Карло Коллоди – Pinokyo (страница 3)
Ama hoşnutluğu kısa sürdü. Çünkü birdenbire “Cır-cır-cır!” diye bir ses geldi kulağına.
Müthiş bir korkuyla:
“Bana seslenen de kim?” dedi Pinokyo.
“Benim!”
Pinokyo arkasını dönünce duvarda yukarı tırmanan kocaman bir Cırcır Böceği gördü.
“Söyle bana Cırcır Böceği. Sen de kimsin?”
“Ben Konuşan Cırcır Böceği’yim. Yüzyıldan fazla bir süredir bu odada oturuyorum.”
“Ama bu oda artık benim odam.” dedi kukla. “Eğer bana bir iyilikte bulunmak istiyorsan ardına bile bakmadan hemen çek git buradan.”
“Sana büyük gerçeği açıklamadan…” diye yanıtladı Cırcır Böceği. “Buradan gitmeyeceğim.”
“Söyle ve sonra da yaylan.”
“Anne babalarına isyan edip sonra da evden kaçan çocukların vay hâline! Bu dünyada asla rahat yüzü göremeyecekler ve yaptıklarından da er ya da geç pişmanlık duyacaklar.”
“Öt bakalım, cırcır böcekçiğim, canın nasıl isterse öyle öt. Ama ben yarın şafakla birlikte buradan gideceğim: Çünkü burada kalırsam tüm diğer çocukların başına gelen benim de başıma gelecek, yani beni okula gönderecekler. Canım istese de istemese de ders çalışmak zorunda kalacağım. Bense, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki okumayı hiç mi hiç istemiyorum. Ve de kelebeklerin peşinden koşarken, yavru kuşları yuvalarından almak için ağaçlara tırmanırken çok daha fazla eğleniyorum.”
“Zavallı sersem. Bilmiyor musun ki böyle yaparsan büyüyünce güzelcecik bir eşeğe dönüşeceksin ve herkes hâline gülecek?”
“Yavaş ol bakalım. Şom ağızlı, kötü Cırcır Böceği!” diye bağırdı Pinokyo.
Ama sabırlı ve bilge Cırcır Böceği, bu haddini bilmezliğe kızacağına aynı sakin ses tonuyla devam etti:
“Okula gitmek istemiyorsan niçin hiç olmazsa bir meslek öğrenip ekmek paranı onurunla kazanmaya bakmıyorsun?”
“Söylememi ister misin?” diye yanıtladı sabrını yitirmeye başlayan Pinokyo. “Dünyanın tüm meslekleri arasında, tam da bana göre olan bir tane var da ondan.”
“Neymiş bu meslek?”
“Yeme, içme, uyuma, eğlenme ve sabahtan akşama dek aylaklık etme mesleği.”
“Sen bilirsin ama…” dedi Konuşan Cırcır Böceği, her zamanki gibi sakince. “Bu mesleği icra edenlerin sonu ya hastane ya da hapishane olur hep.”
“Bak, şom ağızlı çirkin Cırcır Böceği! Tepemi attırırsan vay hâline!”
“Zavallı Pinokyo! Sana gerçekten de acıyorum.”
“Niçin acıyorsun bana?”
“Çünkü sen bir kuklasın ve işin kötü tarafı, tahtadan yapılma bir kafan var.”
Bu son sözleri üzerine Pinokyo, atlayıp tezgâhın üzerinden tahta bir çekiç aldı ve Konuşan Cırcır Böceği’ne fırlattı.
Belki de hedefi tutturabileceğini düşünmemişti bile. Ama talihsizlik işte! Çekiç, Konuşan Cırcır Böceği’nin tam da kafasına isabet etti. Zavallı Konuşan Cırcır Böceği, son bir cır-cır-cır-cır diyecek nefesi zor buldu ve duvara yapışıp kaldı.
V
Pinokyo’nun karnı acıkır ve kendisine omlet yapmak için bir yumurta arar. Ama omleti pencereden uçup gider
Bu arada gece bastırmaya başladı. Pinokyo hiçbir şey yemediğini hatırlayarak midesinde, açlığa çok benzeyen bir kazınma hissetti.
Ama iştah çocuklarda hızlı artar. Gerçekten de birkaç dakikanın içerisinde iştah açlığa, açlıksa göz açıp kapayıncaya dek, kurt gibi acıkmaya dönüştü. Öyle bir açlık ki bıçakla kesilse yeriydi.
Zavallı Pinokyo, hemen üzerinde bir tencere kaynayan ocağa koştu. İçinde ne olduğuna bakmak için tencerenin kapağını kaldıracak oldu ama tencere, duvara çizilmiş bir resimdi. Tahmin edin nasıl da kalakaldı oracıkta. Zaten uzun olan burnu en az dört parmak daha uzadı.
Odanın içinde koşuşturmaya ve bütün çekmece ve dolaplarda biraz ekmek, belki biraz kuru ekmek, bir kabuk, köpeğin bıraktığı bir kemik, biraz küflenmiş lapa, bir balık kılçığı, bir kiraz çekirdeği, sözün kısası çiğnenecek herhangi bir şey aramaya koyuldu. Ama hiçbir şey bulamadı. Kocaman bir hiç, gerçekten de hiç!
Bu arada açlığı arttıkça artıyordu. Zavallı Pinokyo’nun elindense esnemekten başka yapabileceği hiçbir şey gelmiyordu. Öyle bir esniyordu ki ağzı kulaklarına dek uzanıveriyordu. Esnedikten sonra tükürüyor, sanki midesi yerinden çıkıp gidiyor gibi oluyordu.
Umutsuzca ağlayarak:
“Konuşan Cırcır Böceği haklıymış. Babama isyan edip evden kaçmakla kötü ettim… Babam burada olsaydı esnemekten ölecek hâlde olmazdım. Ah! Ne de kötü hastalıkmış şu açlık!” diyordu.
Tam da bu sırada, birikmiş çöplerin en tepesinde, tavuk yumurtasına benzer yuvarlağımsı bir şey gördü. Bir atlayışta yumurtanın üzerine çullanması an meselesi oldu. Ve gerçekten de bir yumurtaydı bu.
Kuklanın sevincini anlatmam imkânsız. Tahmin etmeniz gerek bunu. Kendini düşte sanarak yumurtayı evirip çeviriyor, dokunup öpüyor, öperken de şöyle diyordu:
“Peki şimdi nasıl pişirsem onu? Omlet mi yapsam? Hayır, sahanda yumurta yapmak daha iyi. Tavada pişirsem daha mı lezzetli olur? Yoksa rafadan yumurta mı yapmalı? Yok, en hızlı sahanda pişer. Öyle çok yemek istiyorum ki onu!”
Der demez, kızgın kor dolu maltızın üzerine bir sahan yerleştirdi. Sahanın içinde de zeytinyağıyla tereyağı yerine, biraz su koydu. Sudan dumanlar çıkmaya başladığında ise… Çat! Yumurtanın kabuğu çatladı ve sanki tavaya akacak oldu.
Ama beyazıyla sarısının yerine, yumurtanın içinden, neşeli mi neşeli bir civciv çıkıverdi. Civciv yerlere kadar eğilerek:
“Çok teşekkürler Bay Pinokyo, beni kabuğumu kendim kırmak zahmetinden kurtardığınız için. Görüşmek üzere, sağlıcakla kalın. Evdekilere de çok selamlar!” dedi.
Böyle söyledikten sonra kanatlarını açtı, açık pencereden çıktı ve uçarak gözden kayboldu.
Zavallı kukla büyülenmiş gibi sabit gözlerle, ağzı açık, elinde yumurta kabuklarıyla oracıkta kaldı. Kendine gelir gelmez, umutsuzluktan ağlamaya, haykırmaya, tepinmeye başladı. Ağlarken bir yandan da:
“Demek haklıydı Konuşan Cırcır Böceği. Evden kaçmasaydım, babam burada olsaydı, şimdi açlıktan ölecek hâlde olmazdım. Ah! Ne kötü hastalıkmış şu açlık!..” diyordu.
Karnının giderek artan guruldamasını nasıl bastıracağını bilemediği için evden çıkıp, sadaka olarak bir parça ekmek verecek birkaç iyiliksever bulma umuduyla komşu köye uğramak geldi aklına.
VI
Pinokyo ayakları maltızın üzerinde uyuyakalır. Ertesi sabah ayakları tümüyle yanmış olarak uyanır
Cehennem gibi berbat bir geceydi. Tüm şiddetiyle gök gürlüyor, gökyüzü alev alır gibi şimşek çakıyor, soğuk ve amansız bir rüzgâr öfkeyle ıslık çalarak kocaman bir toz bulutunu kaldırıyor ve kırlardaki tüm ağaçları çatırdatıp gıcırdatıyordu.
Pinokyo, gök gürültüsünden ve şimşekten müthiş korkardı. Ama açlığı, korkusunu bastırdığı için kapıdan çıkıp koşmaya başladı. Sıçrayarak yüz adımda, tıpkı bir av köpeği gibi dili dışarıda, soluk soluğa köye vardı.
Ama köy kapkaranlık ve ıpıssızdı. Dükkânlar kapanmıştı; evlerin kapıları, pencereleri kapalıydı ve sokaklarda tek bir köpek bile yoktu. Sanki ölüler diyarı gibiydi.
Pinokyo, aç ve umutsuz, bir evin kapısındaki çıngıraklı zile yapıştı ve uzun uzun çalmaya başladı. İçinden:
“Mutlaka biri açmalı.” diyordu.
Gerçekten de başında gece takkesiyle, bir küçük ihtiyar kapıyı açıp huysuz huysuz bağırdı:
“Gecenin bu saatinde ne istiyorsunuz?”
“Bana birazcık ekmek verme iyiliğinde bulunmanızı…”
“Bekle de birazdan döneyim.” diye yanıtladı, karşısında sükûnet içerisinde uyuyan iyi insanları rahatsız etmek için gece gece zilleri çalan o baş belası çocuklardan biri var zanneden küçük ihtiyar.
Yarım dakika sonra pencere açıldı ve küçük ihtiyarın sesi, Pinokyo’ya bağırdı:
“Başını eğ, şapkanı çıkar.”
Pinokyo hemen küçük başlığını çıkardı. Ama çıkarmasıyla koca bir leğen suyun, başından aşağı dökülüp onu sanki bir vazo dolusu solmuş sardunya çiçeğiymiş gibi sulaması bir oldu.
Bir civciv gibi ıslak, yorgunluktan ve açlıktan bitkin, eve döndü. Ayakta duracak hâli kalmadığı için, sırılsıklam, çamurlu ayaklarını kızgın kor dolu maltıza uzatarak çöktü, oturdu.
Oracıkta uyuyakaldı. Uyurken tahtadan ayakları alev aldı; usul usul önce kömür, sonra da kül oldular.
Pinokyo, ayakları sanki kendinin değil de bir başkasınınmış gibi horul horul uyumaya devam ediyordu. Nihayet, gün doğumuyla birlikte uyandı. Çünkü kapı çalınıyordu.
“Kim o?” diye sordu esneyerek ve gözlerini ovalayarak.
“Benim.” diye yanıtladı bir ses.
Bu, Geppetto’nun sesiydi.
VII
Geppetto, eve döner ve kendi kahvaltısını Pinokyo’ya verir
Zavallı Pinokyo’nun gözleri hâlâ uyku mahmuruydu ve tamamen yanmış olan ayaklarının farkına henüz varamamıştı. Bu yüzden, babasının sesini duyar duymaz hemen sandalyeden atlayıp kapının sürgüsünü açmak istedi ama iki üç kez sendeleyip, boylu boyunca yere serildi.