Хеннинг Манкелль – Beyaz Aslan (страница 22)
“Evet, hem de çok iyi bir para verecekti. Aylık on bin kron alacaktım. İnsan böylesi bir paraya burun kıvıramaz, değil mi? Bunun kimseye bir zararı olacağı da aklıma gelmemişti doğrusu. Eve iyi baktığım için aslında bunu bir ödül olarak değerlendirmiştim. Avukat Holmgren’in ya da vârislerin bunu duymasına hiç gerek yoktu.”
“Evi kaç aylık kiralamıştı?”
“Nisan başında geldi. Mayıs sonuna dek eve ihtiyacı olduğunu söyledi.”
“Evi ne için kullanacağını söyledi mi?”
“Huzur içinde resim yapmak için demişti.”
“Resim mi?” Wallander’in aklına babası geldi.
“Sanatçıydı yani. Önden avans vermek istemişti. Tabii ki kabul ettim.”
“Onu bir daha ne zaman gördün?”
“Görmedim.”
“Görmedin mi?”
“Bu bir tür konuşulmayan kuraldı. Burnumu bu işe sokmayacaktım. Ben de sokmadım. Anahtarları verdim ve oradan uzaklaştım, hepsi bu.”
“Anahtarları geri aldın mı?”
“Hayır. Postayla gönderecekti.”
“Ve tabii adamın adresi sende yok, değil mi?”
“Yok.”
“Adamı tarif edebilir misin?”
“Akıl almayacak denli şişmandı.”
“Başka?”
“Şişman bir adamı başka nasıl tarif edebilirsin ki? Kel kafalı, kırmızı suratlı ve şişkoydu. Şişko dediğim zaman öyle sıradan şişman birini düşünme. Fıçı gibiydi.”
Wallander başını evet dercesine salladı.
“Paranın tümünü harcadın mı?” diye sordu parmak izi olasılığını düşünerek.
“Evet. Zaten bu yüzden yeniden içki imal etmeye başladım.”
“Eğer bu işe bugün bir nokta koyarsan seni Ystad’a, emniyete götürmem,” dedi Wallander.
Alfred Hansson kulaklarına inanamadı.
“Söylediğimde ciddiyim,” dedi Wallander. “Ama işi gerçekten bırakıp bırakmadığını da denetleyeceğim. Ve yaptığın bu içkileri de dökmelisin.”
Wallander evden çıkıp gittiğinde adamın ağzı hâlâ bir karış açıktı. Görevimi yapmadım, diye geçirdi içinden, ama şu anda kaçak içki imalatçılarıyla da uğraşamam.
Ystad’a geri döndü. Nedenini bilmeden Krageholm Gölü’nün kıyısındaki otoparka doğru sürdü arabasını. Arabadan inerek gölün kıyısına doğru gitti.
Bu araştırmada, Louise Åkerblom’un ölümünde kendisini korkutan bir şey vardı. Sanki her şey daha yeni yeni başlıyor gibiydi. Korkuyorum, diye geçirdi içinden. Sanki o kesik parmak beni işaret ediyor. Anlayamadığım bir işin içindeyim.
Bir kayanın üstüne oturdu. Bezgin ve yorgun hissetti. Bu davaya boğazına kadar battığını düşünerek bakışlarını göle çevirdi. Olayın çözümlenmesinde sanki kontrolü kaybetmiş gibi hissediyordu. İç çekti, Louise Åkerblom’un katilini aramada ve kendi özel yaşamında hiç de hoş bir yerde olmadığını düşündü.
Ne yapmalıyım, dedi kendi kendine yüksek sesle. Yaşama saygısı olmayan acımasız katillerle uğraşmak istemiyorum. Yaşadığım sürece hiçbir şekilde anlayamayacağım türden şiddet ve vahşetle ilgilenmek istemiyorum. Belki de bu ülkede bizden sonraki polis kuşağının çok daha farklı deneyimleri ve görüş açıları olacaktır. Ama artık benim için çok geç. Daha farklı biri olamam artık.
Ayağa kalktı, bir ağacın tepesinden havalanan saksağana baktı.
Soruların tümü de hâlâ yanıtsız, diye geçirdi içinden. Tüm yaşantımı suçluları yakalamaya adadım. Bazen başarılı oldum, çoğu kez de başarısız. Ama bu dünyadan çekip gittiğimde en önemli sorgulamada başarılı olamayacağım. Yaşam çözülemeyen bir bilmeceden öte bir şey değil.
Kızımı görmek istiyorum, diye geçirdi içinden. Bazen onu o kadar çok özlüyorum ki bu, bana acı veriyor. Özellikle Louise Åkerblom’un katili olan bir parmağı kesik bir siyahiyi bulmalıyım. Ona bir soru soracağım: Neden Louise Åkerblom’u öldürdün?
Stig Gustafson’un peşini bırakmamalıyım, onun suçsuz olduğuna inandım ama yine de sahneden bu kadar çabuk çekilmesine izin vermemeliyim.
Arabasına geri döndü.
Korku ve nefretten arınamayacaktı. Kesik parmak hâlâ anlam veremediği bir şeyleri işaret ediyordu.
TRANSKEI’DEN GELEN ADAM
8
Enkaza dönmüş arabanın gölgesinde gizlenmiş adamı görmek neredeyse olanaksızdı. Kıpırdamıyordu ve esmer yüzü karanlıkta seçilmiyordu.
Gizlenecek yeri çok iyi seçmişti. Öğleden sonranın ilk saatlerinden beri bekliyordu ve güneş artık Soweto köyünün tozlu tepelerinde batmaya başlamıştı. Kuru ve kırmızı toprak batan güneşin altında parlıyordu. 8 Nisan 1992’ydi.
Buluşma yerine tam zamanında varabilmek için oldukça uzun bir yol katetmişti. Kendisini arayıp bulan beyaz adam yola erken çıkmasını söylemişti. Güvenlik sebebiyle, onu tam olarak kaçta alacaklarını söylememişlerdi. Güneş battıktan kısa süre sonra demişlerdi yalnızca.
Ntibane’deki evinin önünde adının Stewart olduğunu söyleyen adamı gördüğü andan bu yana yalnızca yirmi altı saat geçmişti. Evinin kapısı vurulduğunda Umtata polisinin geldiğini sanmıştı. Polisi görmeden geçirdiği tek ay yoktu. Bir banka soygunu ya da cinayet söz konusu olduğunda Umtata polisinden bir ekip kapısına dayanırdı. Bazen onu sorgulamak için kasabaya götürürlerdi ama genellikle söylediklerine inanırlardı.
Oluklu demir levhayla kaplı kulübeden dışarı çıktığında kızgın güneşin altında duran ve adının Stewart olduğunu söyleyen adamı önce fark edememişti.
Victor Mabasha adamın yalan söylediğini hemen anlamıştı. Adı Stewart dışında herhangi bir ad olabilirdi. İngilizce konuşmasına karşın Victor aksanından onun aslen Güney Afrikalı olduğunu düşünüyordu. Ve bir
Adam ortaya çıktığında öğleden sonraydı. Kapı vurulduğunda Victor Mabasha uyuyordu. Telaşlanmadan yataktan kalkmış, pantolonunu giymiş ve gidip kapıyı açmıştı. Artık hiç kimsenin önemli bir şey için kapısına gelmeyeceğini biliyordu. Genellikle alacaklılar dayanırdı kapısına. Ya da ondan borç alabileceğine inanacak kadar aptal biri. Tabii polislerin dışında. Ne var ki polisler kapıyı vurmazdı. Ya tekmeler ya da kırarlardı.
Adının Stewart olduğunu söyleyen adam elli yaşlarındaydı. Takım elbise giydiği için ter içinde kalmıştı. Arabasını yolun diğer tarafındaki baobab ağacının altına park etmişti. Victor aracın Transvaal plakalı olduğunu fark etti. Kendisiyle buluşmak için onca yolu neden katettiğini bir an için merak etti.
Adam içeri girmek istemedi. Yalnızca bir zarf uzatarak ertesi gün Soweto’nun varoşlarında kendisini önemli bir konu görüşmek için birinin bekleyeceğini söylemekle yetindi.
“Bilmen gereken her şey bu zarfın içinde yazılı,” dedi.
Yarı çıplak birkaç çocuk kulübenin dışında, çamurların içinde oyun oynuyordu. Victor çocuklara bağırarak başka bir yerde oynamalarını söyledi. Çocuklar anında yok oldular.
“Kim?” diye sordu Victor.
Beyaz adamlara hiç güvenmezdi. Ama en çok da kötü yalan söyleyen beyaz adamlara güvenmezdi. Üstelik karşısındaki adam, eline tutuşturduğu zarfla yetinsin istiyordu.
“Bunu söyleyemem,” dedi Stewart.
“Her zaman beni birileri görmek ister,” dedi Victor. “Burada önemli olan acaba ben onları görmek istiyor muyum?”
“Her şey zarfın içinde yazılı,” diye yineledi Stewart.
Victor elini uzatarak kalın ve kahverengi zarfı aldı. Zarfın içinde bir tomar para olduğunu anlamıştı. Bu hem iyi hem de kötüydü. Paraya ihtiyacı vardı. Ama bu paranın neden verildiğini bilmiyordu ve bu da onu tedirgin ediyordu. Hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediği bir işe karışmaya hiç niyeti yoktu.
Stewart ıslak bir mendille yüzünü ve kel kafasını sildi. “Zarfın içinde bir harita var,” dedi. “Buluşma yeri haritada işaretli. Soweto’ya yakın. Biliyorsun, değil mi?”
“Her şey değişiyor,” dedi Victor. “Sekiz yıl önce Soweto’nun neye benzediğini biliyordum ama bugün ne hâlde olduğuna dair hiçbir fikrim yok.”
“Soweto’nun içinde değil,” dedi Stewart. “Buluşma noktası Johannesburg otoyoluna bağlı çevre yolunda. Orada değişen bir şey yok. Eğer oraya zamanında varmak istiyorsan yarın sabah erkenden yola koyulmalısın.”
“Beni kim görmek istiyor?” diye üsteledi Victor bir kez daha.
“Adını vermek istemiyor,” dedi Stewart. “Yarın onunla tanışacaksın.”
Victor yavaşça başını sallayıp zarfı geri uzattı.
“Adını öğrenmek istiyorum,” diye yineledi. “Eğer adını öğrenmezsem buluşma noktasında zamanında olmayacağım. Hatta oraya hiç gitmeyeceğim.”
Adam duraksadı. Victor sessizce bakışlarını adamın gözlerine dikti. Uzun bir duraksamadan sonra Stewart, Victor’un az önce söylediklerini yeni algılamışçasına başını salladı. Etrafına bakındı. Çocuklar gitmişlerdi. Victor’un en yakın komşusu yaklaşık elli metre ötedeki bir başka barakadaydı. Barakanın kapısı önünde bir kadın çamaşır asıyordu. Bir iki tane keçi, kırmızı kuru toprağın üstünde yiyecek bir şeyler aranıyordu.
“Jan Kleyn,” dedi alçak sesle. “Jan Kleyn seni görmek istiyor. Bunu sana ben söylemedim, tamam mı? Zamanında buluşma yerinde ol.”
Sonra da dönerek arabasına yürüdü. Victor toz bulutunun arasında uzaklaşan arabanın arkasından baktı. Stewart arabayı çok hızlı kullanıyordu. Siyahilerin bulunduğu yere giren beyaz adamların kendilerini güvensiz hissetmelerinin tipik tepkisi bu, diye geçirdi içinden Victor. Stewart için bu, düşman saflarına girmekle eşdeğerdeydi. Ve aslında haksız da sayılmazdı… Victor kendi düşüncesine gülümsedi. Beyaz adamlar korkak adamlardı. Sonra da Stewart gibi bir ulak kullanan Jan Kleyn’in nasıl biri olduğunu merak etti. Belki de bu Stewart’ın yalanlarından biriydi. Onu buraya gönderen Jan Kleyn değildi. Başka biriydi.