Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 3)
Flammarion’un ek düşüncesi:
Gene metne geldik:
Tam bu sırada gene bir şimşek çaktı. Gökte camları zangırdatan bir bombardıman daha oldu. Köpek, minderi üzerinden başını kaldırmadan ağlar gibi ince ince üç defa uludu, iki kardeş okumayı bıraktılar. Yüreklerini titreten bir korkuyla doğanın bu hırçınlığını dinliyorlardı. İşte tam bu anda karyolalarının baş tarafındaki duvara düzgün aralıklarla tak, tak, tak, üç defa vuruldu. Bu vuruşlar hiçbir kuruntuya bağlanamayacak bir açıklıkla duvarın üzerinde tane tane, tokça tokça işitilmişti.
İki kardeşin karyolaları kocaman odanın karşılıklı iki duvarına bitişik kurulmuştu. Baş uçlarına rastlayan kenarın ortasında çifte kanatlı kapı, ayak ucunda bahçeye ve batıya bakan üç geniş pencere… Binanın bu cephesinin önünü kaplayan yüz yıllık bir çınar, içini yeşil bir boşlukla doldurduğu odayı yazın öğleden sonra güneşten korur. Yalnız sağ uçtaki pencere, Karacaahmet’in matem siyahlığını çerçevesi içine alır.
IV
DAYI BEYİN İTİRAZLARI
İki kardeş bir şeyi ürkütmekten çekinir gibi bir süre kımıldanmaksızın birbirlerine bakıştılar. Nihayet Orhan sordu:
“İyi dikkat ettin mi? Vuruşlar ne yönden geldi?”
“İki karyolanın arasından, baş ucumuzdan…”
“Ruhlar mı?”
“Bu vakit onlardan başka kim duvarımıza vurur?”
“Kendilerinden söz edildiğini duyarak geldiler.”
“Ne istiyorlar?”
“Bilmem…”
“Bir daha vururlarsa soralım.”
Bekliyorlardı. Ama bu sefer vuruşlar duvardan değil, oda kapısından geldi. Gene bir an benizleri uçtu.
Turhan kapıya yaklaşarak: “Kim o?”
Dışarıdan bir kadın sesi:
“Benim.”
“Anne, sen misin?”
“Benim canım… aç…”
Turhan anahtarı çevirerek kapıyı açtı.
Yaşlı ama enine boyuna; eski güzelliğini kaş ve gözlerinde mihrabını, davranışlarında hanımefendilik vakarını koruyan levent gibi bir kadın, içeriye girdi. Oğullarının yüzlerine ilk bakışlarında şefkatle karışık bir azarlayışla:
“Nedir gene betiniz benziniz uçmuş? Hâlâ uyumadınız mı? Yıldırımdan belki korkmuşsunuzdur diye geldim. Galiba yakınlardan bir yere düştü.”
Kafalarında hâlâ vuruşların bilmecesiyle meşgul olan çocuklar, birer hafif gülümsemeden başka bir cevap vermediler.
Bu sırada gene oda kapısı açıldı. Hanımefendinin erkek kardeşi ve çocukların dayıları Talat Bey gecelik kılığıyla gözüktü.
Hanımefendi: “Ağabey, siz de mi uyuyamadınız?”
Talat Bey: “Nasıl uyunur efendim böyle gecede. O ne sıcak, o ne sıkıntı, o ne durgunluktu… Sinirlerim gerildi, gerildi… Sonunda yıldırımla birlikte patladı sandım.”
Hanımefendi oğullarını göstererek: “Baksanıza bunlara, ne kadar korkmuşlar. Yüzleri kireç kesilmiş.”
Dayı bey sırtından kayan hafif pike hırkayı omuzlarına doğru çekerek ortadaki masanın üzerine eğildi. Orada gördüğü kitabın adını okuduktan sonra kız kardeşine döndü:
“Hanımefendi, oğullarınızın okudukları bu kitabın içinde yıldırımdan daha dehşetli şeyler var.”
“Ne diyorsunuz ağabey?”
“Gerçeği söylüyorum.”
“Böyle korkunç şeyleri niçin okuyup da kaçık benizle titreşiyorlar?”
“Niçin mi? Bu hâl şimdiki gençliğin psikolojisi olduğu için?”
“Ne demek? Pek anlayamıyorum.”
“Anlatayım. Siz oğullarınızı sporcu, akrobat, atlet, boksör, serüven ve garabet düşkünü, ün kazanmak için tehlike ve ölüm arkasından koşan şimdiki gençliğin fırtınasından korumak kaygısıyla alargaya tutmaya uğraşıyorsunuz. Ama boşuna.
Hanımefendi, kardeşinin, yeğenleri üzerine bu sözlerini biraz abartmalı bularak: “Canım, ölülerle konuşup da ne yapıyorlar? Masa başında tıkır tıkır eğlenceden başka bir şey olmayan zararsız bir oyun. O tık tıkları sanki ruhlar mı yapıyorlar? Kendileri yapıyorlar. Kendi sorularına gene kendileri karşılık veriyorlar.”
Talat Bey: “Hayır, o tıkırtıları kendileri yapmıyorlar. Masa, parmaklarının altında, bilinmeyen bir kuvvetin etkisiyle harekete geliyor. Oğullarınızın ikisinde de medyumluk istidadı var. Birtakım alıştırmalarla bu psişik gücü geliştirmeye uğraşıyorlar.”
Hanımefendi: “Etsinler, ne olur?”
Talat Bey: “Ne mi olur? Bugün bir eğlence olarak başlayan bu şey yavaş yavaş bir hastalık ve bir felaket şeklini alır.”
Hanımefendi: “Nasıl?”
“Hemşire, hani ya eskiden binlik tespihleri çeke çeke akıllarını oynatmış, büyü ve sihirle uğraşa uğraşa perilere karışmış meczuplar, abdallar, babalı Araplar, huddamlı6 şeyhler vardı… İşte bu oyunun sonu da oraya çıkar. Çünkü göze görünmeyen yaratıklarla konuşmak ne demektir? Şimdi şurada siz, ben, Orhan, Turhan dört kişiyiz. Aramızda seksen bilmem kaçta ölmüş halamın ruhunu, Hacı Hüseyin Efendi’nin öbür dünyadaki kimliğini, tanıdık tanımadık birçok ölünün gözlere görünmez manevi varlıklarını bizimle beraber sayarak, senli benli onlarla konuşursak akıllı yani normal insanlardan ayrılmış olmaz mıyız? O hâlde, gaiplerle konuşan delileri niçin tedaviye uğraşmalı?”
O zamana kadar ince bir gülümseme ile dayılarını dinleyen delikanlılardan Orhan artık susmaya dayanamayarak: “Dayı bey, Londra’da, Paris’te, Amerika’da, daha birçok uygar memleketteki ispritizma kuruluşlarını, cemiyetlerini ve bunların gazetelerini, broşürlerini, yıllıklarını yani bütün yayınlarını hiçe sayarak üyelerine büsbütün budala, deli demek hakkına sahip misiniz?”
Dayı bey yan gözle yeğenine baktı ve dudaklarının bükük alayıyla: “Galiba zatıalileriniz de bu cemiyetlerden birinin onur üyesisiniz?”
Orhan: “Olsak da ne lazım gelir… Ama bizim naçiz varlığımızın böyle yüksek cemiyetlerce ne önemi olabilir?”
Şarıltılı bir yağmur başlamıştı. Bu sudan kamçılar altında oluklar, çerçeveler, kaplamalar, kiremitler, her taraf kendine özgü bir ses çıkarıyordu. Dışarıda bir gezinti oldu; perilere inananlar, inanmayanlar en ufak bir pıtırtıdan kuşkulanır gibi etrafa kulak veriyorlardı.
V
FANTOM NEDİR?
Oda kapısı hafifçe bir gıcırtıyla aralandı, Mürebbiye Madam Sermin açık göğsünü şalıyla örterek içeriye girdi. Doğruca öğrencilerine Fransızca olarak: “Korktunuz mu yavrularım? Yıldırım çok dehşetliydi. Sandım ki odama indi. Tanrıya şükür, hava biraz serinledi.”
Beyler yaşlarında ne kadar ilerleseler, mürebbiye onlara gene hep “mes petits, mes enfants” (“yavrularım, çocuklarım”) derdi.
Delikanlılar korkmadıkları cevabını vererek mürebbiyelerine teşekkür ettiler.
Dayı bey yarıda bırakmış olduğu alaycı konuya yeniden girişmek isteyerek: “Korkmuşlar… Korkmuşlar ama cesur görünmek için inkâr ediyorlar. Baksanıza benizleri hâlâ düzelmedi.”
Mürebbiye: “Göğün ateşinden korksalar da ayıp mı? Benim bile hâlâ çarpıntım savuşmadı.”
Dayı bey: “Sizin çocuklarınız göğün ateşinden çok Karacaahmet’in ruhlarından korkuyorlar.”
Mürebbiye ispritizmanın ateşli taraftarlarındandır. Yaşı elliyi geçmekle birlikte aşk, tuvalet, koketri mevsimleri de savmıştır. İhtiyar olunuz, genç olunuz hayatta ruhunuzu birçok sıkıntıya karşı oyalayacak bir uğraşı, bir inanç avuntusu gerektir.
Aslında dindar bir kadın olan Madam Sermin bu ruhçuluk mezhebini, yaşlı günlerinin gönül boşluğunu doldurmak için bir ilaç saymıştır. Zaten öğrencilerini ruhlarla tanıştıran da odur.
Mürebbiye ruhlar üstüne alaylı sözlere hiç dayanamazdı. Bundan ötürü dayı beye hemen karşılık verdi:
“Latif ruhlar vardır. Habis ruhlar vardır. İnsanlar da böyle değil mi? Fenaların şerlerinden daima kendimizi korumalıyız.”
“Madam, affedersiniz, size önemli bir şey soracağım. Lütfen cevap verir misiniz?”
“Eğer anlayabileceğim ve anlatabileceğim bir şeyse niçin cevap vermeyeyim?”
“Ruhlara inanıyor musunuz?”