Гюстав Флобер – Madam Bovary (страница 2)
Onun için, meşe gibi büyüdü, pazıları şişti ve rengi güzelleşti.
On iki yaşına geldiğinde annesi onu okutma müsaadesini aldı. Bu işi köy papazına yüklediler. Fakat dersler o kadar kısa ve öyle devamsızdı ki bir işe yaramıyordu. Papaz onu baştan savma, öyle şıpın işi ayakta bir cenaze ayini ile bir vaftiz merasimi arasında boş kalan zamanda okutuverirdi. Yahut kendi çıkamayacaksa, Anjelüs duasından sonra öğrencisine haber gönderirdi. Odasına çıkar, yerlerine otururlardı. Hava sıcaktır. Küçük sinekler ve pervaneler mumun etrafında dolaşırken çocuk kendinden geçer, uyuklamaya başlar, zavallı papazcık da elleri karnının üstünde, ağzı açık horlamakta gecikmezdi. Bazen de civarda bir hastaya şaraplı ekmek vermekten döndüğünde, bakardı ki Charles kırlarda haytalık ediyor; o zaman onu çağırır, bir çeyrek saat nasihatle kafasını şişirdikten sonra, bir ağaç altında ona bir fiil tasrif ettirmek için fırsat bulurdu. Derken yağmur yağar ya da oradan geçen bir tanıdık bu işe engel olurdu. Bununla beraber köy papazı öğrencisinden her zaman memnundu. Hatta delikanlının hafızasının kuvvetli olduğunu söylediği de olurdu.
Ne olursa olsun Charles’ın tahsili bu derecede kalamazdı. Madam üsteledi, sözünden dönmedi. İşlerin gidişinden mahcup görünen, daha doğrusu usanç getiren Mösyö, bir direnç göstermedi. Öyleyken, yine de çocuğun liseye başlaması için bir yıl daha beklediler.
Altı ay geçti ve ertesi yıl Charles, Ruan Kolejine yazdırıldı. Babası onu mektebe ekimin sonlarına doğru, Saint Romain fuarının açılışı zamanında, kendi eliyle götürüp yerleştirdi.
Şimdi hiçbirimiz mümkün değil, onun eski hâlini hatırlayamayız. O zamanlar o, uysal, paydos vakitleri oynayan, ders zamanları çalışan, sınıfta ders dinleyen, yatakhanede iyi uyuyan, yemekhanede adamakıllı karnını doyuran bir oğlandı. Velisi, Gantri Sokağı’nda hurda bakır ve demir toptancılarından biriydi. Dükkânını kapadıktan sonra onu ayda bir pazar günü sokağa çıkartır, gemileri seyretsin diye limana kadar gezmeye gönderir, sonra yemekten evvel akşam yediye doğru gene koleje getirirdi. Çocuk her perşembe akşamı annesine uzun bir mektup yazardı. Kırmızı mürekkeple yazılmış ve üç yerinden mühür mumu ile mühürlenmiş bir mektup. Sonra tarih defterlerini gözden geçirir ya da milattan altı asır evvel yaşamış olan Filozof Anakarsis’i okur ve bir türlü bitmeyen bu kitap, dersliğin sıralarından eksik olmazdı. Gezintilerde, kendi gibi bir köylü olan hademe ile konuşurdu. Çalışkanlığı sayesinde sınıfının hep ortalarında idi. Hatta az daha doğabilimden birincilik alıyordu. Fakat henüz üçüncü sınıfı bitirmişti ki ailesi onu kolejden alarak tıp öğrenimine gönderdi. Bakaloryasını kendi kendine yapacağına inanmışlardı.
Anası ona, tanıdığı bir elbise boyacısının Odörobek sahilindeki evinin dördüncü katında bir oda kiraladı. Pansiyon ücreti için anlaştı, iki sandalye, bir masa gibi ufak tefek eşyasını tedarik etti. Kendi evinden eski bir tahta karyola getirtti. Üstelik yavrucağı üşümesin diye bir dökme soba, yetecek kadar da odun aldı. Hafta sonunda onu yalnız bırakarak ve artık kendi başına kalacağı için çok uslu davranmasını bin kere tembihleyerek ayrılıp gitti.
Duvarda okuyacağı derslerin programını gördüğü vakit çocuk sersemledi. Anatomi, patoloji, fizyoloji, eczacılık, kimya, botanik ve klinik tedavi gibi etimolojisini bilmediği birçok isimden başka sağlık ve tıp bilgisi dersleri… Bütün bunlar, esrarlı karanlıklarla dolu mukaddes mihrap kapıları gibi karşısına dikildi.
Derslerden bir şey anlamadı. Ne kadar dikkat etse kavrayamıyordu. Bununla beraber çalışıyordu. Ciltli defterleri vardı. Bütün derslere giriyor, hiçbir viziteyi kaçırmıyordu. Bulundukları yerde dönen, gözleri bağlı bostan beygirleri gibi ne yaptığını bilmeden küçük günlük işini görürdü.
Masraflarında ekonomi olsun diye annesi ona her hafta, bir ema netçi ile fırında pişmiş bir dana budu gönderirdi. Sabahları hastaneden geldiğinde tabanını duvara vura vura ısıtırken bununla kahvaltısını yapardı. Sonra derslere, amfiteatra, sağlık evlerine gitmek ve türlü sokaklardan geçerek eve dönmek lazım gelirdi. Akşam olunca pansiyoner olduğu evin yağsız yemeğini yer, odasına çıkardı ve sırtındaki ıslak elbiseler, kızmış sobasına karşı tüterek kururken o, gene çalışmaya koyulurdu. Güzel yaz akşamları ılık sokakların tenhalaştırdığı ve hizmetçi kızların kapı eşiklerinde top oynadıkları saatlerde o, penceresini açar, dirseğini dayar, dışarıya bakardı. Ruan’ın bu semtini bayağılaşmış bir Venedik hâline getiren ırmak, orada ayağının altında, sarı, menekşe veya mavi sularını, köprüleri ve mazgalları arasından akıtır giderdi. Kıyılarında işçiler çömelip kollarını, yüzlerini yıkarlar; evlerin çatılarından uzanan sırıklarda kurumaya bırakılmış pamuk çileleri görülürdü. Daha sonra, damlardan öteye, kızıl batı güneşini bağrına basan, temiz bir gök alabildiğine açılırdı. Kim bilir şu aşağıları ne hoştur! Orada kayın ağaçlarının altı ne serindir! Ve burnunun deliklerini açar, bulunduğu yere kadar gelemeyen kır kokularını ciğerlerine çekmek isterdi. Süzüldü, zayıfladı, boyu uzadı ve yüzü, görenlerde ilgi uyandıracak kadar hazin bir ifade aldı.
İhmali yüzünden verdiği kararlar birer birer bozuldu. Bir kere hastane vizitesine gitmedi, ertesi gün dersini kaçırdı ve tembelliğin tadını aldığı için bir daha oralara uğramadı.
Meyhaneye dadandı. Dominoya düşkündü. Pis bir umumi salonun mermer masalarından birinin başında o siyah taşları dizmek, hürriyetinin değerli bir alameti gibi, kendisini kendi gözünde büyütüyordu. Bu, ona hayata atılmak ve yasak olan zevkleri tatmaya başlamak nevinden gelir ve elini kapının tokmağına koyduğu vakit âdeta şehvet uyandıran bir heyecan duyardı. O zaman içinde kalan birçok şey meydana çıktı. Şarkılar öğrendi, gelen kızlara okudu, meşhur bestekâr ve şarkıcı Beranje’ye gönül verdi. Punç içmeyi öğrendi ve nihayet aşka düştü.
Bütün bu hazırlık çalışmaları sayesinde sıhhiye memuru hekim sınavını tamamen kaybetti. Köyünde o akşam ailesi başarısını kutlamak için, sabırsızlıkla kendisini bekliyordu.
Köye kadar yaya olarak gitti. Köyden içeri girmeden durdu. Anasına haber gönderdi ve her şeyi olduğu gibi ona anlattı. Kadıncağız haksızlığı sınavı yapanlarda bularak oğlunu mazur gördü ve işi yoluna koyacağını söyleyerek onu teselli etti.
Mösyö Bovary bu gerçekten ancak beş sene sonra haberdar oldu ve bu eskimiş havadisi kolayca hazmetti. Zaten kendi kanından olan bu çocuğun kabiliyetsizliğini kabul edemezdi.
Charles, ileride vereceği yeni bir sınav için, aralıksız, tekrar çalışmaya koyuldu. Bütün soruların cevaplarını peşin peşin ezberledi ve oldukça iyi bir notla sınavda başarılı oldu. Anası için bu ne mutlu bir gündü! Büyük bir ziyafet verildi.
Fakat şimdi sanatını nerede yapacaktı? Tost fena bir yer değil, orada ihtiyar bir hekimden başka kimse yoktu. Madam Bovary ne zamandan beri onun ölümünü gözlüyordu. Ve adamcağız öteki dünyaya göç için hiç de pılıyı pırtıyı toplamak niyetinde değilken Charles, onun yerine gelmiş bir adam gibi, karşısına dikildi.
Fakat yalnız oğlunu yetiştirip tıp öğrenimi gördürmek, Tost’ta ona yer bulmakla iş bitmezdi. Ona bir de eş bulmak lazımdı. Anası bunu da yapmakta gecikmedi. Bin iki yüz lira geliri olan kırk beş yaşlarında bir kadın, Diyepli bir mübaşirin dul kalan karısını buldu.
Kadın çirkindi gerçi, bir çalı demeti gibi kuru ve bir bahar gibi tomurcukluydu. Bununla beraber Madam Dübük’ün talipleri eksik değildi ve kendisi bunlardan herhangi birini seçebilirdi. İsteğini yerine getirmek için Madam Bovary bunların hepsini tüydürmeye mecburdu ve sonunda da başarıya ulaştı. Hatta içlerinde rahiplerin tuttuğu bir domuz kasabının entrikalarını pek ustalıkla boşa çıkardı.
Charles, bu evliliğin ucunda, kendisine gün doğar gibi, daha elverişli bir hayatın doğacağını umuyordu; o zaman daha serbest olacak, şahsına ve parasına hükmü geçebilecekti. Hâlbuki karısı kendi sine hâkim oldu; ona istediğini yaptırıyordu, herkesin yanında şunu söyleyecek, bunu söylemeyecek, her cuma perhize girecek, kendi nasıl uygun görürse kocası öyle giyinecek, vizite parasını vermeyen hastaların da kendi talimatlarına uygun olarak yakalarını bırakmayacaktı. Kadın, doktora gelen mektupları açar, işini kollar ve muayene odasında olduğu vakit bitişik bölmenin arkasından onu dinlerdi.
Her sabah Madam’ın çikolatası önüne gelmeliydi, bitip tükenmeyen işleri vardı. Üstelik durup dinlenmeden boyuna sinirlerinden, göğsünden, kanının bozukluğundan şikâyet ederdi. Ayak patırtısı onu rahatsız eder, başlarını dinlemek için bir tarafa çekilseler ıssızlıktan boğulurdu. Hatırını sormak için yanına mı geldiniz, mutlaka acaba ölüyor mu diye onu görmek içindir. Akşamları Charles eve geldiği vakit o, değnek gibi ince kollarını meydana çıkararak kocasının boynuna dolar ve onu karyolanın kenarına oturtarak derdini dökerdi: “Kocası onu sevmiyormuş, mutlaka başkasını seviyormuş! Ona zaten rahat edemezsin, kocaya varma dememişler miydi!” Böyle sözler söyler, sonunda ondan ferahlık verici bir şurup ve biraz sevgi isterdi.
2
Bir gece saat on bire doğru, tam kapılarının önünde duran bir atın nal sesiyle uyandılar. Hizmetçi kadın tavan arasının ufak penceresini açıp aşağısokaktaki adamla bir şeyler konuştu. Bir adam köy hekimini aramaya gelmişti. Yanında bir mektup vardı. Nastasie titreyerek merdivenden indi, kapının sürmesini çekti. Sonra birer birer kilitleri açtı. Gelen adam, hayvanını bırakarak kadının arkasına düştü, içeri girdi. Gri püsküllü yün kukuletasının içinden beze sarılmış bir mektup çıkararak nezaketle Charles’a uzattı. Charles mektubu okumak için dirseğini yastığa dayadı. Nastasie karyolanın yanında ışık tutuyordu. Madam utandığı için yüzünü sokak tarafına çevirerek arkasını dönmüş, onlara sırtını vermişti.