реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 9)

18

“Koçine mi? O nasil şey oyle? Mutbağin adini hiç koçine oldu mu ayo? Hah hah hay… Kulbastinin adini?”

“Kotlet… Ama ne zaman ‘pirzoles’ diyorsun, daha güzel demek oluyor…”

“Kottet mi pirçola mi ayo?”

“Hem oyle hem böyle…”

“Sofraya ne diyordu?”

“Tabl…”

“Ayo bizde tabla başka, sofra başka… Ban bu kapida oturmayace Elengo. Üç türlü yemek yeniyo, kırk tabak yikaniyo. Sonra çatallarinin bıçaklarini sıcak suyun içine soktu, sapini çikardi diyor, darılıyo. Hiç sıcak suyun içine sokmadan biçak temizlenir me ayo? Sonra pirinci yıka diyo. Yıkıyo. Kavanozun içina su ile koy diyo, koyiyo. Bir gün duriyo, o suyunu dök başka su koy diyo, koyiyo. Artasi günü yine böyle. Uç gün yapiyo. Sonra kalbur üstüne koyiyo, kurudiyo, havanın içine koy dov da un gibi yap yüzine sürece diyo. Ayo hep bunlar aşçi kadinin işi me? Bana tarif ediyo, sabun yap diyo. Hiç sabun evde yapılır mı ayo? Herkes sabunu sokaktan yapılmış aliyo… Kuzum Elengo, yemek odasının adıni ne idi?”

“Sal a manze…”

“Salamanca mi? Kah kah kah… (yüksek sesle ezberleyerek) Salanamce! Koçina, kottet, pirço… O, nafile, aklinde kalmiyo… Geçen günü kuçuk bey kuçineye geldi.”

“Nerede geldi?”

“Ayo, mutbağın adı koçana değil mi?”

“Kuzina.”

“Ayyy, karin ağrısı! Diline donmiyo… Kuçina, işte oraya kuçinaya bani yanina geldi. Abla sana alafranga bir yemek tarif edece, sen de oyla pişirece dedi. Şimdi sana iki yaşinda bir tavuk gonderece, bu tavuğu haşlayaca… İçini basıtma, dana paçası, findi, ispenah, turupla sıkı sıkı dolduraca… Ben sana bir kutu mantar gonderece, bu matrarlarle tavuğun tekmili deliğine değişiğine tıkayaca, fırıne gonderece, iyice pişirece… Kah kah kah, tavuğun içine turpla paçe konur mu ayo? Tavuk fırından gelince tavanın içine tereyağı koy, kızdır. Bir parça kaymak at… İndir, tuz biber hardal karıştır. Bir bardak limonata yap, oni de karıştır… Sonra bunu tavuğun üzerine dök, dedi. Bunu adine ‘sus’ mu derler, ‘kus’ mu derler dedi? İyice aklinde kalmadi…”

“Sonra yaptin böyle?”

“Yapti ama tavuk ziyan oldu. Kimse yiyemedi. Kuçuk bey kendi de yiyemedi. Benim ne dediğini sen anlamadi, yanlış yapti dedi. Kavga etti. Sonra gitti, Şaban Ağa ile de kavga etti. Ben sana iki yaşında tavuk dedi, sen beş yaşinde aldi, dedi. Tavuğun yaşini Şaban Ağa nereden bilece ayo? Şaban Ağa kandi yaşini bilmeyo. Ben kendi yaşimi bileyo ma? Bu kadar konaklarda oturdu. Tavuk, hindi pişirdi. Bu tavuklari hindileri kaç yaşinda olduğuna kımsa sormadi…”

“Birak sindi bu hindi tavuk. Komşunun oğlusu cevaplik bir mektup vermedi?”

Zarafet Abla, kolundaki bilezikleri şıkır şıkır birbirine vura vura tatlı tatlı bir fasıl kaşındıktan sonra:

“Ban kuçuk hanimin nektüp ona verdi. Ötesini seni nene lazim ayo? Hepsini anlataca mı artık?”

“Evelden ben sana sormadı. Sen bana uykudan kalk demiş. Anğlatmis ki böyle böyle mektup goturmis… Sonğra lakırdı yarim birakmis. Çunkim anğlatmayacakti hepsini, niçun bana uykuda kaldırmis?”

Zarafet Abla, ruh okşayan bir hatırayla yüreğinin fıkırdadığını anlatır bir şekilde uzun uzadıya güldükten sonra:

“Elengo ayo!.. Sana başka bir şey söyleyece…”

“Abla, yalvaririm seni… Bana birakarsın ki uyuyayim biraz?”

“Ayo patladı mi? Sabaha vaktini çok. Uyursun… Daha sana soyleyece lakırdılar var. Şaban Ağa geçen akşam tabla verirken benim elinde sıkti. Niçin sıkti acaba?”

“Yok abla, Saban Ağa laf ben dinlemez. Baska lakırdi bilmezsin söyleyecek? Saban Zarafet’i elinde sıkmis. Gece uyumayacak buna diğneyecek? Oh, aman zevzek…”

“Sen Şaban Ağa lakırdısıne beğenemedi mi ayo? Başka lakırdı mi isteyo? Kuçuk beyin lakırdısıni soylarsa o zaman hoşlanaca mi?”

“O kako horunonahis! Kuçuk beyin lafina ben hoşlanacak?”

“Sen hoşlanaca ya! Geçen gunu hanimlar evde yokkan oda kapı-sinin araliğinde ne guluşiyordu beraber?”

“Gulusmedi, o bana bir laf soylemis…”

“Oyla mi laf soyleni ayo?”

“Abla, sen o gunu kuzinada isini birakti, bize gözetledi?”

“Gözetledi ya! Büyük hanım giderken ‘Zarafet, her tarafina bak. Evini gözetle.’ dedi, bana amanet etti de gitti…”

“Sana demiş kim bakasin evde bir yabancı gelmeyecek… Bir eşyalar alsun…”

“Sen aşifte hatunu oğlunu ayartiyor da ben gozetlemeyece mi? İnşallah sabah olsun buyuk hanime soyleyece… Evde kimse yokkan seni oğlunu Elengo’nun kulağını içine gizli lakırdı soyleyo diyece…”

Eleni, kızgınlıkla yarı yarıya döşeğinden dışarıya uzanarak:

“Abla, geçen günü sen çamasirlik içerde Saban Ağa ile barabar ne konuşuyordu gizli gizli?”

“Sen nereden gördü ayo?”

“Gördü ya… San bana gorur, ben sana görmez?”

“Şaban Ağa memleketine nektüp yazaca, abla bana iki mecidiye odunç veri misin dedi. Onu konuşiyordu…”

“Hay, hah, hah, hay… Benim kafa değil bu kadar kalin… Sabah buyuk hanuma söyleyecek…”

“Elengo, a kız, sen çocu mu oldu ayo? Oyle şey söylenir me? Aha beni güzel Elengo… Ne sen soyla, ne ban soylece… Yine bu evde güzel güzel oturali olmaz ma?”

III

Meftun Beyefendi Paris’ten geldi geleli bir buçuk seneden beri İstanbul’daki yaşayışını tamamıyla alafrangalığa dökmek istiyor; bu arzusu yoluna maddi, manevi olanca kudretiyle emek harcamaktan geri durmuyor; fakat maksadının hasıl olmasına tamamıyla muvaffak olamıyor, kederleniyordu. Mesela Aşçı Zarafet Abla’ya, “potage aux pointes d’Aspèrges”,23 “homard à la bordelaise”,24 “volaille demideuil”,25 “boeuf froid en gelée”26 kabilinden alafranga yemekler pişirtmek için saatlerce tarifler ediyor… Zarafet bu tafsilattan usanarak “Artık tarifine yetişir, anladi…” diyor. Akşama bir “volay dömi döy” pişiriyor ki, kimse ağzına koyamıyor. Garnitür olarak kullanmak için kutuyla verilen aşağıdan gelme mantarların nasıl pişeceğini abla bazen unutuvererek mutfakta kendi kendine “Bu mantarlar ne olaca idi ayo? Sormaya unuttu… Bu etin neresine tıkanaca bunlar?” diye eseflenerek düşünüyor, düşünüyor. Mantar denince Zarafet, bunun yenecek çeşidini şişe ve saire tıkamakta kullanılanlardan ayırt etmekte daima yanılıyordu. Bu dikkatsizlikleri ve alafranga pişirilen şeylerde beyi memnun edecek bir istidat göstermemesine rağmen Zarafet Abla, o vakte kadar yol verilen, değiştirilen aşçı kadınların içinde gene en iyisi, en elverişlisi sayılmaya layıktı. Evvelkilerin hiçbiri ne beyin o alafranga yemek tariflerini dinlemeye sabır ne de günde kırk elli tabak yıkamaya tahammül gösterebilmişti.

Beyefendi, elinde Fransızca bir yemek kitabıyla mutfağa inip de bizdeki sapsız tencerelerle yemek pişemeyeceğinden, yani evindeki kendi pişirme aletlerine itiraz etmekten başlayarak bir öküzün vücudunda çeşitli yerleri bakımından kaç kısım birinci, ikinci ve üçüncü neviden et bulunduğu tafsilatına girişince en dayanıklı aşçı kadın, bu izahatı dinlemeye dört günden ziyade takat getiremeyerek “Beni Frenk kitapla işi yok… Ben alafranga yemek pişirmez. Bildiği gibi pişirir…” cevabıyla peştamalı belinden atar, mutfaktan çıkardı. Zarafet bu eziyetlere Şaban Ağa’nın sevdasının verdiği sevinçle tahammül ettiği hâlde bile, gene ara sıra “Artık canina tak dedi. Köftün Beyi evinde ben oturamiyaca…” şikâyetlerinden kendini alamıyordu.

Şaban Ağa’ya gelince; bu emektar, bu çalışkan uşağın aşkını ilan ettiği ilk aşçı Zarafet değildi. Ama şimdiye kadar hiçbirinin gönlünde böyle şiddetli bir meyil uyandırmayı başaramamıştı. Şaban, önce sevgisini bildirir; sevişme ateşli bir devreye girince ay başlarında birkaç mecidiye ödünç istemekten başlayarak sevgilisini sızdırmaya girişirdi. Önceki aşçı kadınlar gönül vermekte pek ihtiyatlı bulunmamışlar, ama para vermeye gelince cimri davranmış olduklarından onların sevda alışverişleri böyle Zarafet’inki kadar neşeli ve sürekli olmamıştı.

Şaban’ın aşçı kadınlardan faydalanması yalnız gönül eğlendirmek, para çekmekten ibaret değildi. O evde en iyi karnı doyan, en nefis yemeklerle vücut besleyen Şaban’dı. Zarafet, beyin Fransızca yemek kitabından dinlediği sözlere göre etin yumuşak, lezzetli, kanlı, besleyici kısımlarını öğrenmişti. Et ayırırken en seçme kısımlardan birkaç parça aşırır, bunları bir sahan kapağı altında bulunmaz bir yerde saklar, mutfaktan el etek çekilince filetoları sulu sulu pişirir, iki ekmek dilimi arasında sıkıştırarak sıcak sıcak Şaban’a eriştirmenin bir yolunu bulurdu. Hindi, tavuk, piliç olduğu zaman bunların budunu ve iriliklerine göre bazen bütününü, balık pişirdiği zaman, eğer balıklar sayılıysa, en irilerini kediye, köpeğe kaptırır; mutfakta “Yetişin hu… Ayo! Kadi kapti gidiyo!” diye bir feryattır başlar. Kapan, uydurma hayvanın arkasından maşalar, odunlar fırlatır… Fakat ablanın bu yaygarası zavallı kedilere, köpeklere iftiradan başka bir şey değildir. Kapıldığını iddia ettiği o parçalar, uygun bir zamanda Şaban Ağa’ya takdim edilmek üzere gene sıkıca, münasip bir yere kapatılmıştır.

Şaban, kırk kırk beş yaşlarında, saçına bıyığına kır düşmüş, elleri ayakları iri, hantal yapılı, hamhalat bir uşaktır ki beyefendinin alafrangalık tutkunluğu yüzünden çektiği eziyetlere karşılık hizmet müddetinin şu son zamanlarında, o evde ancak Zarafet’in varlığıyla saadetini sağlayabilmiştir.

Şaban o evde uşaklık, vekilharçlık, kâhyalık hizmetlerinin hepsini yapar. Bu hizmetlerine ek olarak sırasına göre “metr dö seremoni”,27 “metr do tel”lik28 gibi mühim vazifeleri de yerine getirmekle şeref duyar. Çektiği sıkıntının en büyüğü de zaten bu son vazifeler yüzündendir. Mesela Meftun Bey’le görüşmeye gecelik entarisiyle komşudan bir misafir gelirse böyle “etiket”29 dışı Şam hırkası veya kürkle görünen ziyaretçileri “Meftun Bey n’est pas visible pour vous!” Fransızca cümlesinin harfi harfine tercümesi olan “Meftun Bey sizin için görülebilir değildir!” cümlesiyle istiskal ederek30 kapıdan savardı. Şaban, gelenlerin bir kısmına söylediği bu cümlenin ne demek olduğunu kendi de pek bilmezdi. Beyefendi, onu kendisine öyle öğretmişti. O da ustasından aldığı gibi satarak vazifesini yapardı. Bu tersleyici cümleyle karşılanan misafirlerden bazıları şaşırarak “Beyefendi görülebilir değil midir? Allah Allah… Meftun’un vücudu hayalet mi oldu? Buhara, havaya mı döndü? Yoksa perilere mi karıştı?” cevabıyla hayretlerini belirtmekten kendilerini alamazlardı. Şaban Ağa böyle adi hizmetlerden ev merasimine kadar her şeye nezaret ederek iş bilirliğini gösterdiği için Meftun Bey, uşağını pek severdi.