18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Madam Bovary (страница 3)

18

Mavi bir balmumu ile mühürlenmiş olan bu mektupta Mösyö Bovary, acele, Berto çiftliğine çağrılıyordu. Kırılmış bir bacağın yerine konulmasından bahsediliyordu. Berto ile Tost arası Longvil ile Saint Viktor’dan geçmek üzere ferah ferah altı fersah çekerdi. Ortalık zifirî karanlıktı. Genç Madam Bovary kocasının başına bir kaza gelir diye korkuyordu, bunun için şöyle bir karar verildi; gelen seyis önden gidecek, Charles üç saat sonra ay doğarken yola çıkacak öteden kendisini karşılamaya bir çocuk gönderilecek, çocuk ona çiftlik yolunda kılavuzluk edecek ve önü sıra çit kapılarını açacaktı.

Sabahın saat dördüne doğru Charles, paltosuna iyice bürünerek Berto’ya doğru yola çıktı. Hâlâ uyku sersemiydi. Beygirin muntazam tırısına beşikte sallanır gibi kendini bırakmıştı. Yolların kenarında kazılan, üstünü diken kaplamış oyukların hizasına gelip de hayvan kendiliğinden durduğu vakit Charles sıçrayarak uyandı, hemen aklı kırık bacağa gitti: Kırıklara ait bildiklerini hatırlamaya çalışıyordu. Yaprakları dökülmüş elma dallarında kuşlar, tüyleri sabahın serin rüzgârına karşı yer yer dikilerek hareketsiz duruyor; kırlar, göz alabildiğine dümdüz uzanıp gidiyor ve çiftliklerin etrafında seyrek demetler hâlinde ağaç kümeleri, kasvetli bir gökyüzü tonu ile ufuklara karışan boz rengi kırların üstünde, koyu mor birer leke gibi görünüyordu. Charles zaman zaman gözlerini açıyor, sonra zihin yorgunluğundan uykusu gelerek öyle bir uyuşukluğa düşüyordu ki bu hâlinde yeni izlenimleri eski hatıralarına karışarak kendinde bir ikilik buluyor; bir karyolasında kendini uzanmış evli bir adam gibi görürken, bir, eskiden olduğu gibi, hariciye koğuşunda ameliyatlılar arasından geçen tıbbiye öğrencisi oluyor ve kafasında lapaların sıcak kokusuna, çiylerin yeşil kokusu karışıyordu. Derken yattıkları karyolanın perdeleri çekilirken halkalarının çıkardığı sesi ve karısının uyuduğunu duyuyordu… Vasonvil’den geçerken hendeğin kenarında, çimenlere oturmuş bir oğlan çocuğu gördü.

“Hekim siz misiniz?”

Bu sualin müspet cevabını alması üzerine çocuk, takunyalarını eline alarak önden koşmaya başladı.

Yolda giderken köy hekimi, kılavuzunun sözlerinden anladı ki Mösyö Ruolt hâli vakti yerinde bir çiftçiydi. Bir gün evvel akşamüstü, bir komşusunda eğlenip vakit geçirdikten sonra evine gelirken nasılsa düşmüş, bacağı kırılmış. Karısı iki yıl evvel öldüğü için evi çekip çeviren bir tanecik kızından başka da kimsesi yokmuş.

Yollarda araba tekerlekleri izlerinin daha derinleştiği görülüyordu: Berto’ya yaklaşmışlardı. Küçük oğlan bir çitin deliğinden girip kayboldu. Sonra gene gelerek bir avlunun tahta havaleye benzeyen kapısını açtı.

Hayvanın ayakları ıslak otların üstünde kayıyor, Charles, dalların altından geçerken başını eğiyordu. Çoban köpekleri kulübelerinde zincirlerini gererek havlıyorlardı.

Berto’ya girdiği vakit atı ürktü ve geriye doğru büyük bir hamle yaptı.

Burası görünüşü güzel bir çiftlikti. Ahır kapılarının açık üstünden içeride iri çift atlarının yeni yemliklerinde rahat rahat yemlendikleri görülüyordu. Binaların hizasında boydan boya dumanı tüten geniş bir gübre tarlası vardı. Üstünde eşelenen tavuklar, hindiler arasında, Normandiya kümeslerinin ziyneti olan beş altı tavus azametle boy gösteriyordu. Koyun ağılı uzun, samanlığı yüksek ve duvarları el ayası gibi düzdü. Hangarın altında iki büyük çift tekerlekli yük arabası ile dört saban duruyordu. Bunların kamçıları, boyundurukları, tam takımları beraberdi. Boyundurukların mavi renkteki yünü, zahire ambarlarından inen ince toz yağmuruyla kirli bir renk almıştı. Avlu yamaç hâlinde meyilli ve ağaçlarının uzaklıkları karşılıklıydı. Ötede durgun su etrafındaki kaz sürüsünün şakrak sesleri ortalığı çınlatıyordu.

Merinos yününden üç volanlı mavi bir rop giymiş genç bir kadın Mösyö Bovary’yi karşılamak için kapıya geldi. Ve onu içeri, mutfağa aldı. Mutfakta alevli büyük bir ateş vardı. Etrafında boy boy ufak tencerelerde evdekilerin öğle yemeği pişiyordu. Şöminede kuruyan ıslak elbiseler vardı. Hepsi büyük mikyasta yapılmış ateş küreği ile maşanın ve körüğün sivri ucu, bir çelik parıltısıyla ışıldarken duvarlarda asılı duran mutfak takımları üzerinde bir taraftan ocağın alevi, bir taraftan güneşin pencerelere gelen ilk ışıkları türlü yankılar yapıyordu.

Charles birinci kata çıktı. Hasta orada karyolasında, takkesini bir tarafa fırlatmış, yorganlarının altında ter döküyordu. Bu, elli yaşlarında, beyaz tenli, mavi gözlü, başının ön tarafı dızlak, ufak tefek bir adamdı. Yanı başında bir iskemlenin üstünde koca bir şişe içki duruyordu. Ara sıra bu içkiden bir kadeh atarak ondan cüret alacağını umarken doktoru görünce birden süngüsü düştü ve on iki saatten beri ağzına geleni etrafındakilere savururken şimdi hazin hazin inlemeye başladı.

Mesele, hiç komplikasyon göstermeyen adi bir kırıktan ibaretti. Charles için bundan iyisi can sağlığıydı. İşin kolaylığından memnun olarak hocalarından gördüğü gibi hastanın umut ve cesaretini artıracak güzel sözler söylemeye ve neşterleri yağlamak kabilinden cerrah komplimanları yapmaya başladı. Kırık tahtası yerine kullanılmak için arabalıktan birkaç lata getirdiler. Charles bunlardan birini seçti; parçalara ayırdı ve bir cam kırığıyla rendelemeye başladı. Bir taraftan hizmetçi kız sargı yapmak için çarşafları yırtıyor, Matmazel Emma küçük yastıklar dikmek için didiniyordu; iğne kutusunu bulmakta geciktiği için babası hırçınlaştı. Kızın hiç sesi çıkmıyordu; fakat dikerken iğneyi eline batırıyor, sonra da parmağını ağzına götürüp emiyordu.

Charles, tırnaklarının beyazlığına hayran oldu. Parlak, uçları ince olan bu tırnaklar Diyep fil dişlerinden daha temiz ve badem biçiminde kesilmişlerdi. Bununla beraber el güzel değildi. Belki de kâfi derecede soluk olmadığı ve mafsal kemikleri biraz kuru olduğu için o el pek uzun görünüyor ve konturları yumuşak bükülmeli hatlar göstermiyordu. En güzel yeri gözleriydi. Hakikatte koyu ela olduğu hâlde kirpikleri onu kara gözlü gibi gösteriyor ve bakışları saf bir cüretle açıktan açığa sizi buluyordu.

Pansuman yapılıp bittikten sonra Mösyö Ruolt, gitmeden ufak bir kahvaltı almasını, hekimden rica etti.

Charles yer katındaki odaya indiği vakit orada büyük bir karyolanın yanı başına konmuş küçük bir masada gümüş bardaklarıyla iki kişilik bir sofra gördü. Karyolanın cibinliği üstüne Türkleri tasvir eden bir alaca2 geçirilmişti. Pencereye karşı gelen yüksek meşe dolaptan yeni yıkanmış çamaşır kokusu geliyordu. İris çiçeği kokusuy la karışık nemli çarşaf kokusu… Yerde, odanın köşelerinde, dikine konmuş buğday çuvalları duruyordu. Bunlar odaya bitişik üç ayak taş merdivenle çıkılan zahire ambarına fazla gelen çuvallardı. Süs namına ortada, kara kalemle yapılmış tek bir baş vardı. Yaldızlı çerçevesiyle yeşil boyalarının altından sıvaları sırıtan duvarın ortasına asılmış, mitolojinin akıl ve hüner ilahesi farz olunan bu baş, Minerva’nın başından başka bir şey değildi. Bu resmin altında gotik harflerle “Sevgili babama” diye bir yazı vardı.

Önce hastadan sonra hayvanlardan bahsedildi. Kışın şiddetli geçtiği, geceleri kurtların tarlalarda gezindikleri söylendi. Matmazel Ruolt’u artık bu köy hayatı eğlendirmez olmuştu. Hele bütün çiftlik işlerinin hemen hemen yalnız kendi omuzlarına yüklendiği şu son zamanlarda! Oda soğuk olduğu için kahvaltı ederken kız titriyordu. Söz söylemediği vakit ısırır gibi içeri çektiği etli dudakları bu sebeple biraz meydana çıkmıştı.

Beyaz devrik bir yakadan gerdanı görünüyor, iki örgüye ayrılan düz ve parlak saçlarının her örgüsü yelpaze şeklini alıyordu. Bu saçlar, başın şekline göre hafif bir bükülme yaparak ince bir çizgi ile ikiye ayrıldıktan sonra şakaklara doğru dalgalanarak ve ancak kulak memelerini meydanda bırakarak bol bir şinyon hâlinde arkada birbirine karışıyordu. Köy hekimi böyle bir manzaraya ömründe ilk defa olarak dikkat etmiş bulunuyordu. Kızın gül gibi pembe yanakları vardı. Bir erkek gibi, korsajının iki düğmesine iliştirilmiş, bir bağda tek gözlük taşıyordu.

Charles, giderayak vedalaşmak için Baba Ruolt’un yanına çıktı. Tekrar indiği zaman genç kızı pencereden bahçeye bakar bir hâlde buldu. Orada alnını cama dayamış, rüzgârın devirdiği fasulye sırıklarına bakıyordu. Ayak sesini duyunca kız başını çevirdi:

“Bir şey mi unuttunuz?”

“Kırbacımı, lütfen…”

Derken arayan gözlerle karyolanın üstüne, kapıların arkasına, sandalyelerin altına bakınıyordu. Kırbaç duvarla çuvalların arasından yere kaymıştı. O sırada Matmazel Emma’nın gözüne iliştiği için buğday çuvallarının üstüne abanarak yere uzanmaya çalışıyordu. Beri tarafta durup beklemenin uygunsuz olacağını farkeden Charles, aynı hareketle kırbacını kendi almak gayretine düştü ve bunun tabii bir neticesi olarak göğsü genç kızın sırtına temas etti. Genç kız kızararak doğruldu. Öküz sinirinden yapılmış kırbacı hekime uzatırken omzunun üstünden ona bir göz attı.

Charles, Berto’ya önceden dediği gibi, üç gün sonra geleceğine, hemen ertesi gün geldi. Sonra hiç sektirmeden haftada iki kere devamlı oraya gitmeye başladı; arada bir yanlışlıkla olmuş gibi program harici geldikleri de başka…

Zaten işler de hep yolunda gitti. Hasta usule uygun olarak iyileşti ve kırk altı gün sonra Baba Ruolt virane evinde tek başına yürümeyi denediği vakit Mösyö Bovary’nin çok usta bir hekim olduğu kanaati de kafasında iyice yerleşmiş bulunuyordu. Baba Ruolt kendisine İveto gibi bir kasabanın, hatta Ruan gibi büyük bir şehrin en ileri gelen doktorları da bakmış olsa bundan daha iyi olamayacağını söylüyordu.