Hüseyin Rahmi Gürpınar – İnsanlar Maymun muydu? (страница 14)
“Benim bu meselelere aklım ermez. Sizin yalnız böyle şeyler düşünmenizle ne mahalledeki şöhretimizi düzeltebiliriz, ne de ev idaresini…”
20
Mualla Efendi, dünya işlerine metelik vermeyen dalgın bir adamdır. Kendine karşı olan insanlığa sığmaz saldırmalara bile çok defa güler. Çünkü onun gözünde bütün insanlar acınacak akıl hastalarıdır. Tabiatta her şeyin ağır bir kemale ermeye bağlı olduğunu görüyoruz. Besbelli ki, insanlık daha çocukluk devresindedir. Hayattaki düzelmez sanılan karışıklıklar hep cahillikten doğuyor. Bu cahil sürüleri içinde zaman zaman birkaç akıllı çıkabilir. Fakat imlaya gelmez bu bozuk düzen, milyonlarca dimağlar arasında doğru işleyen bir iki büyük kafanın görecekleri işler ihtiyaca karşı çok az kalır. Cahillik, dehanın, ilmin baş düşmanıdır. Sürüler, kendi ananelerinden edinmiş oldukları fikirlerinden başka türlü düşünenlere amansız düşman kesilirler. Kalabalığı idare eden kuvvet, dirilerden ziyade ölülerdir. Mezardakilerin kafalarımıza miras bıraktıkları izlerle yaşıyoruz. Kemalleşmeye en zor teslim olan inatçı bir damga… İnsanların ananelerini ve yüzlerce yıllardan beri körü körüne nelere inandıklarına, nelere tapındıklarına bakınız, ahmaklıklarına gülersiniz. Siz de onlardan iseniz, bana kızarsınız.
Feylesof bu yolda tutturduğu vaazını dallandırır budaklandırırdı. Ona göre baş bilgi, felsefedir. Hakikati aramaları derecesinde hep öbür ilimler onun hizmetkârıdırlar.
Öfkelendiği bazı zamanlarda şöyle bağırırdı: “Kabahat kimde? İnsanlık adam olmayı istemiyor, ne yapalım. Bu maddi hayattaki düzelmeyi bırakıp da, saadetini manevi bir âlemden bekliyor. Hakikati, rüya ile değişiyor.”
Erkek kız, üç çocuğu babalarının bu söylenmelerine, kös dinler gibi çok dalgın, asık bir kulak verirler. Feylesofun ilmi o kadar sevmesine karşı, tahsilleri şöyle böyledir. Evlerindeki zengin bir kütüphaneden bir cilt çekip de okuduklarını gören yok gibidir. İş söze gelince, babalarının bilgisiyle övünürler.
Feylesofun uzun çehresi, gagavari burnu, soluk rengi, meşhur İtalyan şairi Dante’yi andırır. Çenesinin sivriliğini gür sakalı örter.
Karısı Müride Hanım, bir göbek aşırı Kafkas cinsi düzgün yüzlü bir kadındır. Onun güzelliği çocuklarda, babadaki yüz organlarının nispetsizliklerini düzeltmiştir. Üç kardeş gürbüzdürler, birbirine benzerler. En güzelleri İsneyn’dir. Kız da şimdiki yarı çıplak kadın elbiselerinin içinde pek körpe vücuduyla gönül çekecek bir alımdadır.
Feylesof perhiz eder. Eski stoisyenleri beğenir. Çocuklarına her şeyde ortalama davranmayı öğütler. Zamane gençliğinin gem almaz bazı taşkınlıklarında Müride Hanım, baba ile çocukları arasında tampon işini görür. Feylesof çok defa etütleriyle o kadar dalgındır ki, olup bitenlerden haberi olmaz. Kulağına bağırsanız, çakaralmaz bir hâlde söyleneni işitmez, o kendi kafasındaki kaynayanları tekrarlar durur. Anneleri, çocuklarının evlenme isteklerinden söz açtıkça, Mualla Efendi haykırır:
“Aceleleri ne? Evlenmenin en büyük tadı, onun olmasından evvelki çekilen arzudur. O, olup bittikten sonra, çok tıkınan midenin hazımsızlığı gibi, gönül de ekşir turşulaşır. Birbirinden kaçacak yer ararlar.”
“Efendi tuhaf söylüyorsunuz. Biz karı koca öyle mi olduk?”
“Benim gibi feylesof bir koca, senin gibi tahammüllü bir kadın şimdiki delikanlıların cavalacozları28 arasında bulunur mu?”
Feylesof böyle söylenedursun, duyguları kabarmış gençleri öğütle avutma olabilir mi?
Evde bir besleme kız vardır: Rabia. Anadolu’nun bilmem hangi köyünde koyun çobanlığı yaparken İstanbul’a getirilmiş. Ayaklarına ömründe ilk defa kundurayı bu şehirde giydi. Kaplumbağa gibi tümsek, yayvan o nasırlı ayaklar ki, hiçbir hazır ayakkabıya girmedi, mahsus kalıp yaptırıldı. Başı, adını söylemek nezih olmayan iğrenç illetle kabuk kabuktu. Kafasına ziftten takke giydirildi.
“İş ana ölüyorum!” diye bağırta bağırta çıbanları yoldular. Sonra kafa derisinden fırça gibi yeni saçlar sürdü. En pis şeylerden iğrenmez, temizlik nedir bilmez. Yarım okka ekmeği üç lokma yapan bir oburlukta idi. Yemeği ağzına alabildiğinden fazla tıkıştırır, iki yan avurtları şişer, yutarken boğulur gibi gözleri kapanır, yüzü kızarır, boynu birkaç defa ileriye gider gelirdi.
Rabia’nın ilk geldiği zamanlardaki her yaptığı iş, feylesof için bir etüttü. Kız, yemek yerken bakar bakar da:
“Hanım, dikkat et, maymunlar da tıpkı böyle yerler. Ne verseniz avurtlarına doldururlar. İşte aslı ilk insan budur. Biz ‘yapma insan’ız. Cemiyetin aşağı tabakalarında, yerken böyle avurt şişirenler bugün de çoktur. Hayvanlarla ortak olan hâllerimizi inkâra kalkışmak boştur.”
Kızın asıl adı Kezban’dı. Feylesof, Vahit, İsneyn, Selase’deki numara sistemini ona da uydurarak Rabia adını taktı.
Rabia, hayvanca dangalaklığına bakmayarak, ilk görüşte feylesofun ikinci oğlu İsneyn’e gönüllendi. Fakat bu sevgisini kimseye açamıyor, kendi kendine yüksek sesle ağzına bile almaktan ödü kopuyordu. Bu ümitsiz sevda, hödük kızcağız için gizli bir dindi. Delikanlının önünde renkten renge girer, ezilir büzülür, yapacağını şaşırır, ayakları kösteklenir, elindekini düşürür, salak bir hâl alır. Herkesi kendine güldürür. Onunla eğlenenlerin en başında İsteyn gelir. Ama bu salaklığın neden olduğu hiçbir zaman genç adamın aklından geçmez.
Küçük beye bir kahve, bir su vermek lazım geldiği zamanlarda kızın aldığı tavırlar gerçekten bir komedidir. Böyle bir iş sırasında Rabia’ya yarı yapma, yarı elinde olmadan bir kırıtma hâli gelir. Besbelli bu tuhaflıklar kendini beğendirmek için kadınlık hâlinden taşan bir çeşit koketlik olacak… Onun bu söylenmez aşkından aldığı bir tek zevk vardır. Sevgilisinin kirli çamaşırlarını yana yana öpüp koklayarak birkaç damla gözyaşıyla ıslatmak… Dişi keçinin teke kokusundan hoşlanması çeşidinden bir cins lezzetti… Bu tapınma ibadetini de bütün gözlerden saklar. Kavi cins zayıfı, zayıf da kaviyi çeker. Hristiyan erkekler Meryem Ana resmini, kadınlar da İsa’nın putunu daha istekle öperler.
Besleme kızın bu ateşinden haberi olmayan İsneyn’in genç yüreği de başka bir sevdanın korunu döküyordu.
21
Sevmek, bıkmak, gençliğin belli başlı uğraştığı bir iştir. Bunlar baba öğütüyle hiç bu tatlı oyundan vazgeçebilirler mi? Vahit, mahalleden manifaturacı Hurşit Efendi’nin kızı Lemiye’ye, İsneyn de emekli İzzet Bey’in torunu Güzide’ye tutkundurlar. Kızlar da bu ateşlere yine ateşle cevap vermekten çekinmezler, bacaların dumanları paralel olarak tüter.
Bir aile kızının güzelliğinden kanuna uygun bir fayda beklemek ana baba için pek günah sayılmaz. Güzellik de sermaye çeşitleri içinde ehemmiyeti olan bir fondur.
Güzide, otuz beş yaşında paralı bir adama nişanlanmak üzeredir. Otuz beş yaşı ihtiyar sayılmazsa da on altı yaşındaki bir kız için hemen hemen “baba” demektir. Gönlünde yer tutan İsneyn’in civelek çehresi yanında kızcağıza bu adam o kadar kart görünüyordu ki, boşluğa karşı yumruklarını sıkarak onun hayaldeki görünüşüne yumruklar sallıyordu.
Vahit’in sevdasına da başka türlü bir engel takılmıştı. Tayfur adına cevap veren bir külhan tosunu kendini Lemiye’nin ikinci âşığı olarak ilan etmişti.
Vahit’le birkaç defa tos vuruştular.
Tayfur, kasketini sola eğerek bir omzunu yukarı, ötekini aşağı aldıktan sonra apaşvari bir bel kırışıyla: “Dadaş!” dedi. “Toslaşacak mıyız? İkimizin de boynuzumuz yok. Daha evlenmedik.”
“Baban evlenmişti ya.”
“Piyasada bir çift boynuz kalmıştı. Onu da valideniz muhterem pederiniz için kapmıştı.”
“Tayfur yolumdan çekil…”
“Hangi yolundan ulan? Yollar belediyenindir.”
“Balta olmak istiyorsun ama çarpacağın bir yalçın kayalıktır. Ağzın burnun kırılır.”
“Aksine… Çarpacağım yer çok yumuşaktır.”
“Senden nefret eden bir kıza neden tebelleş oluyorsun?”
“Hah hah! Lemiye mi benden nefret ediyor? Beni gördüğü zaman da senden nefret ettiğini söylüyor. Güzele inanılır mı?”
“İftira ediyorsun alçak…”
“Lafına dikiz gel yüksek adam.”
“Benim sevdiğimi sen sevemezsin.”
“Niçin ulan? Sevdim gitti… Amur inhisarı ne vakit kanuna kondu? Sen meşhur operayı hiç seyretmedin mi? Amur bir çingene çocuğudur. Kanun emir dinlemez.”
“Sen çingenenin kendisisin.”
“Sen de maymunun halisi. Kuyruğunu pantolonunun içinde saklıyorsun. Büyükbaban kadın ninenle ormanda evlendi. Lemiye, elbette insanı hayvandan daha iyi bulacaktır. Sen kendine hayvanlardan bir eş ara.”
Derken söz şiddetlenir, tempo yükselir. İş sille tokata gelir. Birbirine içirmeye başlarlar.
Bir cebinde esrar kutusu, ötekinde sustalı çakı taşıyan bu belalı rakibi bildikleri için Ali Şeref’le İsneyn’in kulakları kiriştedir. Vahit’i pek boşlamazlar, arkasında dolaşırlar. Tokatların ilk şakırtılarına hemen yetişirler.
Boksör Ali Şeref, Tayfur’un suratına bir sağdan direkt iner. Belinin ortasına bir tekme, Lemiye’nin ikinci âşığı yeri öper, tekrar kalkar. Üçe karşı bir yenilir. Kendi cinsinden birkaçının saldırmasına uğrayan köpek gibi suratını buruşturur. Dişlerinin arasında: “Babayiğit isen teke tek vuruşalım. Ben seni yine bir tenhada yakalar, aşık kemiğini yerinden oyarım.” tehdidiyle hırlayarak yan yan çekilir.
Vahit bu dişi için hırlaşmanın, yüzünde ve elbisesinde birkaç izini taşıyarak döner. Annesi zeki kadın; olan biteni anlar. Tayfur’un ne hayta olduğunu bilir. Her zaman yumrukla, tokatla biten bu vuruşmaların bir gün kurşunla, bıçakla sona ermesinden korktuğundan tehlikeyi anlatmak acelesiyle hemen kocasının yanına koşar. Fakat feylesof orta zaman felsefesinin derinlerine dalmıştır.