Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 7)
Zavallı biletçi, o kıt Türkçesiyle müşteriyi inandırıncaya kadar akla karayı seçer. Birkaç kişiyle de silik para kavgası olur. Laleli’den de hanımlar binerler.
Kadınlar tarafı ayak ayak üstüne bir hâle gelir.
Biletçi: “Hanumefendiler bileto!” diye kadınlar tarafına geçer. Sıcaktan terlemiş, saçları tel tel şakaklarına yapışmış şişmanca bir hanım, yüzünün terini silmeye uğraşarak öfkeyle:
“Herif patlamadın ya? İnsan bu tramvaya adımını atar atmaz hemen bilet diye tepesine binersin! Dur, ne oluyorsun bakalım? Sultanahmet’e gideceğim. O zamana kadar bin defa bilet alınır!”
Biletçi ciddi bir tavırla:
“Sultanahmet’e gidiniz, başka tarafta gidiniz, nerede olursa olsun mutlaka bilet almalisiniz. Bizim kumpanya kaide böyle…”
“Aa, a, a… Al bundan da on paralık. Bu herif lakırtı da anlamıyor. Ben sana bilet almayacağım demiyorum. Terledim, biraz dur. Evvela biraz nefes alayım da sonra bilet alırım diyorum. Hu, sen bana dikkatli bak. Beni öteberi kadınlara mı benzettin? Benim soyum yedi göbeğe kadar helalzadedir. Hiç Frenk’in arabasına bedava biner miyim ben? Elbette bilet alacağım. Hem biletimi alırım hem de hayvanların hakkı üstümde kalmasın diye doksan dokuz ‘ya gayret’ çekerim. Ben hakkı hukuku tanırım ayol! Sen şöyle bir dolaş da sonra gel bakayım…”
Siyah çarşaflı, zayıfça, yaşlı bir kadın biletçiye bir ikilik uzatarak:
“Görüyor musun biletçi? İkiliğim ne kadar çil? Ben bunu sana vermezdim ama insanlık hâli bu… Bugün başka bozukluğum bulunmadı. Sana her müşteri böyle çil para verir mi? Bari uzun gitsem yüreğim yanmaz. Türbede ineceğim… Bu ikiliği oğlanın, torunum Behçet’in kumbarasından çıkardım. İğnenin ucuyla tamam bir saat uğraştım. Sen hazırcacık parayı al, çantana at. Oh, ne âlâ… Oğlan duysa kıyamet kopar. Evvelki gibi yaya yürüyemiyorum. Gitmesen olmaz. Hürmüz hastalanmış. İki eli kızıl kanda olsa teyzem, -sanki benim için- bıraksın da yarın sabah gelsin diye bahçıvanın karısıyla erkenden haber göndermiş. Gene geç kaldım. Kız öldüyse öldü, kaldıysa kaldı… Ev işi bitmez ki… Evde kızlarım, gelinlerim var, kalabalık. Şimdiki tazeler… Söyletme beni artık… Yerlerinden kımıldamasını canları istemez. Sade seyir seyran oldu mu oralara buralara koşarlar. İş görmezler, hep beni yapsın diye bakarlar. Biraz yaşlıyım ama gene onlara taş çıkartırım.”
Biletçi bu sözlerin dört kelimesini dinlemeksizin öte tarafa gider. Lakin kadında bir defa çene açılır. Karşısındaki yabancı kadınlara doğru ellerini sallaya sallaya sözünde devam eder:
“Hürmüz’ün eski mızmızlığı… Kız kardeşimin kızıdır. Anası öldü. Ona dünyada benden yakın kimse kalmadı. İyidir, hoştur. Kocasını çok sever. Herifin üstüne hayal-i fenerdir. Üzerine toz kondurmaz. Belki bilirsiniz, Salih Efendi, Amberîzadelerdendir. Nur gibi bir babası vardır. Sizler baki vefat etti. Eh hep o yolun yolcusuyuz. Az yaşa, çok yaşa, akıbet gelir başa… Bu dünya kime kalmış? Sözüm neredeydi? Ha, Hürmüz’ü anlatıyordum. Kocan kişizadeyse elhamdülillah bizim de soyumuz sopumuz belli. Hobyar taraflarında ben Ruhiyeci kızı Şeref Hanım diye bir anılırım. Ruhiyeci olup da Allah rahmet eylesin anam babam ruha okumazlarmış. Ruhları gayet hafifmiş de onun için bize bu lakabı vermişler. Ağababam Çörekçiler Kapısı’nda otururdu. O zamanın esnafıydı. Ama neylersin o zaman esnaflığını, beni evvela bir soysuz herife verdiler. Ahmet’imi ondan doğurdum. Size anlatsam kırk yıl bitmez.”
Şeref Hanım birdenbire cebini yoklar. Önüne bakarak parmaklarıyla bir şeyler hesapladıktan sonra erkekler tarafını ayıran perdenin ucunu kaldırarak:
“Hu biletçi… Biletçi, buraya gel.”
Biletçi gelerek:
“Ne var, hanumefendi?”
“Sen beni tanıdın mı ayol?”
(şaşarak) “Yok, tanimamisim…”
“Alık, sen de! Niçin tanımıyorsun? Ben deminden sana çil ikilik veren hanım değil miyim?”
“Ha, evet…”
“Ben o ikiliği torunumun kumbarasından çıkardım da aldım.”
(hayretle) “Kumbaroz çikardin?”
“Kumbara… Kumbara, canım. Rozunu da nereden uydurdun? O ikiliği bizim çocuğun kumbarasından aldım diyorum. Ne meram anlamaz adamsın sen!”
“Pek ayla, ben sizin sozuk kumbaroz tanimiyorum.”
“Aman canım, ister tanı ister tanıma. Aktarın sattığı on paralık toprak kumbaralardan. Şimdi bana o lazım değil… Çocuk işi anlayıp da ille ikiliğim de ikiliğim feryadıyla başıma gürültü koparırsa diye korkuyorum. Ben anası Safiye’ye, oğlana hiçbir şey anlatma diye sıkı sıkı tembih ettim. Hani şayet diyorum, çocuk duyacak olursa üzülür. Biz de tez elden böyle bir ikilik tedarik edemeyiz…”
Biletçi, öbür kadınlara doğru soran bakışlarını dolaştıra dolaştıra boynunu omzuna yaklaştırıp dudaklarını kıvırarak:
“Bu hanum ne diyor, ben anlamadi. Kumbaroz, mumbaroz… Çil iki kuruş…”
Başka bir kadın gülerek biletçiye:
“A, sen de ne kalın kafalı herifsin. Bunda anlamayacak ne var?
Hanım sana deminden bir çil ikilik vermiş. O para çocuğunmuş.
Şimdi geri istiyor. Besbelli sana başka para verip onu alacak…”
Biletçi şaşmış bir tavırla ellerini havaya kaldırarak:
“Ama böyle karisik is olmaz? Bana vermiş bir para… Bu para sozuk paradir? Kumbarozdur? Ben ne biledzek? Ben de o ikilik al-misim, müşteri vermişim…”
Şeref Hanım: “Ayol ne çabuk verdin? Sana ikiliği verirken de çocuğun olduğunu anlattımdı. Ne kafa!.. Lakırtıya dikkat ettiğin yok ki!”
Biletçi: “Ama bu kadar sok lakırdi ben hangisine tikat oladzayim?”
Şeref Hanım: (telaşla) “Perdeyi biraz aralık et de çocuğumuzun ikiliğini verdiğin adamı bana uzaktan göster bakayım?”
Biletçi gösterir. Şeref Hanım dikkatle bakarak:
“Ha, kelli felli Müslüman bir adam. Bakınız çocuğun parası kimlere kısmet olacakmış. Kısmete karşı durulur mu hanım? Behçet’in kumbarasındaki para bu sabah oradan çıkacak da bu efendinin cebine girecek… Suphanallah! Hay hikmetine kurban olduğum Tanrı’sı… Ya… Hürmüz de hastalanacak günü buldu patlayası!”
Başka bir kadın: “Hanım, başka bozukluğun varsa ver, o efendiye gönderelim. Çocuğun çil parasını istetelim. Belki verir. İyi bir adama benziyor.”
Şeref Hanım çırpınarak:
“Hanımcığım, yanımda başka bozukluğum yok… Şu musibet biletçi parayı böyle çarçabuk götürüp de başkasına verecek ne vardı? Yanında saklayaydı, yarın gene tramvayla eve döneceğim. Niyetim buradan geçerken biletçiye başka para verip o ikiliği almaktı.”
Biletçi üzüntülü bir gülümseyişle:
“Vay efendim bu ne tuhaflık? Çok aylar var ki ben biletocu oldum bu tramvayda. Fakat böyle tuhaflik daha görmedim. Ben müşteriden para alirim, çantada koyarim. O para bana değildir ki saklayadzayım? İdarede veredzeyim…”
Şeref Hanım: “Aman sus, lanet olsun! Üsküdar vapurlarında akrabadan bir biletçi var… Hani ya şirret20 mi diyorlar ne diyorlar? İşte o vapurlarda. Ona söylerim de bir çil ikilik daha buldururum. Amma da uzattın işi ha! Kabahat kimsede değil, böyle vakitsiz hasta olduğu için o yelloz Hürmüz’de!”
Altı yedi kadın derhâl tramvayda birbirleriyle ahbap oluverirler. Artık Şeref Hanım’ın çil ikiliği bahsi kapanır. Başka eğlenceli sözler açılır. Hanımlar kendilerinin tramvayda olduklarını, hele o incecik tahta bölmenin öte tarafında her sınıftan erkek bulunduğunu tamamıyla unutarak ancak kendi evlerinde, hususi âlemlerinde konuşulabilecek şeyler hakkında bağıra bağıra, gülüşe gülüşe fikirlerini birbirlerine söylemeye girişirler… Hemen hepsi söylüyor gibiydi. Çeşitli sesler arasında geçen ve erkekler tarafından da işitilen konuşmalar şunlardı:
“A, kardeş siz ne tarafa böyle?”
“Erenköyü’ne gidiyoruz elmasım.”
“Bizim de orada bildikler var ama elim değip de gidemiyorum ki… Hepsi de Binnaz Hanımcığım gel, diye ayılırlar, bayılırlar… Gümrük kâtibininkiler orada, Yarbay Rasim Bey’inkiler orada… Nebile Hanım var, mektep arkadaşımdı. Beyinin ismi bir acayiptir. Dur, aklıma gelmiyor. Gemilerin üzerine kâtiptir. Şimdi o ileri geldi. Çok büyüdü. Yaptırdığı köşkü söyleye söyleye bitiremiyorlar. Dil ile anlatılamazmış ki… Kameriyeler, fıskiyeler, havuzlar… Helaların suları üst kata kadar kendi kendine çıkıyormuş. Ah, bizim evde de böyle olsa ne âlâ… Kız rahata düştü. Allah versin… Nebile kimin kızıydı zaten? Şekerci Osman Efendi’nin kızıydı. Mektepteyken kitap koyduğu cüz kesesinin içinde badem ezmeleri getirirdi de kapışırdık. Eh, işte, çocukluk… Şimdi olsa insan sıkılır, değil mi ya kardeş? Talih bu! Kızcağız rahat etsin, rahat etsin… Gözüm olduğu için söylemiyorum alimallah… Beyi, bahçenin içine uzun uzun yollar yaptırmış, çakıllar yaydırmış, iki tarafına ağaçlar diktirmiş, o çiçekler, o çimenler artık yalancı cennet gibiymiş. Bir şey daha söylüyorlar, ona çok güldüm. Şeytan arabası mıdır nedir? Hani böyle şimendifer gibi fıldır fıldır gidiyor. Vavlı sepet21 arabası mı ne diyorlar? İşte öyle bir karın ağrısı ismi var. Nebile’nin beyi işte bir tane ondan almış. Hanımını bindirip de bahçede dolaştırıyormuş. Ne tuhaf olur onun üstünde gitmesi? Tövbeler olsun, binmesi de günahmış diyorlar ama insan imreniyor. Nebile beni pek sever. Benim için ‘Kardeşçiğim gelsin, onu işte o arabaya bindireyim de dolaştırayım.’ demişler… Bindirsin bindirmesin, öyle haber gönderip de bir kere gönlümü aldı ya, yetişir işte… Kız kibar karısı oldu ama Allah için söylemeli, hiç kibirlenmedi. Gene benimlen eskisi gibi senli benli konuşur. Allah eksik etmesin, bizimki huysuzdur. İzin vermez ki gideyim? Hele o arabaya bindireceğini duysa hiç göndermez. Her şeysi yolunda, yalnız bir dertleri var. Çocukları olmuyor. Beyi çocuk isterim, ille isterim de isterim diye tutturmuş. Allah vermeyince zavallı Nebile ne yapsın? İlaçlar, banyolar, adaklar, türbeler, hekimler, hocalar, başvurmadığı yer kalmadı. Allah istemeyene verir, isteyene vermez. İki gözüm, sebebi sorulmaz ki? Evlenmek niyetinde olan kocalar da işte böyle çocuk derler, mocuk derler, tutturacak bir bahane bulurlar. Erkek kısmının sevgisine inan olmaz… Yok hanım yok… Koca muhabbetine bel bağlamamalı… Şimdi sana hanımcığım, karıcığım, senin için ölüyorum, bayılıyorum, der… Sokağa çıkar çıkmaz hepsini unutur. Bir güzel kadın görünce gözleri velfecri okur. En uslusunun gene gözü dışarıdadır. Nebile’nin geçenlerde bir iki hafta kadar günü geçmişti. Gebe kaldım diye kadıncağız sevincinden çıldırdı şöyle… Acele çocuk takımları filanları hazırlamaya kalktı… Hep sevinçleri beyhude oldu. Arkasından bir şey çıkmadı. Bu gebelik böyle kof çıkınca Nebile hep kederinden hastalar oldu… Döşeklere düştü… Hakkı yok mu? Kederlenmez mi ya? Vardığı vakit kocası üç yüz kuruşluk zibidi bir kâtipti… Çarşamba taraflarında o çarpık, viran, kulübe gibi evlerde az mı sıkıntı çekti? Az yoksulluk mu gördü?”