Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 13)
“Ne anlatıyordum?”
“Gelinliğinizi…”
“Sözün neresine geldikti?”
İşte bu suale cevap bulmak acayiptir. Büyük hanımın sözlerinde bir başlangıç, bir orta, bir son yoktur ki… Bazen başı sona, ortayı başa getirir. Anlatılan hikâye baştan aşağı bir mantık örgüsünden mahrumdur. Sözün neresinde kalındıydı? O noktayı tayin için büyük hanıma yardım etmeli, bunu düşünmeli. Filan yerde kaldıktı diye bir söz atınız da ne olursa olsun. O noktanın eski noktaya tam tamına uyması pek beklenmez. Büyük hanım bu meselede güç beğenir değildir; “Ha, evet.” der, gene başlar. Gene o eski sözler. Fakat o kadar ucu bucağı gelmez vadilere dallandırılıp budaklandırılır ki dinleyene göz kararması, âdeta baygınlık gelir. Bu lakırtı tufanından kurtulmak için kadınninenin bir ikinci uyku nöbetini beklemekten başka çare yoktur. Çünkü ondan evvel kalkmak isterseniz “Ayol otur. Allah’ını seversen dinle… İşte bitiyor…” antlarıyla eteğinizden çeker.
Böyle çok söylemek büyük hanım için bir hastalık, bir illet, tabii bir ihtiyaçtır. Ne kadar çok söylerse o kadar derdini dökmüş, hafiflemiş, âdeta ferahlamış olur. Bu hastalığın aslı, sebebi vardır. Ama onu kimseden değil, büyük hanımın kendisinden dinlemelidir. Şöyle başlar:
“Ben gençliğimde bir içim su idim. O kadar güzeldim, o kadar güzeldim ki, afet yanımda halt etsin. Evet, bir içim su idim. Şimdi ne suyum kaldı ne selim. Kupkurudum, o da başka bir hikâye… Sen de kocar, inşallah benim gibi olursun da anlarsın yavrum. Gelin olduğum gün sokaklar seyirci almadı. Görenler cemalime parmak ısırdılar. Merhum kocam beni koltuklayıp da odaya çıkardığı zaman kapı kapandıktan sonra şöyle bir yüzüme baktı. Vallah hayatı gitti de bayatı kaldı. Bayılacaktı da su yetiştirdim. Ama sonradan pek kıymetimi bilmedi. Böyle vakitsiz kocadım işte. O zaman gelinliğimi bilemedim. Çocuktum. Koca nedir? Ev bark nedir? Farkında bile değildim. Hey kuzum hey… Başımda kavak yeli eserdi… Rahmetliyi sorarsan yanaklarından kan damlar, gürbüz, on dokuz yaşında bir delikanlıydı. Bastığı yeri bilmezdi. Bir ateş parçası afacandı. O bir zirzop, ben bir zirzop. İkimiz de ana baba kıymetlisiydik. Üzerimize titrerlerdi. Mürüvvet görmek olursa da öyle olsun… Bizim karı koca, bir dediğimiz iki olmazdı. O zaman, doğurmaktan başka işim yoktu ki, senede bir tane… Vasfiye’m, Hüsnü’m, ah kara kaşlı Bedri’m… İki aylıkken kara toprağa girdi. Hep bu yavrucuklarımı birbiri arkasına gömdüm. (Bir iki geğirip yaşarmış gözlerini mendiline siler, elini hırkasının cebine sokar. İki üç diş kakule çıkarır, ağzına atar. Üst çenesinde biraz sağda, alt çenesinde biraz solda bulunan iki dişi arasında kakule tanelerini çiğnemek için üst ve alt çene kemiğini iki aykırı cihete çarptırır. Geviş getirir gibi bir şeyler yaptıktan sonra) Ah, o zamanları ne kadar gözyaşı döktüm. Nasihat verenlerin sözleri hiç kulaklarıma girmediydi. Sonra efendim, ne geldiyse başıma gene doğurmaktan geldi. İkinci çocuğumda, işte bu Meftun’un anası Lütfiye’mde lohusa döşeğindeyken bana al basmış, daha kırkımı çıkarmadan beni odamda yalnız bırakmışlar. Yanı başıma bir süpürge olsun koymamışlar. Al basmış da nasıl basmış? Bilemiyorum. Kendimden haberim yok. Beni göstermedikleri hekim, okutmadıkları hoca kalmadı. Mümkün değil, eskisi gibi zihnimi toplayamadım. Lakırtıyı, çok şükür, söylemesine söylüyorum. Fakat söylenilen şeyi pek anlayamıyorum.”
Ev halkı, büyük hanımın çalçeneliğine uğramamak için pek yanına yanaşmazlar. “Acık beni dinleyiniz.” davetiyle ettiği ricalara, verdiği antlara pek kulak asmazlar. Zavallının sohbet canlılığını, lakırtıcılığını tecrübe eden misafirler de yanına yaklaşmakta ihtiyatlı davranırlar. Zavallı kadın, konuşmak için âdeta ağaçtan adam arar. Bazen sohbet hasretiyle günlerce yanıp yanıp da konuşacak kimse bulamayınca torunu dört yaşındaki Hasene’yi ciddi bir dinleyici gibi karşısına oturtur, kocakarılara mahsus dedikoduculuğun bütün mantıki münakaşalarını o kadarcık çocuğun reddine veya tasdik etmesine bırakarak söylenir durur.
Alışkanlıkları: Kışın tandırda oturmak. Üstüne yorgan örtülmüş o sıcak kümbetin çekme gözüne kuru üzüm, leblebi doldurarak ağzı lakırtıdan boş kaldıkça yemişle uğraşmak. Şekure Hanım’ın sözüne göre ağız denilen organı tembel, kapalı bırakmak âdeta günah sayılır. Ya lakırtı ya da yemişle o iki çene işlemeli… Ağzı biraz dinlenecek olursa senelerden beri devam ettiği çene jimnastiğine güya gevşeklik gelir, lakırtı idmanı bozulur.
Yemek sırasında bir eliyle kendi yemek, öbürüyle ekmek için yemeklerin suyuna batırıp batırıp sofra altındaki kedisi Pamuk’un karnını doyurmak. Hastalığı zamanında hekim ilacına değer vermemek, iyileşmeyi kendi ilaçlarından beklemek, daha olmazsa kurşun döktürmek…
Sevdiği yemekler: Turşu lapası, çılbır, tirit, nazlaç… Tatar böreği, piruhi!
Meftun’un zorlamasıyla evin yaşayışı alafrangaya döküleli tandır ortadan kaldırılmış, ona karşılık soba kurulmuş olduğundan zavallı kadınnine, artık yoluyla ne leblebilerini ısıtabiliyordu ne de dizlerini… Turşu lapasını sorarsanız, işte ona büsbütün hasret kalmıştı. Meftun bu lapayı evde pişirtmek değil, ismini bile ağzına aldırmıyordu. Kadınnine turşu lapasına hasretinin şiddetini anlatmak için ne zaman iştahla ağzını açsa torunu hemen:
“Sus, ayıp! Lapa ne demektir? O bir çeşit koyu çorbadır ki alafrangada ismi, hele hiçbir sofrada yeri yoktur. Fransızcada ‘cataplasme’ derler bir lapa vardır. Ama yenmez. Dışarıdan kullanılır. İsmi de söylüyor ki bu, yenmez. Kadınnine, eski Rumca bileydin ‘cataplasme’ denilince anlardın ki ‘kata’ üzerinde ve ‘plasma’ yapıştırma demektir. Binaenaleyh lapaların hepsi yapıştırılır, yenmez. Belki Fransa’da on beşinci, on altıncı yüzyılda böyle bir yemek vardı. Şimdi bunun yenilmesi büsbütün demode olmuştur. ‘La cuisine dans les siècles passés’ yani ‘Geçmiş Asırlarda Mutfak’, sen bu kitabı okumadın.”
Kadınninenin, yarı anladığı bu cevaba pek canı sıkılır. Fransız listesinde mevcut olmayan yemeklerin o evde yenmesi yasak… Bir lapa yemek için sekiz kitap mı okumalı? Lapa yenmez, yapıştırılırmış. Süphanallah!.. Onun yapıştırılanı keten tohumundan yapılır… Ağrıya, sızıya turşu lapası yapıştırıldığı hangi kitapta, hangi memlekette görülmüş?
Artık büyük hanım dayanmaz, ağzını açar:
“Bunları keşke sağlıkla, selametle öğrenmez olaydın! Her lakırtıya bir kulp takıyorsun… Turşu lapası yapıştırılırmış. Haydi buna öyle dedin… Ya o canım yoğurtlu tatar böreği, o da mı yapıştırılır? Dereotlu, peynirli piruhi diye kaç zamandır içim titriyor… Bıktım artık Zarafet’e pişirttiğin öküz etlerinden. Yumruk kadar kaskatı bir parça, bıçak kesmez, diş kesmez, elle parçalanmaz… Boğazım yırtılıyor yutuncaya kadar. Bu nedir ettiğin ayol? Alafranga diye kâseleri ortadan kaldırdık. Tabakla çorba içmeye başladık. Geçen günü biz yemek yerken komşu Hürmüz Hanım geldi: ‘A, ayol tabakla mı çorba içiyorsunuz?’ dedi, bize güldü, gitti.”
Meftun’un ev içinde alafrangada adına çıkardığı bidatlere Şekure Hanım sekiz on gün dişini sıkarak tahammüle uğraşıyor, yalnız torununun arkasından söylenmek, atıp tutmakla yetiniyor; ama iş turşu lapasından, yoğurtlu tatar böreğinden tamamıyla mahrum kalmaya gelip dayanınca yüzüne karşı çekişmekten de kendini alamıyordu. Aile fertlerinden kim hastalansa Meftun Bey, hastanın nabzını tutar, saati çıkarır, vuruşları sayar, diline bakar, karnını fiskeler, göğsünü, arkasını dinler. Çünkü beyefendi Paris’te bulunduğu sırada, tıp fakültelerinin de önünden geçmiş, belki kapılarından içeriye bir iki adım atmış, belki kapıcılarıyla konuşmuş, belki o yapıların duvarlarına sürtünmüş olduğundan, o çeşitli tahsili arasına hekimliği de dâhil etmeden, bu bilgiden bir kara cahil denecek kadar nasipsizlikle İstanbul’a dönmeyi bir türlü uygun bulamamıştı. Yani ondan da (tabire müsaade buyrulursa) çaktığını göstermek isterdi.
İlk tedbirler adına tutturduğu usuller şunlardır:
Büyüklere, bünyelerine göre birer müshil, nöbet varsa sülfato, çocuklara tenkiye, üç gün sıkı diyet… Sütten başka bir şey yok. Hele ekmek katiyen yasak… Müshil neyse ama üç günlük perhizden kimse memnun değildi. Evde hastalananlar Meftun’un ilk tedavilerinin rahatsız ediciliğinden kurtulmak için hastalıklarını saklarlardı, hele Şekure Hanım’ın o uzun perhize hiç tahammülü yoktu. Bazen “Huuu, çocuklar, biraz başım ağrıyor ama sakın Meftun duymasın. Beni üç gün aç bırakır. Bütün bütün dermandan düşerim. Geçen günü azıcık keyifsizlendimdi. Midem bozulmuştu. Bana beyaz bir toz yutturdu. Yarısını bardağa suyun içine, yarısını ağzıma attırdı. Rabb’im esirgeye, saraya tutulmuş gibi ağzım köpürüverdi. Dikiş kaldı56 boğuluyordum. Sözümü yel alsın, az kaldı gidiyordum.” şikâyetleriyle hastalığını gizler; çıkın çıkın, sepet sepet sakladığı köklerden, saplardan, yapraklardan, tozlardan yapılma özel ilaçlarını kullanarak Tanrı’nın izniyle iyileşir, bir şeyciği kalmazdı. Büyük hanımın müshil olarak kullanmaya alıştığı sinamekiyle sarısabırın zararlı tesirleri hakkında Meftun, kadınninesine etraflı üç nutuk verdiği hâlde söz geçiremedi.
Meftun’un annesi Lütfiye Hanım:
Çukurca gözler, uzunca çene, esmer yüzüyle hep annesi Şekure Hanım’ı andırır. Biraz basıkça, peltek söyleyişi de tıpkı anası. Çalçenelikte de ondan aşağı kalmaz. Lakin lakırtıda Şekure’ye yetişmek imkânsız. İkisi de çabuk ve manasız söz söylemekte imtihana çekilseler Lütfiye hayli kırık numara alır. Yaşça aralarında yirmi senelik bir fark var. Söz ebeliğinde kızının anasına yetişebilmesi için bu yaş farkı kadar lakırtı idmanına devam etmesi lazım gelir. Kocakarıda egzersiz kuvvetli… Kız da anasının az çok her hâline sahip ama beriki artık olgunluk derecesini bulmuş, çaçaronlukta en yüksek noktaya varmış…