Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 14)
Lütfiye Hanım biraz iyiden kötüden anlar. Sırasına göre hatır sayar, icabında lafa biraz yekûn tutabilecek57 kadar çenesine buyurabilir. Hele Meftun’u çok sever. Oğlunun bütün kusurlarını birer meziyet sayar. Alafrangalık tutkunluğuyla kalkıştığı aşırılığı hoş görür. Hele alafranganın Lütfiye Hanım gibi seçkin kadınlara pudra ve sair yüz boyaları konusunda gösterdiği müsaadeyi aşırı dereceye vardırır. Tuvaletine hız verdiği saatlerde, bazen Meftun’a hüzünlü hüzünlü bakarak “Ah, baban sağ olaydı da beni böyle süslü göreydi…” demekten kendini alamaz.
Teyze Vesile Hanım:
Bu da annesiyle kız kardeşinin yaratılıştan bir örneği denecek bünyede bir kadın, anası gibi bu da çalçene, bu da dedikoducu ama o evdeki yeri sığıntılıktan başka bir şey değil. Kocası Uzunçarşı esnafından fakir bir adam. Geçinmeleri ölmeyecek kadar… Kumkapı taraflarında iki odalı bir evleri var. Fakat Vesile Hanım evde oturmaz ki… Rebia ve Hasene isminde biri büyük, öteki küçük iki kızını alır, ablası Lütfiye Hanım’ın evine gider. Çünkü ablası zengin… Allah versin, ablasının her dilden söyler, her fenden dem vurur, her sanattan anlar alafranga bir oğlu var. Merhum kocasından birkaç irat kalmış, Meftun da kazanıyor, evi çeviriyor. Aşçılar, uşaklar, hizmetçiler kullanıyor. Kışın İstanbul’da, yazın yazlıkta yaşıyorlar. Kız kardeşinin şu yaşayışına nispetle Vesile Hanım âdeta fakirlerden de fakir kalıyor. Lütfiye’nin bu refahını pek büyük bir saadet sayarak kıskanıyor. Yaz, kış, kız kardeşinin evinden çıkmadığı, kendini de çocuklarını da hemen hep ona beslettiği hâlde gene sebebini pek izah edemediği bir kıskançlık gizli gizli içini yiyor, kemiriyordu. O derecede ki, bazı konularda bu kıskançlığın âdeta nefret derecesine vardığını hisseder ama nefretini göstermeye pek cesaret edemez. Yalnız ara sıra imalı sözler, kapalı alaylarla ablasının aleyhinde ona buna ufak tefek dil uzatmalarda bulunmaktan da kendini büsbütün alamazdı. Lütfiye’nin Vesile nazarındaki en büyük kabahati, en affolunmaz kusuru, ayıbı, pudra sürmesi, kırmalı esvap, boncuklu hırkalar giymesiydi. Ablasını öyle süslü görünce ağızlarını sıkı saydığı bazı dost kadınların kulaklarına eğilerek “Hemşirenin hâlini görüyor musunuz? Kuklaya dönüyor. Bu yaştan sonra yaraşmıyor. Dilimin ucuna geliyor. Söyleyeceğim. Hemşire, bir kere kulağını arkaya at da dinle, senin bu süsün için neler söylüyorlar, diyeceğim. Bu sözümü kıskançlığıma verecek… Rabb’im göstermesin, niçin kıskanayım? Kız kardeşim değil mi? Dibalar giyse, pırlantalara boğulsa iftihar ederim. Fakat yaptığını yakıştırmalı. Kimseyi kendisine güldürmemeli. Oğlunun sözüne uyuyor da alafranga olacağım diye bambaşka bir şekle, kılığa giriyor.”dan tutturduğu tenkitlerini hayli uzatır, karşısındakinin yakınlığına, sır tutacağına emniyet ettiği nispette açılır, söylenir.
Vesile Hanım’ın içini yiyip bitiren bir emeli, ideali vardır. Büyük kızı Rebia’yı kız kardeşinin oğlu Meftun’a vermek. Ablası bu evlenmeyi uygun görse de gerçekleşmesine çalışsa onun bütün ayıplarını, kusurlarını affetmeye hazırdı. Saygısız Lütfiye Hanım, kendine yaptırdığı ipekli elbiselerden, boncuklu hırkalardan arada sırada bir tanecik olsun kız kardeşine yaptırsa, hiç olmazsa kendinin şöyle çala kullanılmış esvaplarından bazılarını ona verse o zaman büyük kız kardeşinin süsü, düzeni küçüğüne pek o kadar çirkin, gülünç, yaraşıksız görünmeyecekti.
Raci Bey… Meftun’un küçük kardeşi, yirmi üç yirmi dört yaşlarında bir delikanlı. Yüzce, vücutça ne anasına benzer ne kardeşine… Bu, onlar gibi zayıf değil, gürbüzdür, tombalaktır. Ahlakça da aralarında çok fark vardır. Raci öyle alafrangalık budalası değildir. O cihete pek merakı yoktur.
Her güzelin bir kusuru bulunmak zaruri bir şeymiş. Atasözü öyle diyor. Bunun da en zayıf, yufka tarafı “habazanlık”tır.58 Kendisi güzelce karnını doyursun da sofra isterse alaturka, isterse alafranga tertiplenmiş olsun. Raci, midesine düşkünlük bakımından her iki usulde de yemek yemeyi uzun uzadıya incelemiş, ikisinde de birbirlerine karşı tercih sebebi bulmuştu. Çatal bıçak kullanmak, sofrada kolay yemeyi âdeta güçleştirdiğinden ve geciktirdiğinden kolay ve çabuk yemek bakımından alaturkayı tercih ederdi. Çünkü çatalın tembel dişlerine geçirilmiş bir parçayı bıçağın altında saniyeler, belki dakikalarla evirip çevirmedense onu öyle hep birden lüpedek yutuvermekteki çabukluğu inkâr kabil değildir. Alaturka yemek yiyişin merasimden uzak oluşu, çabuk yemeye elverişliliği bakımından alafrangaya üstünlüğünü ispat için Raci, ağabeyine karşı çene sallamaya uğraştığı zaman şu cevabı alırdı:
“Boğulur gibi tıkınmakta ne mana var? Arkandan atlı kovalamıyor ya? Önünde, tabağındaki parça senin… Oraya başkasının eli uzanacak değil… Lokmanı ağır ağır kes, ağır ağır çiğne, ağır ağır yut. Böyle yenilen yemek kolay hazmolunur. Çiğnemeden yutulan yemeği mide nasıl hazmedebilir? Sen ağzının dişlerinin hazım için ilk vazifelerini de zavallı midene yüklüyorsun… Çok sürmeyecek, sende mide sancıları başlayacaktır.”
Ağabeyinin bu sözlerine karşı Raci, çoğu bir cevap bulamaz, öyle yutkunur dururdu. Sahanların, lengerlerin büyüklüğü ve içindekiler sofradakilerin sayısına göre hazırlanan alaturka sofralar müstesna… Fakat orta yerde göçürek, yani alelade piyata tabağı büyüklüğünde bir sahan, içinde irili ufaklı üç kemik, bunun etrafında sekiz dokuz kişi… Bulunduğunuz yerden öyle bir mide zevki aceleciliğiyle sahana atılmaya elverişli değil… Şöyle ağır, kırıla döküle yemek icap ediyor. Elinizi sahanda önünüze rastlayan et parçasına sundunuz. Et güzel pişmiş ve kemik üzeri de dolgunca ise bir parça şey koparabilirsiniz. Ya yemek pişkin değilse? Oradan gıdayı koparıp almak her parmağın harcı değildir. Elinizi uzun müddet sahanda tutmak da ayıp… Bir şey koparamadığınızı, yani o beceriksizliğinizi yanınızdakilere hissettirmek de pek uygun düşmez… O hâlde, güya sahandan kısmetinizi almışsınız gibi bir hokkabazlıkla elinizi ağzınıza götürüp o vehimden ibaret lokmayı afiyetle yutuyor gibi yaparak parmaklarınızın uçlarını yalamaktan başka çare yok… Etler pişkin, kemikler dolgunca da olsa sahanın büyüklüğü etrafındakilerin sayısına uygun değilse üçüncü lokmada parmaklarınızı çıplak bir kemiğe sürtüp ağzınıza bomboş götürmek gene zaruri olur. Aç kaldığınız neyse ne… Ev sahibinin aşırı nezaketi de sizi bir taraftan sıkar.
“Aman efendim, hiç buyurmuyorsunuz!” iltifatlarına karşılık “Allah ziyade etsin, çok yedim.” kabilinden cevap yetiştirmelidir. Ev sahibi ikramcılığını çok ileriye vardırırsa çok doymuşlara mahsus süzük göz ve tembel bir davranışla elinizi göğsünüze götürüp boş midenizin şişkinliğini göstererek “Merhamet buyurun efendim. Artık kulunuzda hâl kalmadı. Şerefinize bugün gene fazla kaçırdık…” sözleriyle aç karnına şu yolda teşekkür mukabelesinde bulunmak âdeta terbiyede farz hükmündedir.
Alaturkada yemekler pek pişkin ve bol da olsa gene aynı kapta herkesin parmaklarıyla didikleyip durduğu bir kemiği sizin de didiklemek, sofradakilerden birinin iltifat olsun diye eliyle koparıp size ikram ettiği bir parçayı alıp yemek, bu yeme usulüne alışkın olmayanlar için uyulması pek güç bir iştir. Ellerin temiz olduğu iddia edilse de ağza girip çıkışta parmaklar hep salyaya dokunacağından bu temizlik bir iddiadan ibaret kalır. Meselenin ehemmiyeti yalnız temizlikten ibaret değildir. Bu yemek usulü hijyen ve hastalıkların sirayeti bakımlarından cidden kaçınılacak şeydir.
Alaturkayla alafranga arasında ortalama bir sofra tertibi vardır ki şimdilerde bu usul gitgide yaygınlaşıyor… Yuvarlak bir yemek masası, etrafında iskemleler, herkesin önünde birer tabak, birer çatal, kaşık. Ama bıçak yok. Hâlbuki bıçaksız çatal hiçbir iş göremez. Koparılması icap eden et parçalarının üzerine saplanıp kalır. Farz ediniz ki önünüzde bir pirzola parçası var. Bir elde de bıçak olmayınca çatal, bu parçanın yenilmesini nasıl kolaylaştırabilir? Pirzolayı yemek için ya çatalı bir tarafa bırakıp eti elle parçalamalı yahut külbastının kemiğinden tutarak yemeye başlamalı… Külbastı böyle olunca yumruk gibi kalın ve kabaca olan biftek, fileto parçalarını yemek için yalnız çatalın o koca et parçalarını ağza kadar götürmekten başka kolaylaştırıcı bir aracılığı olamaz. Tam porsiyon bir filetoyu ağza götürmek bir şey değil. Ama onu takımıyla yutmak marifettir ki, mide zevkiyle en ziyade nam salmış olanlarda bile öylesine geniş bir ağız, öyle su borusu kadar bir mide borusu tasavvur edilemez.
Lakin denecek ki, öyle yarım alafranga sofralarda o gibi koca parça biftekler, filetolar arama… Pekâlâ ama beraber bıçak olmayınca çatal her hâlde yardımcısız kalmış demektir. Bu ortalama sofralarda herkesin önündeki tabaklar ekmek koymaya mahsus gibi öyle süs için duruyor, gene herkes ortadaki aynı kaba çatal uzatıyor, farz olunsun ki sofranın orta yerindeki sahanın içinde bulunan biftek değildir de yahnidir. Yalnız çatalla yahniyi koparmak, bıçaksız biftek yemekten daha kolay mıdır zannedersiniz? Çatalı yahni parçasına saplar, sağa sola birer defa burarsınız. Ne koparsa bahtınıza… Ya lokma denebilecek bir şey koparmayı başaramazsanız? Birkaç dakika sahanın içinde oynamak da olamaz… Siz oradan kolunuzu çekeceksiniz ki yanınızdaki uzansın… Çatalı bir, iki defa burup geriye çektiniz. Bir de baktınız ki üzerine birkaç tel adale ipliğinden başka bir şey takılmamış. Çaresiz, onu ağzınıza götürüp yaladıktan sonra tekrar sahana uzanmalı, bu başarısızlığınız sekiz on lokmada tekrarlanırsa ev sahibinin “Rica ederim efendim, hiç buyurulmuyor…” yollu iltifatlarını yalanlamak için midenizin boşluğuna rağmen “Yiyorum efendim, üzülmeyin…” cevaplarıyla doyduğunuza kendinizi de inandırmaya uğraşarak “Ya Rabbi şükür!” der, sofradan kalkarsınız…