реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 15)

18

“Peki ya eski karısı?” diye sordu Wallander.

Vikander alayla sordu. “Hangisi? Adam üç kez evlenmiş.”

“Üçü de,” dedi Wallander. “Daha sonra onlarla bağlantı kuralım.”

“İlgini çekebileceğini düşündüğüm bir şey daha var,” dedi Vikander. “Annesiyle konuştuğumuzda oğlunun kendisini her akşam saat tam dokuzda aradığını söyledi bize.”

Wallander saatine baktı. Dokuzu üç geçiyordu. O anda da Vikander’in söylediklerinin önemini algıladı.

“Dün aramamış,” diye devam etti Vikander. “Dokuz buçuğa kadar beklemiş. Sonra da kendisi aramış. On beş kez çaldırmasına karşın telefon açılmamış.”

“Peki, ya daha önceki gece?”

“Hafızası o kadar iyi değil. Unutma, kadın doksan dört yaşında. Yakınlardaki olayları hiç iyi hatırlamadığını söyledi.”

“Başka bir şey söyledi mi?”

“Daha fazla rahatsız etmek istemedik.”

“Onunla yeniden konuşmalıyız,” dedi Wallander. “Seninle tanıştığına göre, oraya yine senin gitmen iyi olur.”

“Temmuzun ikinci haftası izne çıkıyorum,” dedi Vikander. “O zamana dek sorun yok.”

Wallander telefonu kapatırken Höglund içeri girdi. Posta kutusuna bakıp gelmişti.

“Bugünün ve dünün gazeteleri. Telefon faturası. Özel bir mektup falan yoktu. Uzun zamandan beri o kayığın altında yattığını sanmıyorum.”

“Evi bir kez daha dolaş,” dedi Wallander kanepeden kalkarak. “Yerinde olmayan bir şey var mı bir kez daha bak. Ben de kumsala gidip cesede bakacağım.”

Yağmur daha da hızlanmıştı. Wallander koşarak arka bahçeden geçerken birden o akşam babasını görmeye gideceğini hatırladı. Yüzünü buruşturarak eve geri döndü.

“Bana bir iyilik yap,” diye seslendi Höglund’a içeri girerken. “Babamı ara ve çok acil bir soruşturmaya katılmak zorunda kaldığımı söyle. Kim olduğunu sorarsa ona yeni müdür olduğunu söylersin.”

Höglund tamam dercesine başını sallayarak gülümsedi. Wallander ona babasının telefon numarasını verdi. Sonra da yeniden dışarı çıktı.

Cinayet yeri projektörlerle aydınlatılmıştı. Yoğun bir tedirginlik duygusuyla Wallander geçici olarak konulan plastik örtünün altına girdi. Gustaf Wetterstedt’in cansız bedeni bir muşambanın üstünde yatıyordu. Doktor elindeki feneri Wetterstedt’in boğazına tutmuş inceliyordu. Wallander’in içeri girdiğini görünce durdu.

“Nasılsın?” diye sordu.

Doktor ağzını açıp konuşuncaya dek Wallander onu tanımamıştı. Bu birkaç yıl önce kalp krizi geçirdiğini sanıp acil servise geldiğinde kendisini tedavi eden doktordu.

“Bu olayın dışında, iyiyim,” diye karşılık verdi Wallander. “Tekrar aynı sıkıntıları yaşamadım.”

“Söylediklerimi yaptın mı?” diye sordu doktor.

“Elbette hayır,” diye mırıldandı Wallander.

Bir kez daha cesedin yüzüne baktı. Pıhtılaşmış kanla kaplı olmasına karşın bu yüzde inatçı ve acımasız bir ifade vardı. Wallander eğilerek saçla derinin kesildiği yere, alnın üst tarafındaki yaraya baktı.

“Nasıl ölmüş?”

“Belkemiğine yediği güçlü bir balta darbesiyle,” diye karşılık verdi doktor. “Hemen ölmüş olmalı. Kürek kemiğinin hemen altında belkemiği ciddi bir darbe yemiş. Büyük olasılıkla yere düşmeden öldü.”

“Bunun evde olmadığından emin misin?”

“Öyle sanıyorum. Belkemiğine vurulan darbe hemen arkasında duran biri tarafından gelmiş olmalı. Bence belkemiğine yediği darbenin gücüyle öne doğru düşmüş. Ağzında ve gözlerinde kum var. Büyük olasılıkla buralarda bir yerde olmuş olmalı.”

“O zaman buralarda kan izleri de olmalı.”

“Yağmur izleri siliyor,” dedi doktor. “Ama eğer şansımız yaver giderse, kumun üst tabakasını kazıyarak yağmurun silemediği kan izlerini bulabiliriz.”

Wallander, Wetterstedt’in derisi yüzülmüş kafasını gösterdi.

“Bunu nasıl açıklıyorsun?”

Doktor omuz silkti.

“Alındaki yarık keskin bir bıçakla yapılmış. Ya da bir jiletle. Saç ve deri yüzülmüş. Bunun belkemiğine vurulan darbeden önce mi, yoksa sonra mı olduğunu henüz söyleyemiyorum. Bunu Malmö’deki patalog söyleyecek.”

“Malmström’ün bugünlerde işleri bir hayli yoğun,” dedi Wallander.

“Kimin?”

“Dün kendini yakan bir genç kızdan geriye kalanları göndermiştik. Şimdi de kafa derisi yüzülen bir adamı gönderiyoruz. Bizimle çalışan pataloğun adı Malmström.”

“Başka bir patalog daha var. Bu sözünü ettiğin kadını tanımıyorum.”

Wallander cesedin yanına iyice yaklaştı.

“Neler düşünüyorsun?” dedi doktora. “Sence ne olmuş olabilir?”

“Arkasından saldıran adam ne yaptığını biliyormuş,” dedi doktor. “Keskin bir nişancı da bundan iyisini yapamazdı. Ama kafasının derisini yüzmek! İşte bence bu bir zırdelinin işi.”

“Ya da bir Kızılderili’nin,” dedi Wallander düşünceli bir sesle.

Yerinde doğrulurken diz kapaklarının ağrıdığını fark etti. Sancısız geçirdiği günler artık çok gerilerde kalmış gibiydi.

“Benim burada işim bitti,” dedi doktor. “Malmö’ye onu getireceğimizi söyledim.”

Wallander karşılık vermedi. Wetterstedt’in giysilerinde dikkatini çeken bir ayrıntı yakalamıştı. Pantolonunun fermuarı açıktı.

“Giysilerine dokundun mu?” diye sordu Wallander merakla.

“Yalnızca belkemiği çevresindeki balta yarasına dokundum.”

Wallander anladım dercesine başını salladı. Midesi bulanmaya başlamıştı.

“Bir şey sorabilir miyim?” dedi. “Wetterstedt’in pantolonunun içine bir bakıp orada olması gereken şeyin yerinde olup olmadığını söyleyebilir misin?”

Doktor, Wallander’e soru sorarcasına baktı.

“Biri kafasının derisini yüzdüğüne göre başka şeylerle de ilgilenmiş olabilir,” diye açıkladı düşüncelerini Wallander.

Doktor evet dercesine başını salladıktan sonra lastik eldivenleri eline geçirdi. Sonra da dikkatle elini açık fermuardan içeri sokarak yokladı.

“Burada olması gereken şey yerinde,” dedi elini çekerken.

Wallander başını tamam dercesine salladı.

Wetterstedt’in cesedi kaldırıldı. Wallander kayığın yanında yere çömelmiş duran Nyberg’e döndü.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” diye karşılık verdi Nyberg. “Bu yağmurun altında tüm izler silinip gidiyor.”

“Kumları yarın yine kazıyalım,” dedi Wallander ve doktorun söylediklerini arkadaşına aktardı. Nyberg başını salladı.

“Eğer kumların arasında kan izleri varsa mutlaka buluruz. Başlamamızı istediğin özel bir yer var mı?”

“Kayığın çevresi,” dedi Wallander. “Sonra da bahçe kapısından kumsala uzanan yol.”

Nyberg kapağı açık çantayı gösterdi. Çantanın içinde delil poşetleri vardı.

“Cebinde yalnızca bir kutu kibrit buldum,” dedi Nyberg poşetlerden birini başıyla göstererek. “Sende de anahtarlar var. Giysileri ayakkabılarının dışında oldukça pahalı şeyler.”

“Ev dağınık değildi. Ama bu akşam bu söylediğim yerlere bakarsan çok sevinirim.”

“İki yerde birden olamam ki,” diye homurdandı Nyberg. “Eğer burada olası delilleri bulup çıkarmamız gerekiyorsa bunu yağmur tüm izleri yok etmeden yapmak zorundayız.”