реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnsanlar Maymun muydu? (страница 11)

18

“Ya kömürcü ya ocak süpürücü ya siyah küpüne düşmüş boyacı…”

“Aman birader, cüzdanlarımızı yoklayalım. Boyadan başkaca bir de soyulmuş olmayalım…”

Telaşla yan ceplerinden para cüzdanlarını çıkardılar, içindekileri bir bir saydılar. Tamam, birisinin yirmi iki, öbürünün on yedi lirası ve daha bozuk paralar hep yerinde duruyordu.

Enis Buharî geniş bir nefes alarak: “Oh, çok şükür paralarımıza dokunmamışlar.”

“Melekler bizi iblislere karşı korumuş olacaklar.”

“Şeytanlar bizim beş on liramızı ne yapacaklar? Bütün dünya hazineleri onların…”

Ruşen Zamir birdenbire: “Pantolonumun cebinde, cebi yırtacak kadar iri ve katı bir şey var.”

Öteki de cebini yoklayarak: “Bende de öyle…”

Ceplerine el salarak zorlukla bu katı şeyleri çıkardılar. Bunlar sıkıca mantarlanmış, dolu iki şişe idi. Üzerlerinde şu yafta vardı: Âlâ Erdek Şarabı.

Enis Buharî cebinden bir yılan çıkmış gibi şişeyi hemen taşların üzerine fırlatmak istedi, fakat arkadaşı önleyerek: “Atma, atma.” dedi.

“Ne yapacaksın? İçecek misin?”

“Rabb’im göstermesin.”

“Öyleyse niçin saklayalım?”

“Bakkala satarız.”

“İçilmemesi emrolunmuş bir şeyin ticareti de haram değil midir?”

“Memlekette şimdi şarap ticareti başladı. Günahı onların ve bu şişeleri ceplerimize koyan şeytanların olsun…”

16

Cadde yollara çıkmadan, arka sokaklardan Horhor’a kadar uzandılar. Tek tük rastladıkları kimseler bu zifiri suratlara bakarak güle güle onları türlü şeylere benzetiyorlardı. Merak edenlerin aralarında şu sözler dönüyordu:

“Arap mı bunlar?”

“Hayır… Boyunları, elleri beyaz…”

“Ha… Boyama zenciler, bir komediden dönüyorlar galiba…”

“Yüzlerini temizlemeye vakitleri olmamış mı?”

“Besbelli ki, öyle…”

“Hayır, bilemediniz. Bu adamlarda artist tavrı yok…”

“Başka türlü bu kara makyaja ne mana verilebilir?”

“Su bulunmayan bir yerde bunlara böyle bir azizlik etmiş olacaklar. Baksanıza koşa koşa çeşme aramaya gidiyorlar…”

“Bu buluşunuz olabilirse de, benim aklıma başka türlüsü geliyor.”

“Nedir?”

“Bu adamlar epeyce paralı bir iddia üzerine suratlarını lostra ettirmiş olacaklar.”

Artık, Horhor çeşmesine yaklaşmışlardı. Onların peşlerine takılan meraklıların arasına bir polis karıştı. Yaraşıklı yaraşıksız her ağızdan çıkan bu ihtimalleri dikkatle dinliyor, bu garipliğe kendince de bir mana vermeye uğraşıyordu. Halkın şiddetle merakını uyandıracak, kimseye benzemeyen alelacayip bir kıyafetle sokakta dolaşmanın yasak olduğunu bildiğinden, kendinde peyda olan bir şüpheyi oraya biriken adamlardan sordu: “Deli olmasınlar?”

Biri cevap verdi: “Bu da olabilir, fakat yakınlarda tımarhane var mı? Nereden boşanmış olacaklar?”

“Bakırköy’de var.”

“İstanbul bu tımarhaneye yakındır.”

Gülüşmeler.

Polis önlerine çıkarak: “Durunuz bakalım. Sabahleyin böyle erken bu boyalı suratlarla nereden geliyorsunuz?”

Enis Buharî kırgınca: “Biz bir garip hâle uğradık, bir de sizinle derde girmeyelim. Polis efendi, haydi işinize, vazifenize gidiniz…”

Polis çatıklaşan bir suratla: “Vazifem işte sizin ne olduğunuzu öğrenmektir.”

“Kazara yüzlerimiz boyanmış olmakla insanlık kadrosundan çıkmadık ya! İşte iki insanız. Başka ne olabiliriz?”

“Başka ne mi olabilirsiniz? Tanınmamak için yüzlerini karalayarak gece çapuluna çıkmış iki haydut…”

Polisin bu suçlamasını duyan halkta merak artar. Birbirlerine: “İşittiniz mi? Her şey aklımıza geldi de bu türlüsünü hiç aklımıza getirmedik.”

“Polis, hırsızı gözünden anlar.”

Polis sorgusunda devam eder: “Söyleyiniz kara suratlılar, kazara yüz boyanmaz. Bu boyanmadan maksadınız nedir? Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz?”

Ruşen Zamir: “Polis efendi oğlum, biz sizin şüphelendiğiniz insanlardan değiliz. Uğradığımız garip hâl bizce hakikattir. Fakat size masal gelir. Söylesek de inanmazsınız.”

Polis: “Tabii masala inanmam. Doğruyu söyleyiniz.”

Enis Buharî: “Biz Müslüman adamlarız. Yalan kabul etmeyiz.”

Polis: “Peki söyleyiniz doğruyu.”

Ruşen Zamir: “Efendim, biz şeytan şerrine uğradık.”

Polis: “Yüzlerinizi niçin boyadınız?”

Ruşen Zamir: “Biz boyamadık efendim…”

Polis: “Ya kim boyadı?”

Enis Buharî: “İşte onlar…”

Polis: “Onlar kim?”

Ruşen Zamir: “Şeytanlar… Efendim, şeytanlar…”

Polis sinirli: “Ha, anlaşıldı. Haydi merkeze… Cini şeytanı orada anlatırsınız.”

Enis Buharî büyük bir yalvarma hâli ile: “Polis efendi evladım, biz, baban yerinde adamlarız. Hırsızlığa çıkacak kimselerden değiliz.”

Polis: “Yüzlerinizde parmak kalınlığında boya var, kaç yaşında olduğunuz belli değil ki…”

Ruşen Zamir: “Müsaade ediniz çeşmede yüzlerimizi yıkayalım. Sonra bırakınız evlerimize gidelim.”

Polis: “Yüzlerinizin yıkanmasına müsaade edemem. Hakikatin meydana çıkması için merkeze sizi böyle boyalı götüreceğim.”

Gittikçe artan halk arasında şu sözler döner: “Bunlar adamakıllı kaçık… Yüzlerini şeytanlar boyamışmış, polis hiç böyle küllüm yutar mı?”

“Geçenlerde de Bakırköy’den bunlara benzer bir deli kaçtıydı.”

“Deli diyoruz ama bunlar ara sıra gardiyanları kafese koyabiliyorlar. Hangi taraf daha akıllı?”

“Kırk yıl tımarhane hizmetinde bulunanlar da sonunda çıldırırlarmış.”

“Tecrübesi yapılmış bir gerçek mi bu?”

“Bilmem. Tımarhanelerin doktorlarından kapıcılarına kadar istatistik tutmalı. Kırk yıl sonra iş anlaşılır.”

“Şaşılmaz. Bazı doktorların baktıkları hastalıklara sonunda kendilerinin de tutuldukları işitilmemiş bir şey değildir ya?”