реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 16)

18

Wallander yeniden Wetterstedt’in evine doğru gitmeye hazırlanırken birden Göran Lindgren’in hâlâ orada olduğunu fark ederek yanına gitti. Lindgren soğuktan titriyordu.

“Artık evinize gidebilirsiniz,” dedi Wallander.

“Babama telefon edip her şeyi anlatabilir miyim?”

“Evet.”

“Peki neler olmuş?” diye sordu Lindgren.

Wallander sıkıntıyla yanıtladı. “Henüz bilmiyoruz.”

Polis kordonunun hemen dışında meraklı birkaç kişi polisin çalışmasını izliyordu. Meraklıların bazıları civarda oturan yaşlılar, köpekli bir delikanlı ve mobiletli bir çocuktu. Wallander korku içinde kendisini bekleyen günleri düşündü. Belkemiği parçalanan, kafa derisi yüzülen eski bir adalet bakanına ilişkin haber; gazetelerin, radyonun ve televizyon kanallarının hiç zaman yitirmeden üstüne atlayacağı türdendi. Durumla ilgili tek iyi şey, Salomonsson’un kolza tarlasında kendini yakan genç kızın birinci sayfada haber olma şansını yitirmiş olmasıydı.

Sıkıştığını fark ederek denizin kenarına doğru gitti ve fermuarını açtı. Belki de her şey bu denli basit işte, diye geçirdi içinden. Gustaf Wetterstedt saldırıya uğradığında o da fermuarını açmış ve belki de işini görmek üzereydi.

Eve doğru giderken birden durdu. Bir şeyi gözden kaçırmıştı. Dönerek Nyberg’in yanına gitti.

“Svedberg’in nerede olduğunu biliyor musun?”

“Galiba muşamba bulmaya gitti. İzler silinmesin diye kumu örtmek istiyoruz.”

“Geri döndüğünde onunla mutlaka konuşmak istiyorum,” dedi Wallander. “Martinson’la Hansson neredeler?”

“Yanlış bilmiyorsam Martinson yiyecek bir şeyler almaya gitti,” dedi Nyberg ters bir tavırla. “Yemek yemeye kimin zamanı var acaba?”

“İstersen sana da bir şeyler getirmesi için birilerini gönderebiliriz,” dedi Wallander. “Hansson nerede?”

“Savcılara haber vermeye gitti. Ben bir şey istemiyorum.”

Wallander villaya döndü. Yağmurdan sırılsıklam olan ceketini ve çizmelerini çıkardıktan sonra birden karnının çok acıktığını hissetti. Höglund, Wetterstedt’in çalışma odasındaki masaya oturmuş, masanın çekmecelerini inceliyordu. Wallander mutfağa giderek ışığı yaktı. Salomonsson’un mutfağında kahve içişleri geldi aklına birden. Oysa Salomonsson artık yoktu. Ölmüştü. Eski çiftçinin mutfağıyla bu mutfağı kıyaslamak olanak dışıydı. Burası bambaşka bir dünyaydı. Duvarda pırıl pırıl parlayan bakır tencereler asılıydı. Mutfağın ortasında açık bir ocak ve hemen üstünde de kocaman bir davlumbaz vardı. Buzdolabını açarak bir parça peynirle bira aldı. Duvara dayalı tahta kutuların birinde ekmek buldu. Mutfak masasına oturarak hiçbir şey düşünmeden yemeğini yedi. Yemeğini bitirmek üzereyken Svedberg içeri girdi.

“Nyberg benimle konuşmak istediğini söyledi.”

“Muşambaların işi bitti mi?”

“Elimizden gelen en iyi şekilde kumu örtmeye çalışıyoruz. Martinson meteorolojiyi arayarak yağmurun daha ne kadar süreceğini sordu. Söylenilenlere göre yağmur gece boyunca yağacakmış. Sonra birkaç saat duracak ama yeniden başlayacakmış.”

Mutfağın zemininde Svedberg’in çizmelerinden akan sular yüzünden küçük bir göl olmuştu. Ne var ki Wallander’in içinden arkadaşına çizmelerini çıkarmasını söylemek gelmedi. Bu mutfakta Gustaf Wetterstedt’in ölümündeki gizemi bulabileceklerini pek sanmıyordu.

Svedberg masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturarak mendiliyle saçlarını kurulamaya çalıştı.

“Bir zamanlar bana Kızılderililerin geçmişine ilgi duyduğunu söylediğini hayal meyal hatırlıyorum,” diye söze başladı Wallander. “Yanılıyor muyum yoksa?”

Svedberg ona şaşkınlıkla baktı.

“Hayır yanılmıyorsun. Kızılderililer hakkında birçok şey okudum. Onlar hakkında yalan yanlış bilgi içeren filmleri izlemekten hiç hoşlanmam. Kızılderililer konusunda uzman olan Uncas adında biriyle yazıştım. Bir keresinde yaptığı televizyon programı ödül almıştı. Ama galiba bu ben doğmadan önceydi. Neyse, yine de bana birçok şey öğretti.”

“Neden sorduğumu merak ediyor olmalısın,” dedi Wallander.

“Doğrusunu istersen etmiyorum,” diye karşılık verdi Svedberg. “Wetterstedt’in kafa derisinin yüzüldüğünü biliyorum.”

Wallander dikkatle ona baktı.

“Öyle mi?”

“Eğer deri yüzme işi bir sanatsa bu olayda bu iş hemen hemen kusursuzca gerçekleştirilmiş. Keskin bir bıçakla alnının ortasına derin bir yarık açılmış. Sonra da her iki şakakta derin yarıklar açmış. Bunu da kafa derisini sıkıca kavramak için yapmış olmalı.”

“Belkemiğine yediği bir darbeden öldü,” diye sürdürdü konuşmasını Wallander. “Omuzlarının hemen altına yediği bir darbeden.”

Svedberg omuz silkti.

“Kızılderili savaşçılar kafayı hedef alırlar,” dedi. “Belkemiğine vurmak kolay değildir. Baltayı bir açı oluşturacak şekilde tutman gerekir. Özellikle de öldürmeye çalıştığın insan hareket halindeyse bu daha da zor olur.”

“Ya kıpırdamadan ayakta duruyorsa?”

“Yine de bu pek Kızılderili tarzına benzemiyor,” dedi Svedberg. “Aslında insanlara arkadan saldırarak öldürmek Kızılderili tarzı değil.”

Wallander başını ellerinin arasına aldı.

“Neden bunları soruyorsun,” dedi Svedberg. “Wetterstedt’i bir Kızılderili’nin öldürmesi pek olası değil.”

“Kim kafa derisini toplar?” diye sordu Wallander.

“Yalnızca deliler,” diye karşılık verdi Svedberg. “Böylesi bir şeyi gerçekleştiren kişinin mutlaka delinin biri olması gerek. Onu en kısa zamanda yakalamalıyız.”

“Biliyorum.”

Svedberg kalkarak evden dışarı çıkınca, Wallander bir bez alarak yeri temizledi. Sonra da Höglund’u görmeye gitti. Saat on buçuğa geliyordu.

“Baban pek memnun olmadı,” dedi Höglund, Wallander genç kadının yanına gittiğinde. “Ama bence en çok da senin daha önce arayıp gelemeyeceğini haber vermemene bozuldu.”

“Haklı,” dedi Wallander. “Neler buldun bakalım?”

“Bir iki küçük şey. Dıştan baktığında hiçbir şeyin çalınmadığını görüyorsun. Çekmeceler kırılmamış. Bana kalırsa böylesine büyük bir evi bu denli temiz tutabilmesi için mutlaka bir gündelikçisi olmalı.”

“Neden böyle düşünüyorsun?”

“İki nedenden ötürü. Birincisi erkekle kadın temizliği arasında büyük bir fark vardır. Bu farkın ne olduğunu sorma ama öyledir.”

“Peki ya ikinci neden?”

“Ajandasını buldum ve ajandanın içinde de ‘gündelikçi kadın’ diye bir not vardı ve kenara tarih düşülmüştü. Aynı not ayda iki kez yazılmıştı.”

“‘Gündelikçi kadın‘ diye mi yazmıştı gerçekten?”

“Evet.”

“Kadının en son buraya ne zaman geldiğini biliyor musun?”

“Geçen perşembe.”

“Şimdi her şeyin neden bu denli temiz ve yerli yerinde olduğu anlaşılıyor.”

Wallander çalışma masasının önündeki koltuğa çökercesine oturdu.

“Sence nasıl görünüyor?” diye sordu Höglund.

“Belkemiğine indirilen bir balta darbesiyle anında ölüyor. Katil kafa derisini yüzerek kayıplara karışıyor.”

“Daha önce katiller demiştin, neden şimdi tekil konuşuyorsun?”

“Farkındayım ama şu anda bu olay canımı çok sıkıyor. İnsan yirmi yıldan beri tek başına yaşayan yaşlı bir adamı neden öldürür? Ve neden kafa derisini yüzer?”

Bir süre konuşmadan oturdular. Wallander tarlada kendini yakan genç kızı, kafa derisi yüzülmüş adamı ve sürekli yağan yağmuru düşünüyordu. Bir keresinde Danimarka’da Skagen’deki rüzgârın yığdığı kum tepeciklerinin arkasında Baiba’yla birlikte nasıl seviştiklerini düşünmeye çalışarak bu karamsar düşünceleri kafasından uzaklaştırmaya uğraştı. Ne var ki alevler içindeki genç kız gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü. Ve Wetterstedt de Malmö’ye gitmek için sedyede yatıyordu.

Bu düşünceleri bir kez daha kafasından uzaklaştırmaya çalışarak Höglund’a baktı.

“Durumu özetle bakalım,” dedi. “Sen ne düşünüyorsun? Sence burada neler oldu? Anlat bakalım. Hiçbir şeyi atlama.”

“Dışarı çıktı,” dedi Höglund. “Kumsalda yürümek istedi. Belki biriyle buluşacaktı. Belki de sadece yürümek istiyordu. Ama bu uzun bir yürüyüş olmayacaktı.”

“Neden?”

“Ayakkabılarından ötürü. Eski ve oldukça yıpranmışlardı. Hem de rahatsız. Ama kısa bir yürüyüş için sakıncası yoktu.”

“Peki sonra?”

“Cinayet gece işlendi. Doktor ölüm saatine ilişkin bir şey söyledi mi?”