Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 8)
Yaşlıca bir hanım: “Nebile Hanım’ın kocasını mutlak oynak karının biri ayartmıştır. Bir erkeğin kanında hoppalık, cebinde de dünyalık oldu mu ben denedim hanım, mümkün değil, doğru durmuyor… Erenköyü taraflarında nedir kadınların o kıyafetleri?.. O ne biçim yeldirmeler?.. Harmaniyelisi var… Aynalı biçimi var… O uzun etekler… O canım kumaşlar süpür süpür yerlerde… O pudralar, boyalar, o kabarık saçlar… O telli pullu başörtüleri! Senin kocan beni görüyor, benim kocam seni görüyor… Apaşikâre ben senin karına bakayım, sen benimkine bak… A… Bu ne mezhep genişliği? Kabahat erkeklerde değil, bizde, kadınlarda… Benim tazeliğimde bir kürsü şeyhi Mehmet Efendi vardı. İyciler Camisi’ne çıkardı. ‘Süsleneceksen ehline ayaline süslen. Giyineceksen, kuşanacaksan evinde giyin kuşan. Sokağa süslenme. Harama süslenme. Günahtır, vebaldir!’ diye bar bar bağırırdı.”
Diğer bir kadın: “Şimdi öyle şeyhler kalmadı ya… Kalsa da dinleyen yok… Ah… Ah… Dünya pek kötü oldu. Çok şükür, gene yiyecek birer lokma ekmek buluyoruz.”
Yaşlı hanımlar böyle gençleri, süsleri, tuvaletleri tenkit için dillerine dolamaktalarken beri yanda iki taze, guguruklu siyah kadının şıklığına hafiften dokunmaya başladılar.
Arap’ın burun kanı al hırkası, tenteneli kolları, yakası, kumru göğsü yanardöner çarşafından dışarıya taşıp dökülüyordu.
Haspanın o kadar gür, uzun saçı olmayacak, hemen bir onluk karpuz büyüklüğünde, başının tepesine kondurduğu guguruk eğreti saçlardan, belki siyah yünden, kırpıntılardan yapma olmak şüphesiyle dikkati çekiyordu. Hele bu süsün, tuvaletin en tuhaf, gülünç kısmı ellerde acayip acayip göze çarpıyordu. Arap yıpranmış, avuç içleri artık akçıllaşmış, parmak araları sökük siyah güderi eldivenler giymiş, sağ elinin serçe parmağına da kocaman bir akik yüzük takmıştı… Bu eldivenlere, yüzüğe ara sıra alaylı bakışlarla içlerinden kopan kahkahaların yarısını yuta yuta fıkırdayan tazelerin şu hâli Arap’ı yavaş yavaş huylandırmaya başladı. Abla nihayet dayanamayarak:
“Kımkir kımkir ne guliyo Allah aşkina… Ne var? Açikta bir şey mi gördü? Yoksa banim suratina maymun mi oynayo?”
Bu sual bir ufak kıvılcım ilave edilince kaynadığı kaptan taşacak hâle gelen bir su gibi o iki tazede kahkahalarını tutmaya takat bırakmadı. Birisi başını tramvayın penceresinden dışarıya çevirmek, öteki elini ağzına götürmek suretiyle boşandılar.
Beri tarafta kadının biri Nebile Hanım’a tarif edilmek üzere uzun uzadıya bir gebe kalma reçetesi tertip ederken bir başkası da Samatya’daki “Sürpük” Ebe’yi salık veriyor, “Bu Sürpük kadın birebirdir. Kendisine bir ay devam edenin, Tanrı izniyle, muhakkak bir çocuğu olur.” diyordu.
Bu boşanan kahkahalar üzerine hep kadınlar sustu. Dikkat nazarları o tarafa çevrildi. Kadının biri, ötekinden sordu:
“Neye gülüyorlar?”
“Şu siyah kadının süsünü, kıyafetini alaya alıyorlar…”
Abla köpürdü. Başını bir tarafa çarpıtıp dudaklarını uzatarak:
“Aa, a, a, a… Aşiftelerin zoruna bak!. Artık gule gule bayılacalar… Ne var ayo? Caniniza gülme isteyosa ban size bir şey tarif edece, ona gulüce…”
Yaşıyla nispet edilemeyecek derecede kendisine çekidüzen vermeye uğraşmış olan hanım:
“Zarafet, sen onlara uyma… Kişinin hâli tavrı kendi aynasıdır. Karlar yağsa kış değil mi? Kişi hâlini bilse hoş değil mi? Gülen kendine güler. Onlara kim gülsün?”
Gülenler: “Kadın sana ne oluyor? Gülme söyleme… Artık haraççıbaşı kesildiler başımıza… Gülmek yasak mı? Gülüyorsak size mi gülüyoruz? Keyfimizin kâhyası mısınız?”
Başka bir kadın: “Gülseler de yeri… Arap’ın kıyafeti gülünmeyecek gibi değil ki… Baksana nazlıma, eline de siyah güderi eldivenler giymiş… Kendi elinde onun, kudretten siyah eldiven var. Onun üzerine yine o renkte başkasını giymeye neden lüzum görmüş acaba?”
Kadınların bu alaylı tenkitlerine karşı artık Zarafet’in babası, anası hep tuttu. Celallendi. “Gulunaca tuhaflik bani kıyafeti değil… Filan şeydir!” diye öyle bir kaba tarifle kendini tenkit edenlere susturucu cevap verdi ki erkekler tarafından efendinin biri güm güm tahta bölmeyi vurarak “Kadınlar, bu tarafta erkekler oturduğunu unutuyor musunuz? Ayıptır. Ağzınızdan çıkanı kulağınız işitsin!” ihtarında bulundu.
II
Tramvayda kadınlarla kavga ettiğinden bir ay kadar sonra idi. Bir gece Erenköyü’ndeki köşkte Zarafet Abla gözlerini açtı. Sivrisineklerin, tahtakurularının hücumuyla vücudu baştan aşağıya yanıyordu. Kalktı, döşeğin içinde oturdu. Üzerinde cibinlik de varken bu can yakıcı, kan emici hayvanların nereden, nasıl böyle döşeğine dolmuş olduklarına şaştı. Odanın bir köşesinde yanan idare gazının isli, kör ışığı yardımıyla etrafına bakındı. Kaşınmaya başladı. Fakat ensesinden göğsüne, göğsünden bacaklarına koşturduğu iki elini, vücudundaki ızdırabı yatıştırmaya yetiştiremiyordu. Şimdiki moda saçları kıskandıracak irilikte didilmiş siyah yün gibi, tandır kadar kabarmış olan başını sağa sola sallaya sallaya biraz ötede yatan Rum hizmetçiye seslenerek:
“Elenigo, Elenigo… Ayo sen nasi uyuyo? Bu gece sivrisinekler bani jibinliği deldiler. İçine doldular. Sokuyo sokuyo yaniyo… Kaşiyo kaşiyo kabariyo…”
Eleni kaşınarak başını yastıktan biraz kaldırıp:
“Ah manamo… Rahat bırakmazsin abla bir parça Eleni uyuyacak?”
“A, çildirdi mi ayo? Sana kim ne diyo? Dalinin zoruna bak!”
“Ah, ama sen böyle dir dir soyliyor, ben nasil uyuyacak?”
“Sani ben mi uyutmayo? Sivrisinekler sana sokmuyolar mi?”
“Ah nasin sokmaz? Hem sokar hem kulak içeride vizir vizir turku söyler…”
Zarafet, sivrisinekleri öldürmek için iki elini cibinliğin orasına burasına götürüp birbirine çarparak:
“ ‘Şark’ diyo… Avuçlarini aciyo ama oldu mi olmedi mi gormiyo ki?”
“O ki vurdun, ne vakit ölüyor, avucunun içerde kan bırakayor!”
Zarafet Abla yastığının üzerinde fıstık gibi şişmiş dört beş tahtakurusu bulup ezerek:
“Elenigo…”
“Oriste…”
“Bu tahtakurularini gözleri var mı?”
“Ne bileceyim ben abla?”
“Gözlerini ban gormiyo ama onlar bani nasi goriyo, buliyo? Yatağını ne tarafa yapsa o tarafa geliyo… Elenigo ayo, o işi duydu mu sen?”
“…”
“Kız uyudu mu?”
“Birakarsin ki uyuyacayim?
“Ayo sana gizli bir şey soyleyece…”
“Bana gizli laf soyleyecek?”
“Kimse duymayacağina haçina putuna yemin edece. Ben de sana söylece…”
“Ah ‘matofeo’ ben kimseye demeyecek ki abla bana bir sirli laf soylemis…”
“Bizi kuçuk hanimi yok mu?”
“Bizim kuçuk hanum?”
“Evet, Leblebi hanum…”
“Yok Leblebi hanum, Lebibe Hanum.”
“Leblebi, fındık, naysa, hapisi bir… İşte o bir mektüp yazdi, bana verdi…”
“Sana vermiş kim postada bırakasin?”
“Posteye değil ayo… Komşunun oğluna verilece dedi…”
Eleni, komşunun oğlu sözünü işitince aşçı kadının açacağı esrarın ehemmiyetini hemen anlayarak döşeğinin içinde kalkıp toplandı:
“Komsunun oğlusuna verilecek demiş? Angisi? Hanya su sivil kravat koyar, er aksam demir yolu üzerinde piyaça yapar… A vre kaymeni… Ama benin akli bana böyle demiş ki bu delikanlı buradan geçer, bunda bir seytanlik var… Birbirlerine goz koymuşlar… Bunda bir ‘amur’22 isi var?”
“Bunda hamur işi yok ayo… Senin anlayacaği onlar birbirini seviyo…”
“Sonğra ne yapti? Mektup goturdu verdi?”
“Gotürmedi, korktu. O gece duşundu duşundu. Leblebi Hanım kardaşima kuçuk bey duyarsa? Büyük hanim duyarsa fena olace dedi. Kuçuk hanim ertesi günü nektüp yine vardi. Yalvardi yalvardi. Alini opti, yüzünü opti. Aha bani güzel ablaciği dedi. Beş guruş da beraber verdi. Artı dayanamadi, gotturdi.”
“Bes gurus verdi? Sok vermiş! Buradan en uzak memlekete mektup gider kirk para ilen… Bana verecek idi, bedava götürecektim. Ne olur? Surada komşu… Bes gurus aldin mektup götürdün?
“Dur ayo, acale etme… İlk önce götürmedi. Mektübün içinde ne var diye sordu. Salam kalam dedi. Benden de salam yazdi mi? Oyle ya, komşunun oğlusuna buradan nektüp gider de Zarafet’ten salam yazmasa ayip olmaz mı ayo?.. Sonra bana hatırına kalmaz ma?”
“O! Saskin abla! O mektup içerde seni için selam koyacak? Sana böyle demis, aldatmis… Sonra ne yapti?”
“Ne yapaca? Nektübü aldi, goturdi.”
“Brrravvo abla! Bey buldu, elinde verdi?”
“Buldu, aline verdi. O da bana ham elini opti hem beş guruş verdi.”
“Ah, aman, ben buna kiskandi. Bes gurus burda, bes gurus orda. Sen çok para aldi.”
Zarafet hafif bir haykırışla kahkaha arasında acayip bir gülme tutturdu. Döşeğin içinde gâh iki kat olup gâh doğrularak güldü, güldü, güldü. Nihayet dedi ki:
“Şimdi oturduğu bu kapu gibi ben hiç böyle ev görmedi… Kuçuk bey alafranga seviyo, ama aşçiye bes mecidiyeden ziyade vermiyo… Bani geçen günü yanina çağirdi. Mutbağın sofrenin, kulbasdinin alafranga adlarını öğren dedi. Ayo, bani aklinde kaliyo mu onlar? Kuzum Elengo, sen biliyo mutbağin adini, neydi?”
“Kuzina…”