Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnsanlar Maymun muydu? (страница 10)
15
Sofular’ın ıssız, yarı viranelik, karanlık yan sokaklarında gece saat on bire doğru karaltılar dolaşıyor. Enis Buharî ile Ruşen Zamir… Feylesofu taşlayacaklar. Onun akşamdan Şeyhülislam Gıyasettin Efendi’nin konağına gittiğini görmüşler. Şimdi oradan dönüşünü bekliyorlar. Gece ilerledikçe etrafın ıssızlığı daha artacağı için taşlamanın bu zamana bırakılmasını uygun görmüşler.
Karanlıkta ele uygun taş bulması güç… Gündüzden bunların irili ufaklılarıyla ceplerini doldurmuşlar. Bir köşebaşını siper alarak gözler tetikte, kulaklar kirişte bekliyorlar.
Enis Buharî, Ruşen Zamir’in kulağına usulca fısıldıyor: “Cebine kaç taş doldurdun?”
“Yedi…”
“Pek az…”
“Ya seninki?”
“Kırk bir…”
“Merak etme… Benim ihtiyat cebimde de sayısız var.”
“Bak ben bunu akıl edemedim.”
“Yedi, tek sayıların mübareği olduğu için onları sağ cebime sayı ile koydum.”
“Ben kırk biri tüketirsem, bana senin sayısızlarından verir misin?”
“İstediğin kadar…”
“Herifin vücudunu kalbura çevireceğiz…”
“Kendi cetbecet maymunluğunu âleme bulaştırmanın cezasını görsün.”
“Böylesi taşlanır doğrusu…”
“Besmeleyi çeker, birbiri arkasına yapıştırırız.”
“Ta bayılıp da yere düşünceye kadar…”
“Onu delik deşik ettikten sonra tabanları kaldırırız.”
“Karanlıkta taş atan eli kim görecek?”
“Kim vurduya gider.”
“Pist.”
“Sus…”
“Geliyor…”
Karanlığın ortasında feylesofun cübbemsi paltosu, keçisakalıyla hayal meyal şekli seçilir. Yürümez, durur. Şöyle söylenir: “Âdem babamızın insanlaşan bir orangutan olduğunu Doktor Fuhbrott, Schwalb, Klaatsch (uydurma adlar) ispatladıktan sonra buna kim ses çıkarabilir? Eski şeyhülislamı da sonunda kendi inandığıma aşıladım. Bazı memleketlerde maymun ilah tanılır, mukaddestir. Niçin? Kan kaynadığı için…”
Bu kâfirce küçük nutkun heyecanıyla âdeta kendilerini unutan iki yobaz eskisi, arkalarında neler olduğuna dikkat edemeyerek ellerini ceplerine soktular. Taşları çıkardılar. Titreyerek besmelelerini çekip de mermilerini fırlatacakları sırada, karanlıkta birdenbire ortaya çıkan bilinmeyen bir kuvvet, ikisinin de kollarını arkaya sıkı sıkıya çaprazlayıverdi. Çarmıha gerilmiş gibi kımıldayamaz oldular. Neye uğradıklarını kestiremediler. İki sıcak soluk enselerini ısıtıyordu. Ellerine düştükleri kuvvetlerin ne olduğunu anlamak için başlarını biraz arkaya çevirip de geceden daha karanlık korkunç iki şeytan suratı görünce, dizlerinin bağları çözüldü. Dişlerini birbirine çarptıran bir sıtmaya tutuldular.
Bu sırada karanlığın ortasından bir kahkaha koptu. Arkasından, Faust operasının Mefistofeles havası duyuldu. Bu nağmeler kuvvetli bir ıslıkla öttürülüyordu. Gerçi yobazların bu opera ile hiç tanışıklıkları yoksa da karanlıklara saçılan o şeytan nağmeleri üzerlerinde tuhaf bir tesir yapıyordu.
Feylesof bu hava ile soyunmaya başladı. Başından kasketini, suratından sakalını, sırtından paltosunu attı. Ortaya, komedyalarda görülen iki uzun boynuzlu, kırmızı dilli, yukarıdan aşağıya kapkara bir şeytan çıktı. Etrafa avuç avuç alev saçıyor, o aydınlıkla bunlar seçiliyordu.
Feylesof rolünü oynayan Ali Şeref’ti, yobazların kollarını arkalarına kıvıranlar da aynı şeytan kıyafetinde Vahit ile İsneyn idiler. Saçılan ateşler de alev gibi görünüp de yakmayan bir nevi kimya terkibiydi.
Yobazların kolları tutulmuş ise de dilleri söylüyordu.
Biri, ötekinin kulağına eğilerek: “Aman hocam, bu ne inanılmaz hâldir. Eliyazübillah maymun sandığımız mahluk meğerse şeytanın dik âlâsı imiş. İdlal25 için insanlara karışmış.”
“Taşlayalım derken, taşlanacağız.”
“Çarpalım derken, çarpılacağız.”
Şeytan kovmak için bildikleri duaları gürül gürül tecvit üzere okumaya başladılar. Fakat ne korkunç şeydir ki, kolları arkalarından çözülmüyor, şeytanca ıslıklar kesilmiyordu.
Sonunda şeytan ıslığı kesti. İnce flüt sesiyle keskin, nağmeli bir nutka başladı: “Hocalarım, yanlış Allah’a tapıyorsunuz. Ters kıbleye duruyorsunuz.
Enis Buharî, bu küfre istiğfar getirerek cevap verdi: “Estağfurullah… Estağfurullahilazim, haşa… Haşa… Rabb’imiz yerlerin göklerin haliki ulu Mevla, kıblemiz Kâbe-i muazzamadır.”
Şeytan, iki ıslık arasında bir kahkaha daha kopardıktan sonra:
“Yer tanrısı benim… Göklerin Allah’ıyla sınırlarımı ayırdım. Hocalar, bundan sonra bana tapacaksınız. İnsanların üzerinde Allah’tan çok sözü geçen ben şeytana… Allah’ın keyfemayeşasına26 karşı bir denklik teşkil eden büyük kuvvete… Halik tanıdığınız Hak Teala, yarattıklarının tıynetini benim kadar bilseydi, kullarını emirlerine benden önce ram ederdi. O, korkutur, ben, hoşlandırırım. Ondan çekinirler, bana sokulurlar. Bütün dünya yuvarlağı benim malikânemdir. Rabb’imizin yaratıp dünya cehennemine attıklarını ben kurtarırım. Onun ‘hükm-i ezeli’ dediğini benden başka bozmaya cesaret eden yoktur. Ben, bütün insanların yüreklerine vahşet ve memleketlerine kundak koydum. Fitili yakında ateşleyeceğim. Alevler gökleri kaplayacak. Benim kıblem, din kıblesinin aksinedir. Yüzünüzü kuzeye, arkanızı Kâbe’ye dönünüz, bana secde ediniz.”
Softalar bağrışıyorlar: “Haşa… Haşa… Aleyhüllane…”
“Bütün dünya benim tebaam, siz niçin olmayacaksınız? Bugün olmasanız da yarın Allah’ınızın adaletsizliğini anlayıp, bana döneceksiniz.”
“Haşa… Melun haşa…”
Karşı koyamadıkları iki kuvvet, Enis Buharî ile Ruşen Zamir’i omuzlarından bastırarak yüzüstü yere ittiler, bu suretle zorla şeytana secde ettirmek istiyorlardı.
Bundan öteye ne olduğunu iki kafadar artık bilemiyorlardı. Nasıl olmuşsa olmuş, derin bir uykuya daldırılmışlardı. Sabahın erken bir saatinde uyandıkları zaman, kendilerini ıssız bir viranenin ısırganları, baldıranları, ballıbabaları arasında buldular.
İlk göz açar açmaz, korkuya düşerek birbirine bağırdılar: “Aman kardeş sen Arap olmuşsun.”
“Ya sen? Kurum tutmuş ocağa dönmüşsün.”
Gerçekten, ikisinin de suratına katran çeşidinden koyu bir madde sıvanmıştı.
Bellerini doğrultmaya uğraştılar.
Ruşen Zamir: “Aman birader her tarafım kesim kesim kesiliyor. Galiba bizi iyice sopalamışlar.”
Enis Buharî: “Benim de vücudum kırık. Sen dövüldüğünü hatırlıyor musun?”
“Hayır, hiç… Fakat o cehennem nutku beynime ateşle kazılmış gibi duruyor. Melunlar bizi kâfirliğe zorladılar. Çok şükür, baştan çıkaramadılar.”
“Rahmanı ararken, şeytana çattık. Belki mintarafillah,27 bu bizim için bir sınamadır. İmanları kurtarabildik mi?”
“Şüphesiz. Yüreğime bir lahza şüphe gelmedi.”
“Allah şaşırtmasın. Ne kandırıcı bir vazetti melun. Gördüğümüz bu şeytan vakasını kime anlatsak inanmaz.”
“Şeytana zorla secde ettirildiğimiz aklına geliyor mu?”
“Sus sus… Çıldıracağım geliyor…”
“Sani-i hakiki kalplerimizin temizliğini bilmiyor mu? Bundan bize ne günah bulaşır?”
“Bir çeşme önüne gitsek de ilkin şu yüzlerimizi temizlesek…”
“Bakalım bu şeytan sıvamasını çeşme suyu ile çıkarabilecek miyiz?”
“Bu, yüzlerimizde hiç çıkmayacak bir kara olup kalacak mı?”
“Çeşme başında şimdi denemesini yaparız.”
“Bu şehir çölünde akar çeşme bulması, bilir misin, ne derttir?”
“Malum… Bulsak da çeşme başı su kıtlığı çeken ahalinin testileri, güğümleri, tenekeleri ile doludur. On saat beklesek yüz yıkamaya sıra gelmez.”
“O hâlde, Horhor’a kadar gideriz.”
“Bu suratlarla mı?”
“Bizi ne sanırlar acaba?”