Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnsanlar Maymun muydu? (страница 13)
Tahkikatın iyice bu sona ermiş olmasından, zavallı feylesof yine kârlı çıkamadı. Her hadisenin iki tarafı vardır. Hakikat ve halk tarafları. Hakikat ne kadar açık olsa, halkın hoşuna gitmez. Vakanın dışını içine çevirerek ona büsbütün başka bir şekil vermek isterler. Bu şeytanlar oyunu da öyle oldu. Halk, araştırmanın tersine olarak herkes şimdi feylesofun, insan ve şeytan olarak iki kişiliği olduğuna ve istediği vakit birinden çıkıp ötekine girebildiğine inanmaya başladı. Biçarenin şimdi maymunluk soysuzluğuna bir de şeytanlık habisliği katıldı.
Mahalle karılarının ağızlarında vaka sakız oldu. Artık şöyle çalkanıyordu:
“Ayol duydunuz mu? Meğerse herif istediği zaman insan, istediği zaman şeytan oluyormuş… Rabb’im şerrinden saklasın. Geceleri üç Ayetelkürsi, bir Elham okuyup da o tarafa üflemedikçe yatmıyorum.”
“Bu feylesof için derin okumuş diyorlar. Bilmiyor musunuz? Şeytan, gökyüzünde meleklerin hocası değil miydi? O, ilmiyle şeytan, Allah’a bile karşı koydu. Pabucu Büyük’ün vaazında bunu kaç defa dinledim.”
“Yağlıkçı’nın kızı için ‘Şeytana uydu!’ diyorlar. Raife’yi bu herif mi azdırdı?”
“Şüphesiz. Buralarda en yakın şeytan o. Uzaktakilerin gelmelerine ne hacet…”
“Geçenlerde ihtiyar Sabire Hanım su çekerken ip kopmuş, kovayı kuyuya düşürmüştü. Çengeli getirmiş. Kovayı çıkarmaya uğraşırken haydi tepesi aşağıya kuyuya gitmiş. Bereket versin ki bu kazayı pencereden komşu Hasan Efendi görmüş. Hemencecik konu komşu üşüşmüşler, zavallıyı sırılsıklam dışarıya çıkarmışlar. Taşlara çarpmadan suya düştüğü için Rabb’im saklamış da hatunun bir tarafına bir şey olmamış. ‘Sabire Hanım nasıl oldu da düştün?’ diye sormuşlar. Şu cevabı vermiş: ‘Sanki birisi beni arkamdan kuyuya itti.’ ”
“Hah, işte gördünüz mü, bu şeytan heriften başka onu kim itecek?”
“Hatice Hanım’ın raftaki billur antika kâsesi durup dururken el dokunmadan yere düşmüş, yüz parça olmuş.”
“Doğramacının oğulcuğu altı yaşında Sadık’ın on basamak merdivenden yuvarlanıp da bacağı kırılmadı mı?”
“Köse muhtarın büyük kardeşi Süleyman’ın birdenbire dili tutulmadı mı? Okutmak için nefesi keskin meşhur bir hoca çağırdılar. ‘Bu, neuzübillah, şeytan işidir. Zavallı adam üzerlerine uğramış. Dilini açmak için çok uğraşmak lazımdır.’ dememiş miydi?”
“Hacı Veli’nin beline girdi. Adamcağız ağrıya dayanamıyordu. Hekimler ‘Romatizma!’ dediler. Hocalar ‘Bu, şeytan işi kulunçtur. Erkekli dişili olur. İnsanın vücudunda doğurdukça doğurur!’ hakikatini söylediler.”
“Yusuf Bey’in evinde mangalı devirip de yangın çıkaran kimdi?”
Daha neler de neler! Fırtınada göçen harap evi yıkan da o idi. Doğururken ölen kadının katili de yine o… Yıllardan beri o taraflarda olup biten kazaların yapanı artık bulunmuştu. Bundan sonra olacaklar da onun hesabına faydalanacaktı. Büyü kazanı gibi kaynayan bu dedikodunun buharıyla mahalle yerinden hop kalkıp hop oturuyordu.
Feylesofu mahalleden kaçırmak için plan düşünülüyordu. İki üç gün ara ile duvardan bahçeye köpek, kedi, fare leşleri atıldı. Mualla Efendi bu hayvan ölülerini yemiş ağaçlarının köklerine gömdürttü ve evdekilere: “Gelecek sene bu ağaçların ne bereketli meyveler vereceğini göreceksiniz.” dedi.
Bir sabah, feylesof, komşuları fırıncı İsmail’in evi önünden geçerken alt kat penceresinden uzanan buruşuk bir el üç defa: ‘Kefareti budur!’ diye adamcağızın başına üç taş fırlattı. İyi nişan alınmadığı için feylesofa bir zarar gelmedi. Fakat ne kefaretiyle bu taşlar atılmıştı? Yapılan araştırmadan sonra şu anlaşıldı:
Fırıncının kaynanası Ayşe Hanım’ı sıtma tutuyormuş. Bu hastalığın şeytandan geldiği söylenilerek, böyle üç taşla defolunabileceği tavsiye edilmiş imiş…
Mualla Efendi gülerek: “Bizim memlekette felsefenin neye iyi geldiğini anladınız ya? Sıtmaya, baş ve karın ağrılarına, her türlü yellere, habis hummalara… Şeytan taşlamak için Arafat’a kadar gitmeye hacet yok… Bir feylesof kafası bulup taşlarsın. İşte bu da olur. Felsefeye verilen manayı gör de gel bu diyarda feylesof ol… Bizde felsefe makaleleri yazanlar bile bu ilmin ne olduğunu anlamadan ve anlatamadan çetrefil bir dil kullanıyorlar. Felsefeyi Fransızcada, İngilizcede, Almancada okur anlarsınız. Fakat Türkçesinde bir şey seçemezsiniz. Türk’üz, dil bizim, ama ilim yabancı. Bir türlü Türkleşemiyor. Üstünkörü birkaç şey şavullayanlar bu ilmi tamamıyla yutmuş oldukları çalımıyla ortaya çıkıyorlar. Bizde daha felsefenin onda bir terimleri bile konulmamıştır. Bekliyoruz, Asya steplerinden gelecek… Yoncalar bitsin de otlayalım.
19
Önce maymun iken şimdi takımıyla şeytanlaşan bu ailenin o mahallede barınabilmesi gittikçe güçleşiyor, yapılan zorlamalar ara sıra dayanılamaz hâle geliyordu. Feylesofun karısı Müride Hanım, kocasının odasına koştu. Onu, kafası iri bir kitaba gömülmüş dalgın buldu. Telaşla taşıp dökülmeye başladı:
“Efendi, yüzünüzü bu kitaplardan kaldırıp da biraz da etrafınıza bakınız.”
“Yine ne oldu?”
“Alt kat penceresinden bir cam kırdılar.”
“Ne vakit?”
“Şimdi… Şimdi koca bir taş güm diye odanın ortasına düştü.”
“Atanı gördünüz mü?”
“Hayır… Tabii attı kaçtı.”
“Polise şikâyet ederiz.”
“Hangi bir zorbalık için şikâyet edeceğiz? Polis, kapımızın önüne sürekli bir nöbetçi dikemez ya… Hemen her sabah bahçemizde bir leş, her gün evimize, kafamıza bir taş… Yerleri pisletip de yuva değiştiren kargalar gibi biz de bu mahalleden başka bir tarafa göçmeliyiz.”
“Nereye göçeceğiz? Bu ‘feylesof’ unvanını beraber götürdükçe nerede rahat edebiliriz? Gideceğimiz semt sanki buradan daha medeni mi olacaktır? Bu bahçeyi, bu yemiş ağaçlarını, bu kuyuyu nerede bulabiliriz?”
“Koca İstanbul’da sizin gibi bir ilim, bir fikir adamını barındıracak bir bucak bulunamaz mı?”
“Terbiyeli mahalleler bulunabilir. Lakin bizim hayatımıza, töremize, kesemize uymaz. Bizim için oraların rahatsızlıkları da başka türlüdür. Hele kız, erkek yetişkin çocuklarımız var.”
“Çocuklarımız dediniz de aklıma geldi. Onlar bu leşlere, bu taşlara, bu saldırmalara bizim gibi göz yumamıyorlar. Yine bu sabah üçü dördü toplanmışlar, ağızdan kulağa bir fiskostur gidiyordu.”
“Ne fiskosu?”
“Galiba hocalara yaptıkları gibi, mahalleden bize sataşanlara da bir şeytan komedyası daha oynayacaklar.”
“Aman hanım, söyle o çılgınlara böyle deliliklerden vazgeçsinler. Sonra evi büsbütün başımıza yıktıracaklar.”
“Onlara söz geçirilebilir mi? ‘Evet… Ha… Hı…’ derler, sonra yine bildiklerini yaparlar. Ama en ehemmiyetli mesele bu değil…”
“Daha ehemmiyetlisi mi var?”
“Evet, evet…”
“Ne imiş bakalım?”
“Ali Şeref, Selase’yi istiyor.”
“Bu malum. Yeni bir şey değil…”
“Yeni bir şey değil, ama artık bugünlerde istiyor.”
“Kız da ister gibi değil mi?”
“Ziyadesiyle… Oğlanlar da evlenmek perdesinden nağmeler tutturdular.”
“Âlâ… Âlâ… Demek bizim evin içi minimini maymunlar… Küçük küçük şeytanlarla dolacak. Tabiat babanın maksadı yalnız insandan, hayvandan dünyaya döl yetiştirmektir. Ateşlendirir, birleştirir, doğurtur. Artık ötesine pek aldırış etmez. Yaşamak için dövüşsünler, boğuşsunlar dursunlar. Nüfus fazlalaşırsa birkaç kişinin kararıyla harp açılır. Milyonlarca hayat ekin gibi biçilir, kalanlar nişan alır, kumandanlar şöhret kazanır, diplomatlar gururlanır. Ölenlerin kim oldukları sayıya gelemeyeceği için, onlar adsız sayılırlar. Topuna birden bir taş dikilir.”
“Efendi, siz her şeyi felsefe tarafından görüyorsunuz. Fakat çok defa bu dedikleriniz, yaşanılan hayata uymaz. Çocuklarımız, baş göz edilecek yaşa geldiler, ama âlemin kötü gözleri hep bize dikilmiş. Etraftan üzerimize lanetler, nefretler yağıyor. Bu hâlde biz onları nasıl evlendirebiliriz?”
“Kızın yavuklusu malum. Oğlanlar hangi dilber kızlara gönül vermişler?”
“Açıkça söylemiyorlar, ama ben sezinliyorum.”
“Her sıkıntı içinde bir de boş yere başımıza üzüntü çıkarmayalım.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Biz kızı Ali Şeref’e vermeye razıyız, fakat delikanlının anası, babası bu evlenmeye hiçbir zaman izin vermeyeceklerdir.”
“Ali Şeref bu gönül işinde ana baba sözü dinler boydan bir genç değildir.”
“Biz kızı veriyoruz. Oğlan alabilirse alır. Alamazsa ne yapalım? Bu meseleyi kendi hâline bırakalım.”
“Ya oğullarımız için?”
“Onlar için de hiç üzüntü çekme.”
“Niçin?”
“Bu mahallede ve civar semtlerde buradan birkaç yüz kilometre uzaklara kadar adımızın kötülüğü yayılmıştır. Kimse Vahit’le İsneyn’e kız vermez. Olamayacak bir şeyi düşünüp de zihnini yorma.”
“Zihnini yorma olur mu? Böyle söylediğiniz şekilde iş bitmiyor. Mesele büsbütün sarpa sarıyor. Oğullarımızı seven kızlar da varsa, en sıkı yasaklara karşı birbirini almak için akla gelmez çılgınlıklara kalkışacaklar, türlü felaketlere uğrayacağız.”
“Olacak şeyleri, olmazdan evvel düşünmek lazım gelirse, dünyada bu düşüncenin ucu bucağı bulunmaz. Bununla beraber, ben, aile geçimini idarede becerikli de değilim, ustalığım da yoktur. Ben, daha ehemmiyetli işlerle uğraşıyorum. (önündeki kocaman kitabı göstererek) Felsefedeki vahidi bilir misin? Dikkat et, bu bizim oğlumuz Vahit değil… Felsefede ‘bir’ niçin her zaman bir, yani tek kalmıyor. Niçin hakikat kendi cevherinde gerilerek sonuna kadar hakikat kalmıyor. Çünkü her şey birtakım devreleri mutlaka geçirecektir. Pozitif, negatif oluşların sonunda her şeyden başka bir şey doğar. Yine sonunda maddenin, maddeden gayrı bir hâl alabilmesi sırrına dayanıyor. Buna ne dersin hanım?”