarlak gözleri ve tuhaf tavırlarıyla berbat bir kötülüğün habercisi gibi gelmişti. Oracıkta sessizce dikiliyordu, sonra ellerini pantolonunun cebinden yavaş yavaş çıkarmaya başladı, kirli avuçlarından birini açıp bize doğru uzattı. İki, dört, altı, sekiz, on şilin! Donakalmış öylece bakıyorduk, kendimizden geçmiştik, nefessiz kalmıştık, resmen dilimiz tutulmuştu. Daha önce hiçbirimiz bu kadar çok parayı bir arada görmemiştik. Harold hemen olanları anlattı.

“Bizim akrabayı istasyona götürdüm,” diye başladı. “Oraya doğru yürürken ona istasyon bekçisinin ailesinden falan bahsettim, kapıcıyı hizmetçimizi öperken gördüğümü anlattım, sonra onun çok cana yakın, alçakgönüllü, iyi huylu biri olduğunu ve düşündüğüm her şeyle ilgilendiğini söyledim. Ama anlattıklarımı dinliyor gibi görünmüyordu, onun yerine sigarasını tüttüre tüttüre yürüyordu, üstelik bir ara, emin değilim, ama sanırım şöyle dedi: ‘Oh, şükürler olsun ki bitti!’ Neyse, istasyona vardığımızda birdenbire durup ‘Dur bakalım!’ dedi. Ardından bunları gizlice elime sıkıştırdı. ‘Beni iyi dinle çocuk! Bunlar sen ve arkadaşların için. İstediğiniz şeyi alın, isterseniz koca bir ziyafet çekin, ama yaşlı insanlara söylemeyin, tamam mı? Şimdi doğru eve, hadi bakalım!’ diye öğüt verdi. Ben de doğruca buraya geldim.”

Toplantımıza ciddi bir sessizlik çöktü, o sessizliği kıran küçük Charlotte oldu. “Hiç ama hiç aklıma gelmezdi,” diye dalgın dalgın yorum yaptı. “Dünyada bu kadar iyi insanlar olduğunu bilmiyordum. Umarım bu gece ölür, böylece doğrudan cennete gidebilir!” Bu sırada Selina pişmanlıktan hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, teselli fayda etmiyordu; çünkü aceleci davranıp o kar beyazından temiz bir ruha sahip insanı canavar olmakla suçlamıştı.

“Size ne yapacağımızı söyleyeyim,” dedi Edward; takımımızın beyni, her zamanki gibi öne çıkmıştı. “Alacalı domuzun henüz bir adı yok, onun adını verelim. Böylece hatamız dolayısıyla üzgün olduğumuzu göstermiş oluruz!”

“Ben… ben sabah o domuza bir isim verdim zaten,” diye suçluluk duygusuyla itiraf etti Harold. “Ona vaizin adını verdim hatta. Çok özür dilerim, ama siz erkenden yatağa gönderilince o gelip benimle oyun oynadı, o yüzden mecburmuşum gibi hissettim!”

“İyi ama o sayılmaz ki,” diye aceleyle çıkıştı Edward. “Çünkü hepimiz orada değildik. O ismi geri çekeriz, yerine William Amca adını koyarız. Vaizin adını da diğer yavrulara saklarsın!”

Karar hepimiz tarafından kabul edildi ve senato kararın ardından mutfak başkanlığının yolunu tuttu.

KARGAŞA VE SEFER

“Hadi bakalım,” diye lafa girdi Harold. “Şövalyeler ve yuvarlak kafalar oyununu oynayalım. Sen bu sefer yuvarlak kafalardan biri ol!”

“Olmaz,” diye uyuşukça cevap verdim. “Onu daha dün oynadık ya. Ayrıca bu sefer yuvarlak kafa olma sırası bende değil.” Doğrusu epey tembel hissediyordum ve savaş çağrısı bir kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkmıştı. En küçük üçlü olarak bostanda boylu boyunca uzanıyorduk. Güneş yakıcıydı, aylardan sıcak mı sıcak haziran ayıydı, ıslak çimenlerden fışkıran düğünçiçeklerinin bu kadar bol olduğu başka bir mevsim hatırlayamıyordum. Güne hâkim olan ton yeşil ve altın rengiydi. Oraya buraya koşuşturmayı ve terlemeyi içeren gürültülü rol yapma oyunları yerine, baştan aşağı yeşil ve altın rengiyle donatılmış hayali ve mayışmış bir dünyada, yeşil ve altın rengi kıyafetler giymiş soylular olarak uzanıp dinlenme rolü yapmak çok daha iyi olur diye düşünüyordum. Gelgelelim inatçı Harold bunu kabul etmezdi.

“Peki öyleyse,” diye yeni baştan başladı. “Öyleyse Yuvarlak Masa Şövalyeleri oyununu oynayalım,” dedi ve hızla “Lancelot ben olacağım!” diye devam etti.

“Lancelot ben olmazsam oynamam,” dedim. Ama ciddi değildim, şövalyeleri oynadığımız oyun hep bu şekilde bir inatlaşmayla başlardı, resmen gelenek olmuştu.

“Yapma, lütfen,” diye yalvardı Harold. “Edward buradayken Lancelot olma şansımın olmadığını sen de biliyorsun. Kaç haftadır Lancelot olamadım!”

İncelik gösterip isteğine boyun eğdim. “Pekâlâ, o zaman Tristan olurum.”

“Hayır hayır, onu da olamazsın,” diye yine bağırdı Harold. “Charlotte her defasında Tristan oluyor. Tristan olmasına izin verilmezse oynamıyor. Bu seferlik başka biri ol.”

Charlotte hiçbir şey söylemedi, hızlı hızlı soluyor ve doğruca önüne bakıyordu. Eşsiz avcı ve arpçı onun en özel fantastik kahramanıydı, o rolün başkasının beceriksiz ellerinde yitip gitmesini izlemektense mutsuz bir vaziyette havasız dersliğe dönmeyi bile göze alırdı.

“İyi madem,” dedim. “Herhangi biri olurum, Sör Kay olayım bari. Hadi öyleyse!”

Hikâye bir kez daha başladı ve zırh kuşanmış şövalyeler tekrar yola çıktı, hiç uygun giyinmemiş olsak da ağaçlıkları aşıp macera peşinde koştuk. On beş kişilik haydut grubu yenilip inlerine geri kaçtı. Bir kez daha genç kızlar kurtarıldı, ejderlerin karnı deşildi, bostanlığın her yanını mesken bellemiş devlerin gövdeleri ve çok sayıdaki başları birbirinden ayrıldı. Bu sırada Sarazen Palamides bizi kuyunun yanında bekliyordu, Sör Breuse Saunce Pite ise korkulu rüyası ve en büyük düşmanı olan o yetenekli mızrakçıyı görür görmez namertlik edip kaçmıştı. Camelot sınırları içindeki turnuva alanı bir kez daha süslendi, herkes neşeyle gülümsüyordu, ipek ve altınların ışıltısı göz kamaştırıyordu. Toprak, atların gümbürtüsüyle titredi; davullar hiddetle çalındı ve gökkubbe miğferlere vurulan kılıçların şangırtısıyla inledi. Ne getireceği belli olmayan gün bizi bir oraya bir buraya götürdü. En sonunda aman bilmez yüce Lancelot, savunma saflarını yarıp Sör Tristan’ı atından indirdi (epey kolay olmuştu) ve üstüne sıçradı, kaçınılmaz sonun geldiğini söylüyordu. Kernevek2 Şövalye Tristan o zor kazandığı şanı unutup yürek parçalayan bir tonla bağırdı: “Canımı yakıyorsun, bıraksana! Şimdi elbisemi yırtacaksın bak!” Bunun üzerine Sör Kay olaya müdahil olmak için öne atıldı, ama elma ağaçlarının ardında gördüğü manzara karşısında birdenbire durdu, çok uzaklarda kıpkırmızı bir ışıltı parıldıyordu. O esnada konuşmalar ve gülüşmelerle karışan at sesleri de kulaklarımıza gelmeye başlamıştı.

“O nedir?” diye sordu Tristan, doğrulup üstünü silkeledi. Bu sırada Lancelot ata binmeyi ve savaşmayı bir kenara bırakmıştı, doğruca çitin yanına doğru koştu.