Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 11)
Ayıpladığı şeyler: Kaloş potin giyenler; gezgin aşçıdan kuskus pilavı yiyenler; Osmanlıca eserleri ve gazeteleri okuyanlar.
Alışkanlıkları: Tırnaklarını bir çeşit insan nalbandına kestirmek. Türkçe söylemesi en kolay kelimeleri bile güçlükle söylemek, bazen en çok kullanılan deyimleri unutmak… Söz arasında, bahse münasebet alsın almasın, Fransızca atasözleri kullanmak… Bir sohbette yorulunca ıslıkla opera parçaları çalmak…
Tövbe ettiği yemekler: İşkembe çorbası, nohutlu yahni, patlıcan dolması, un helvası, bulamaç, pekmezli muhallebi, piruhi, tatar böreği vb…
Sevdikleri: Filetolar, biftekler, ragular, sosisler, sufleler, tartlar, kompotlar… Kuşkonmaz… (yoksa) Enginar sapı, bazen kamışlık pırasa, omlet (yapılamazsa) kaygana…
Nefret ettiği içkiler: Boza, harnup şerbeti.
İstemeye istemeye içtikleri: Kırkçeşme, Halkalı, Turunçlu, Keçe, Kayışdağı vb.
Arayıp da bulamadıkları: Madera, Bordo, Burgony, Malaga…
Semti: Kışın Horhor, yazın Erenköyü; fakat aklı Beyoğlu’nda.
Okumaktan ürktüğü eserler:
Edebiyatta hemen hemen sevdiği hiçbir meslek yok. Bu mesleksizlik de bir çeşit meslek sayılabilirse de tuttuğu yol şöyle: Bir yazar “süblime”,41 daha doğrusu “vrai”,42 daha iyisi “cru”,43 yani cascavlak olmak için anlatım kaideleri, şive, edebiyat kuralları gibi dil ağırlıklarından sıyrılmak, bu ağırlıkları atmak, hafiflemek, kendi yazdıklarından başkasını beğenmemek, ama kendi eserlerinin bir gün bir yazar tarafından methedileceğini sezince ihtiyatı ele alarak onun kaleminden çıkan eserleri beğenmiş, hatta lüzumuna göre her satırına, her kelimesine âşık olmuş, bayılmış görünmek… Hangi örnekten olursa olsun bir yazarla görüşülünce nezaket icabı, yüzüne “Güzel yazıyorsunuz!” methinde bulunmak… Yanından beş on adım ayrılınca:
“Imbécile, il se croit, un auteur!”44 demek.
Türklüğe ait özelliklerle seçkinleşmiş bir orijinaliteyi kabul etmemek, böyle bir iddiada bulunanları adi görmek.
Büyükada’da, Şişli’de oturur, bisiklete biner, lüzumunda vals eder, Chopin’i, Gounaud’yu, Bizet’yi, Verdi’yi tanır aileleri tasvir etmekten başka Türkçede hikâye konusu bulunamayacağı fikrinde ısrar etmek…
Meftun Bey’e edebiyatta tuttuğu yolu sorsanız açık bir cevap alamazsınız. Sualinize karşı yüzünü buruşturur. Sizi alaycı bakışları altında ezerek süzer. “Edebiyatta tuttuğum yol mu? Oooof, ne safça sual! Dünyada edebiyat var mı ki meslek olsun?”
Kırpılıp kırpılıp açılan gözlerinden karışık bir mana saçılır… Size ruhunda kaynayan büyük büyük bir şeyler anlatmak için, titrediğini görürsünüz… Kelime bile söylemeden yalnız kaş göz kırpıştırmasıyla anlatmaya uğraştığı yüksek düşünce ve duygulardan yorulmuş gibi gözlerini yumar… Sonra yavaşça, Fransızca bir atasözü söyleyerek:
“A question hatée, réponse pesée!45 Edebiyat mı azizim? Öyle bir şey var mı? Siz benim beğenmiş göründüğüm bazı eserler hakkında takdirlerimi ciddi mi zannediyorsunuz? Hatır için, lüzumu olduğu için öyle görünüyorum… En büyük edebî başarı eserin sanat harikası olmasında değildir. O eseri övdürecek dostlar peyda etmektedir. Şimdi bendeniz, yazar arkadaşlarımın en kalemi kuvvetlilerinden birkaçını yemlemezsem sonra benim yayımlanacak eserimi övmeye koşan olur mu?”
Anlatmak istediği şu edebiyat hilesinin yanından öyle cevahir yumurtlar ki dünyada edebiyatın mevcut olmadığını ama bu deha ışıltısının, Meftun Bey’in yazılmak üzere bulunan yüce eseriyle birlikte doğacağını biraz üstü kapalı size hissettirir. Lakin seneler geçer, bu güzel eser bir türlü doğrulup meydana çıkamaz. Meftun, eski edebiyatın düşmanıdır ama yenisinin de pek dostu değildir. Yeni edebiyat taraflılarını bin türlü noksanla itham eder. Mesela “Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi”nin sırayla değerbilir gözler önüne serdiği seçme eserler hakkındaki fikrini sorsanız gülümseyerek kulağınıza eğilir:
“Mon cher! Entre nous,46 şu kırmızı kaplı kitapları mı soruyorsunuz? Bunların sahipleri olan zavallılara şaşıyorum. Renk illetine uğramış sanılan bu sayın yazarlar bilmelidirler ki okuyucu, bir kitabı, kırmızı kabını şerbetlik şeker gibi ezip de şifa niyetine suyunu içmek için değil, içindekileri okumak için alır. Bu kitapların, Türklük yalnız kaplarında görülüyor… Bu parlak rengi seçmelerinin sebebini anlayamıyorum… Bu ‘pretansiyon’47 bana çok büyük görünüyor. Bendeniz, yazacağım eserim için bir renk seçmeyi düşünsem öyle parlağını değil, ‘modest’ini48 arardım. Bu al renk pek iddialı oluyor. Hem Avrupa’da aşçı işçi kitapları, ‘bibliotek roz’lar49 filanlar bir yana bırakılırsa ciddi yazılmış kitaplardan kırmızı kaplılarına pek tesadüf edilmez sanırım. Zola, Bourget ve sair en tanınmış yazarların eserlerindeki kıyafet sarı, mavi, beyaz olarak görülüyor. Çoğu böyle… Bu meşhurlardan, eserini akide şekeri renginde bir kaba koyup da bunu kitabın sürümü için bir sebep veya iyi haber sayanını görmedim. Çünkü eserin içindekinden emin olan bir yazar kabın rengine ehemmiyet vermez. Renkten rağbet yardımı bekleyerek göz boyacılığına kalkışmaz.”
Sonra “Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi”nin ateşli renginden vücuduna bir sıcaklık yayılmış gibi yerinden kalkar, beş aşağı beş yukarı gezinir… O kırmızı kütüphaneyi küçümsemek, alaya almak için söz arar. Dokunaklı, ısırıcı bir söz. Meftun Bey için sözün en haklısı, ağızdan çıktığı sırada, karşısındaki üzerine şatafatlı bir tesir gösterendir. Bir gereğe uygunluğu ister şeklinde ister ani olsun yahut hiç olmasın…
İki elinin başparmaklarını açıp kalçalarına yerleştirerek iki kulplu büyük bir vazo şeklini alır. Sonra konuştuğunun yüzüne sert sert bakışlar fırlatarak:
“O kitapların rengine parlak dedimdi, değil mi? Baskı makinasından yeni çıktıkları vakit belki… Ama kitapçı vitrinlerinde uzun müddet güneş altında kalıyorlar, müvezzilerin kucağında gezdirile gezdirile çok hırpalanıyorlar da başlangıçta al olan o renk soluyor, kaçık morla sevimsiz bir galibarda arasında acayip bir renk alıyor. Neye benziyor? Dur, dur, dilimin ucunda, gözümün önünde… Hay Allah müstahakını versin. Hah buldum. İşportalarda gezen… Kırmızı boyalı yumurta… Evet, soluk kırmızı paskalya yumurtasına…”
“Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi”nin sayın yazarlarının dehalarından renk almış sanılan kırmızı zemin üzerine beyaz yazılarla süslü bu kaplar elbette görülmüştür. Gönlü çeken her nakışları, hazırlayanların yaratılışlarındaki zarifliğe birer büyük delil olan bu nefis kitapların kapları hakkında böyle hezeyanla ağzını açan Meftun’u, bunların edebiyatla ilgili taraflarına dair söyletmek lazım gelse artık kulakları tıkamalı. Tecavüzleri50 dinlenmez… Dinlense de söylenmez. Meftun, yeni edebiyatçılarla bahse girişse türlü ihtilaf noktaları bulur, çıkarır. Kendinin o gruptan olmadığını söyler. “Yeniden değil, eskiden hiç değil. Ay efendim, ya sen nesin?” diye sorulsa o zaman gülerek:
“Yeni edebiyatçılar dedikleriniz kimler oluyor? Onların hepsi, hâlâ kelime ile oynuyorlar. Benimkiyle ölçülürse yeni dediğiniz şey Çin edebiyatı kadar eski kalır. Ben neyim, size söyleyeyim mi? Ben öyle bir şeyim ki mensup olduğum edebî meslek bundan ancak yüzyıl sonra rağbet görebilecektir. “Dekadizm”, “sembolizm” sönerken bunların ölgün ışıklarından başka bir mesleğin ışıkları yayılacaktır. Bunun ismine ne denecek, bilir misiniz? Haydi Türkçeyle Fransızcayı karıştırarak buna bir ad vereyim… Efendim, buna ‘hiçizm’ denilecektir. Çünkü hastalanan bir insan kendini tedavi ile uğraşır. Niçin? Bir müddet sonra gene hastalanıp ölmek için… İnsanları aptallıktan aptallığa götüren şey, işin sonundaki bu hiçliği anlayamamaktaki ahmaklıklarıdır.”
Babası öldüğü zaman Meftun, on dört on beş yaşında bir çocuktu. O ailenin alafrangalığa merakı yoktu. Bu illet, biraz Meftun’un amcasında vardı.
Babası ölünce çocuğun eğitimi işini ve terbiyesini benimseyerek yeğenini yanına aldı. Öğrenimini tamamlaması için Paris’e gönderdi. Delikanlı, orada ne tahsil etti? Askerlik mi? Hekimlik mi? Hukuk mu? Ticaret mi? Ziraat mı? Sanayi mi? Hayır, bunların hiçbiri değil… O bir kolay meslek takip etmek istiyordu. “Armut piş, ağzıma düş!” derecesinde kolay ne meslek olabilir? İnsan her ne öğrenmek isterse istesin, bilgi sermayesini bir çalışma karşılığında kazanabilir. Yeğeninin dünyada tek bir allame kesileceğini umarak İstanbul’da birtakım boş ümitlerle ağzı açık bekleyen amcasını Meftun, her hafta yalancı bir mektupla kandırarak o Fransız ülkesinde girmeyi mümkün gördüğü müesseselerden dolaşmadığını bırakmadı. Ama hep alargadan dolaşıyor, kayıtlı öğrenci sıfatıyla hiçbir yere girmiyor, dinleyici sırasında bulunabileceği müesseseleri, üniversiteleri dolanıyor, hiçbir kitap açmadan, zahmetsizce, kulaktan bir bilgin oluverip meydana çıkmak istiyordu.
Her ay bir çıkın parayla bir de uzun nasihat mektubu gönderen amcasını aldatmak için sahte diplomalar düzenlemeyi göze aldırmaya karar vardı. Zavallı adamı aldatmaktaki bu başarı kolaylığını görünce müesseselerde dinleyici diye bulunmak yorgunluğunu da bir yana atar gibi oldu. Gelsin kafeşantanlar,51 konserler, balolar; bu gece Folies Bergères’de, yarın Olympia’da, öbür gün Eldorado’da… Artık okumaya değil, uyumaya bile vakit bulamıyordu. Aşk ve sevda Vezüv Yanardağı gibi kaynamada…