реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 5)

18

Talat Bey hâlâ yüzünde sürüp giden inançsızlık gülümsemesiyle:

“Madam, bulutun tabii ne olduğunu biliyoruz. Yoğunluğu azala azala bu havai şey sonunda gözlere görünmez olur. Biz bir atmosfer banyosu içinde yaşıyoruz. Ciğerlerimiz, gözeneklerimiz daima bununla alışveriş hâlindedir. Bir dakika onsuz kalsak ölürüz. Fakat sissiz, bulutsuz, kuru havalarda etrafımızda hiçbir şey göremiyoruz. Havanın yoğunluk ve saydamlığından fantomların yaratılışları üstüne bir kıyas çıkarmayı hiç doğru bulamıyorum. Böceklerin bazı konularda bize üstün kavramaları olabilir. Ama bu hâl beyince gelişme eseri değil, büsbütün içgüdüsel bir şeydir. Böceğin dirisi, ölüsü bir mikroskop, bir neşter altında incelenebilir. Fantomların erilir, tutulur yerleri yoktur. Bunlar üstüne söylenenler benim için bir masal garipliğinden farklı değildir.”

“Mösyö, öteki dünya ile ilgili olayları böyle dünya ile ilgili duygularınızın yardımıyla ölçüp biçmekte inat ederseniz mezarın öbür yanında olanlardan hiçbir şey anlayamazsınız. Ruhlar, görmek için göze, işitmek için kulağa vb. bizdeki kaba duyu organlarına muhtaç değildirler.”

“Ne kadar kaba sayarsanız sayınız madam, etrafımda olup bitenleri doğanın bana vermiş olduğu beş duygu ile ölçüp biçmeye mecburum. Bir zamanlar ortaya altıncı, yedinci duygu modası çıkarıldı ama benim beş organıma yeniden bir şey eklenmediği için bu iddianın aslının ne olduğunu anlayamıyorum.”

VII

ŞEYH BATTAL’IN FANTOMU

Odada bu tartışma sürüp giderken dışarıdan koşuşmalar, çığlıklar işitildi. Ufak birer helecanla kulak verdiler. Ne oluyordu? Yangın mı? Hırsız mı? Beklenmedik bir kaza mı? Yarım dakika sürmeden oda kapısı hızla açıldı. Leman, kaçık bir benizle içeriye girdi. Titreye titreye kendini annesinin kucağına attı.

Hanımefendi şaşırarak: “Ne oldun kızım? Nedir bu korku? Bu telaş? Bu helecan?”

Leman sönük gözlerle kapıya doğru bakarak: “Geliyorlar mı?”

“Kim?”

“Fantom.”

“Nasıl fantom?”

Gene oda kapısı açıldı. Önde Dilaver, arkada anası Çeşmifettan kadın kendilerini içeriye attılar.

Çeşmifettan, çocukların dadısıdır. Çok zaman önce azat edilmiş, evlendirilmiş, bir oğlu olduktan sonra kocası öldüğünden tekrar konağa dönmüştür. Dilaver on yedi yaşında, komik mizaçlı, zeki bir çocuktur.

Hanımefendi: “Dilaver, ne oldunuz?”

Dilaver çarpılmış gibi kambur zambur bir durum alarak gözlerini süzgün süzgün tavanda dolaştırdıktan sonra:

“Fan, fan, fantom…”

Hanımefendi gittikçe artan bir merakla sorusunu yineledi:

“Nasıl fantom canım?”

Çeşmifettan iki elini göğsüne bastırarak: “Eşhedü enla ilahe illahlah, yeşil sarıklı, göbeğine kadar aksakallı…”

Dilaver: “Koca karınlı. Bol şalvarlı. O kadar bol ki hepimiz içine sığarız. Ayaklarındaki çedik pabuçlar nah salapurya kadar.”

Çeşmifettan: “Göbeğinin üstünde yusyuvarlak, balgamî bir taş…”

Dilaver: “Kemer patlıcanı gibi bir çift kaş. Öyle de iri gözler ki içlerinde deminki gibi şimşekler çakıyor. İnsana yiyecek gibi bakıyor.”

Odadakiler hep derin birer hayretle saçma sapana benzeyen bu sözleri dinliyorlardı.

Sonunda hanımefendi sabırsızlanarak: “Çeşmifettan, ana oğul siz çıldırdınız mı? Bunlar nasıl lakırtı, kuzum?”

Çeşmifettan: “İki gözüm hanımefendiciğim, çıldırmadım. Gördüğümüzü söylüyoruz. Leman Hanım da bizimle beraberdi. O da hem gördü hem de işitti.”

Leman: “Anneciğim, ben korktum, pek dikkatli bakamadım, kaçtım ama dedikleri doğru.”

Hanımefendi: “Gördü, haydi ne ise ne, işitti ne demek? Fantomla konuştunuz mu?”

Çeşmifettan: “Biz yalnız dinledik, hep o söyledi.”

Hanımefendi: “Kim?”

Çeşmifettan: “Fantom…”

Hanımefendi: “Ne dedi?”

Çeşmifettan: “Adı Şeyh Battal’mış. Karacaahmet’te yatıyormuş. Bu gece hava sıkıntılıymış. Etrafta gezinmeleri için müritlerine izin vermiş.”

Dilaver: “Bu gece ölüler etrafta avcıya dağılmışlar. Bizim eve de bu göbeklisi düşmüş.”

Hanımefendi: “Sus, zevzek çocuk! İş ciddileşmeye başladı. Şeyh Battal’a aşina çıktım. Paşa merhumun bu namda sevip görüştüğü bir şeyhi vardı. Tekkesi Nuhkuyusu civarında idi. Ölümünde Karacaahmet’e gömüldü.”

Çeşmifettan: “Hanımefendiciğim, Allah sizden razı olsun, işte gerçeğe aşina çıktınız. Biz Şeyh Battal’ı ne bilelim, görüp işittiğimizi söylüyoruz.”

Talat Bey: “Camille Flammarion sağ olsaydı bir apparition10 da bizim evde olduğundan kendisine mektup yazardım. O da anket ciltlerine on bin bilmem kaçıncı olarak bu harikayı yazardı.”

Mürebbiye: “Beyefendi, sanki bu mucize sizi imana getirmek için damınızın altında oldu. Hemen gözlerimizin önünde gibi olup biten bu öteki dünya ile ilgili olaya ne dersiniz?”

Talat Bey yüzünden hiç kaybolmayan aynı şüpheci gülüşle:

“Gözlerimizin önünde hiçbir şey olmadı. Fantomlar üstüne şimdiye kadar işittiklerim gibi bu da benim için söylenti çeşidinden şeylerdir.”

Mürebbiye: “Bu üç kişi birden yalan mı söylüyorlar? Bu önemli konuda kesin düşüncenizi anlamak isterim.”

Talat Bey: “Peki madam, düşüncemi şimdi bildiririm. Ama dinleyelim bakalım, Şeyh Battal daha neler söylemiş.”

Çeşmifettan: “İki elim yanıma gelecek… Yalan kabul etmem… Ne zoruma? Efendilerimi niçin aldatayım?”

Dilaver: “Şeyh Battal ahiretten geliyor ama galiba orada da buhran saçağa sarmış olmalı ki düpedüz para istedi. Azıcık daha gitmemiş olaydı salona çağırıp kahve pişirecektim.”

Hanımefendi: “Sen sus çocuğum, annen söylesin. Ne suretle para istedi Çeşmifettan, anlat.”

Çeşmifettan: “ ‘Paşa merhum sağlığında bizi görür gözetirdi. Ailem sefalet içindedir. Hanımefendiye söyleyiniz, onlara ara sıra biraz dünyalık göndermeyi unutmasın.’ dedi.”

Talat Bey: “Hah, şimdi işte gerçek biraz sırıtır gibi oldu. Bu üç kişinin Şeyh Battal şeklinde birini gördüklerine inanırım. Ama bu, mezarlıktan gelme bir fantom değildir. İşin içinde bir truc11 var. Hanımefendiden Şeyh Battal ailesi adına para koparmak için kurnazın biri mükemmel bir makyajla o şekle girerek geldi. Göründü. Çünkü bu evde ruhlarla, perilerle konuşulduğunu, öteki dünyaya ait meselelerle uğraşıldığını bilen bir hinoğlu, ailemizin bu inanç zayıflığından böylece faydalanmaya kalkıştı. Kavuğuyla, çakşırıyla bir ölüyü diriler sahnesine çıkaran bu hilekâr, paşa merhumun Şeyh Battal’la olan dostluğunu da bilenlerden birisi…”

Hanımefendi: “Kardeş, müsaade ediniz de meseleyi etrafıyla anlatayım.”

Talat Bey: “Bunda anlatmaya değer bir şey yok. Ölümünden on sekiz yirmi yıl sonra Şeyh Battal yeşil sarığını sarıp bol şalvarını giyerek koca sakalıyla burada boy gösteremez.”

Dilaver: “Sakalının yabani ot gibi fışkırarak suratını sarmış olmasına bakılırsa tuvaletini yaptırmak için Şeyh Hazretleri’nin ahirette ucuz bir berber bulamamış olduğu anlaşılıyor.”

Çeşmifettan: “Sus oğlum, evliyalardan böyle eğlenir gibi söz edilir mi?”

Talat Bey: “Dünyada şeyh idi, ahirette evliya oldu. Macera etraftan duyulursa yarın akşam mezarına kandil yakmaya kalkarlar.”

Hanımefendi: “Müsaadenizi çok rica ederim. Bu Şeyh Battal adı bende pek merak uyandırdı.”

Talat Bey: “Peki, sustuk efendim, sorunuz…”

Hanımefendi: “Çeşmifettan, şeyhi nasıl gördünüz, ta başlangıcından işi anlat.”

Çeşmifettan: “Ben odamda uyuyordum. Yıldırımın dehşetinden uyandım. Ama döşeğimden çıkmadım. Bir şey görmeyeyim diye yorganı başıma çektim. ‘Dadı, dadı, kalk!’ diye kulağıma bir ses geldi: Başımı çıkarıp baktım, Leman Hanım. ‘Ne istiyorsun yavrum?’ dedim. ‘Yağmur bardaktan boşanır gibi yağmaya başladı. Bizim sandık odası akıyor. Her şeyimiz harap olacak, kalk da bir çaresine bakalım.’ dedi. Kalktım. Akan yerlere koymak için çamaşırlıktan leğenler almak icap etti. Taşlığa indik. Dilaver de beraber geldi. Kileri açtık. Uzun yoldan giderken mübarek adamla hapa hap karşı karşıya geldik. Ben, destur, tütü diye durdum. Çocuklar korktular. Leman Hanım kaçtı. Dilaver bir zaman beni yalnız bırakmadı. Nasıl söyleyeyim bilmem, fantom mu? Şeyh Battal mı? İşte onunla beş altı arşın açıklıkla yüz yüze durup birbirimize bakıyorduk. Koca yeşil sarık, göbeğine kadar ak sakal… Elinde iri taneli bir tespih… Ben, bulunduğum yerde kaskatı kaldım. Ne ileri gidebiliyordum ne de geriye. Bize o sözleri söyledikten sonra, nasıl oldu anlayamadım. Şeyh Battal birdenbire karşımızda kayboldu. Sonra bana biraz cesaret geldi. İleri yürüdüm. Her tarafa bakındım, kimse yok.”

Hanımefendi: “Açık kalmış kapı var mıydı?”

Çeşmifettan: “Hayır efendim bütün kapılar içeriden her zamanki gibi sürgülü. Bütün pencereler demir parmaklıklı. Ölü mü, diri mi işte bu hayalet nereden girdi? Nereden çıktı? Anlayamadım… Onlara kapı baca olmaz derler pek sahi.”

Şimdi hepsi susmuştu. Bu garip olay üzerine düşünüyorlardı. Ama sadece düşünmekle bu garabeti saran sırları anlamak mümkün olabilecek miydi? Olayın leh ve aleyhinde tanıklık için kuvvetli kanıtlar gerekti. Talat Bey’e göre apparition usta bir hilekârın oynadığı komediden başka bir şey değildi. Ama bu gerçeği odada bulunan saf kimselerin önünde nasıl ispat etmeliydi?

Hanımefendi bir süre dalgın kaldıktan sonra kardeşinin inançsızlığını sarsmak için dedi ki:

“Düşündüm. Bundan yirmi beş yıl önceki Şeyh Battal o eski biçim ve görünüşüyle gözlerimin önüne geldi. Şeyh merhum tıpkı tıpkısına bunların tarif ettikleri kılıkta idi.”

Talat Bey: “Tabii, aktör temsil ettiği kimsenin kişiliğini almakta büyük bir maharet göstermiş. Olayda olumlu gördüğüm yalnız bu yöndür veya…”