18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Madam Bovary (страница 4)

18

Charles’a gelince… O niçin Berto’ya bu kadar istekle gelmekte olduğunu bir kere bile kendine sorup araştırmadı. Belki de bu gayretin sebebinin, durumun vahim oluşundan ileri gelmekte olduğunu düşünüyor yahut umduğu maddi fayda bunda etken oluyordu. Bununla beraber hayatını dolduran zavallı meşguliyetler arasında çiftlik ziyaretlerinin müstesna bir zevk olması bundan mı ileri geliyordu? Ziyaret günleri erkenden kalkar, atını dörtnala sürer, sonra yaklaşınca iner, otların üstünde ayaklarını temizler, çiftliğe girmeden siyah eldivenlerini takmayı unutmazdı. Kendini avluda bulmaktan, tahta havale kapıyı omuzlayıp açmaktan, duvarın üstünde bir horozun ötmesinden hoşlanır, çocukların gelip kendisini karşılamalarından ayrıca zevk alırdı. Ambarları, ahırları, “kurtarıcım” diye arkasını okşayan Baba Ruolt’u seviyordu. Mutfağın temiz taş döşemesi üstünde Matmazel Emma’nın yüksek ökçeli tahta kunduralarını ve o önde yürürken o tahta ökçelerin temasından çıkan kuru sesleri seviyordu.

Evden her ayrılışında kız, onu avluya inen merdivenin başına kadar geçirir, ağırlar; atı daha getirilmemiş ise gelinceye kadar orada durur, beklerdi. Daha önce vedalaşmış bulundukları için artık hiçbir şey konuşmazlardı. İçeriden çıkınca açık hava genç kızı sarar, ensesinin tüylerini karmakarışık eder, kaldırır yahut kalçasının üstünde önlüğünün kurdelelerini rüzgârda çırpınan bayraklar gibi savururdu. Bir kere karların erime zamanında avludaki ağaçların kabuklarından sular sızıyor, damlardaki karlar eriyip şıpır şıpır damlıyordu. Genç kız, gene eşikte beklerken gitti şemsiyesini aldı, açtı, güvercin tüyü rengindeki ince ipek şemsiyeden kolayca geçen güneşin sırma telleri beyaz yüzünde, gerdanında oynak cilveler yaparken o, ılık bir güneş banyosu alıyormuş gibi gülümsüyor ve gergin canfesin üstüne iri su damlalarının birer birer düşmesini dinliyormuş gibi dalıyordu.

Charles’in Berto’ya gittiği ilk zamanlar karısı Madam Bovary, hastanın haberlerini almaktan geri kalmıyordu. İlk işi bir tüccar kâtibi gibi çift parti usulünde tuttuğu defterine Mösyö Ruolt için temiz bir hesap açmak oldu. Fakat onun bir kızı olduğunu haber alınca hemen bu tarafı incelemeye koyuldu. İncelemelerinin sonunda Matmazel Ruolt’un, Ürsülin manastırına bağlı rahibeler kız mektebinde mükemmel bir tahsil gördüğünü, yani dans bildiğini, piyano çaldığını, resim yaptığını, el işlerinde maharetini, coğrafyada ihtisası olduğunu öğrendi. Artık bu kadarı fazlaydı!

İçinden:

“Tevekkeli değil.” diyordu. “Oraya gideceği günler, nasıl gözünün içi gülüyor, yağmura çamura bakmadan yeni elbiselerini giyiyor! Ah o karı! O karı!”

İçinde doğan bir duygu ile kızdan nefret ediyordu. Önce imalı, kinayeli gözlerle öç almak istedi. Charles bunları anlamayınca da kafa tutarak şaka yollu sözlere başladı. Kocası kavga çıkmasın diye bunları hazmediyordu. Nihayet yüzüne barut gibi parladığı va kit, Charles şaşırır, ne diyeceğini bilmezdi. “Hasta artık iyi oldu, bu adamlar vizite namına daha on para vermediler. Hâlâ oraya ne diye gidiyordu? O! Sebebi meydanda! Çünkü kızdan hoşlanmıştı. Güzel söz söylemeyi bilen, bilgili, marifetli bir kız! Oradan hoşlanması da bundandı: Ona şehir kızları lazımdı!”

Böyle düşünürken biraz sonra açığa vurarak:

“Kim demiş? Ruolt babanın kızı mı, şehir kızı! Kime anlatıyor onu? Büyükbabaları çobanmış… Bunu saklayamazlar. Sonra bir kuzenleri de bilmem kiminle dövüşürken elinden bir kaza çıktığı için az daha ağır ceza mahkemelerine düşüyormuş! Ne bu kadar pohpohlanmak ne de pazarları kontesvari ipekliler giyip kendini kilisede göstermek para eder. Zavallı adamcağız, unutmasın ki eğer geçen sene Kolzalar imdadına yetişmeseydi eskiden kalma borçlarını ödemek için iyice sıkıntı çekecekti.”

Charles artık usanç getirdiği için Berto’ya gitmekten vazgeçti. Heloise büyük bir sevgi coşkunluğunun hıçkırıkları ve öpücükleri arasında onu kitaba el bastırarak bir daha oraya gitmeyeceğine yemin ettirmişti. O da buna karşı boyun eğdi; fakat azgın bir istek şu miskince hareketini protesto ettiği için bön bir felsefe ile hükmetti ki onu görmekten alıkonulması demek, onu sevme hakkının kendisine verilmesi demekti. Hem bu dul kadın pek zayıftı ve dişlekti. Bir ucu kürek kemiklerinin arasından sarkan siyah bir omuz atkısı dört mevsimde sırtından düşmezdi. Kuru vücudu roplarının içinde kılıfa sokulmuş gibi dururdu. Topuk kemiklerini meydanda bırakan kısa roplarının altında geniş ayakkabılarının bağları, gri çoraplarının üstünde çaprazlanırdı.

Charles’ın anası, ara sıra onları görmeye gelirdi. Fakat birkaç gün kalınca kadın gelinin fitine uyar, ikisi birlik olur, Charles’ı enine boyuna çekiştirirler, çekiştirmeye bahane ararlardı; bu kadar çok yemesi doğru değildi! Rast gelene de içki ikram olunur muydu? Fanila giymemekte bu ne kadar inatçılıktı!

Bir ilkbahar başlangıcında Dul Dübük’e ait tahvilatı elinde tutan bir Enguvil noteri, kadının mevcut parasını da yanına alarak denizin güzel bir yükselişinde vapura binip yollandı. Gerçi Heloise’in sorumluluğunda bundan başka aşağı yukarı altı bin frank değerinde bir gemi hissesi ile Saint-Fransuva Sokağı’nda bir de evi vardı. Fakat şişirilerek büyütülen bütün o servetten eve gelen, biraz mobilya ile elbise ve çamaşırdan ibaretti. İşin aslını meydana çıkarmak lazım geldi. Meğerse Diyep’teki ev haciz altında temellerine kadar kurtlanmış. Notere emanet ettiği servete gelince; aslı var mı yok mu, onu da Tanrı’dan başka bilen yoktu. Gemideki hissesi ise hiçbir vakit bin eküyü geçmedi. O hâlde kadıncağız yalan söylemişti. O zaman Mösyö Bovary’nin babası öfkesinden eline geçen bir iskemleyi yere çarpıp kırarken böyle koşumu kadar değeri olmayan cansız bir beygire eş yaparak bir tanecik oğullarının bedbahtlığına sebep olduğu için karısına atıp tuttu. Oradan Tost’a geldiler, meseleler meydana çıktı. Kavgalar, gürültüler oldu. Heloise konuşurken gözyaşları içinde kocasının kolları arasına atılarak akrabalarına karşı onu müdafaa etmesi için yalvardı. Charles, ondan yana çıkınca ötekiler de darılıp gittiler.

Fakat mermi hedefine isabet etmişti. Sekiz gün sonra kadın avluda çamaşır sererken öksürükle kan tükürmeye başladı. Ertesi gün de Charles, penceresinin perdesini kapamak için sırtını döndüğü sırada karısı: “Ah! Aman Tanrı’m!” diye bir kere haykırdı ve kendinden geçti. Kadın son nefesini vermişti! Ne şaşılacak şey!

Mezarlıkta her şey olup bittikten sonra Charles evine geldi. Aşağıda kimse yoktu, yukarıdaki kata çıktı. Odada karyolasının bulunduğu hücrede onun elbisesini gördü. Hâlâ orada asılı duruyordu. O zaman yazı masasına dayanarak acı düşünceler içinde akşamı etti. Kim ne derse desin kadın kendisini sevmişti.

3

Bir sabah Baba Ruolt, kırılan bacağının tedavi ücreti olarak Charles’a yetmiş beş frank ile bir de hindi getirdi. Acı haberi duymuştu. Elinden geldiği kadar onu avuttu. Omzuna vurarak:

“Ben bunu bilirim…” diyordu. “Ben de tıpkı sizin gibi oldum. Zavallı karıcığımı kaybettiğim vakit, tek başıma kalmak için kırlara, sahralara düşerdim. Bir ağacın dibine çöker, orada ağlar, Tanrı’ya karşı haykırır, saçma sapan şeyler söylerdim. Dallarda köstebekleri görür ‘Ah, keşke ben de bir köstebek olsaydım.’ derdim. Böyle derken düşünürdüm ki benden başka niceleri o esnada güzel karıcıklarıyla sarmaş dolaş olmuş çifte kumrular gibi yaşıyorlar. O zaman deli gibi olur, bastonumu yerlere çarpar, ağzıma bir şey koymazdım. İnanmazsınız, yalnız başıma gidip bir gazinoda oturma düşüncesi bile beni tiksindirirdi. Eh… Sonra sonra, yavaş yavaş, günler birbirini kovaladıkça, kışların ardı sıra baharlar, yazların ardı sıra güzler geldikçe hayat kırıntı hâlinde, damla damla akarken onu da beraber götürdü; götürdü diyemem çünkü nasıl anlatayım, tortusu gene ağır bir taş gibi, şurada, tam göğsümün ortasında oturuyor. Bununla beraber, mademki hepimizin tecellisi budur, kendini bütün bütün bırakmak, harap etmek… Başkaları öldü diye ölmek, bu da doğru değil. Biraz kendinize hâkim olunuz Mösyö Bovary; herhâlde bu da geçecektir. Ara sıra bize geliniz. Biliyor musunuz, kızım sizi vakit vakit düşünüyor ve kendisini artık unuttuğunuzu söylüyor. Önümüz bahar… Gelin, size bir tavşan dolması yapalım, biraz vakit geçiririz, eğlenirsiniz.”

Charles söz dinledi, Berto’ya gitti ve her şeyi beş ay evvel nasıl bıraktıysa öyle buldu. Armutlar artık çiçek açmıştı. Saf yürekli Ruolt oturmuyor, gidiyor, geliyor ve onun bu hamaratlığı çiftliği canlandırıyordu.

Şu acılı zamanda doktora mümkün olduğu kadar nezaket göstermeyi bir vazife saydığından ona hastaymış gibi yavaş sesle söz söylüyor, şapkasını çıkarmamasını rica ediyor, hatta onun için hususi bir surette muhallebi veya külde pişmiş armut gibi hafif yiyeceklerin hazırlanmamış olmasına öfkelenmiş gibi görünüyordu. Charles, kendini tutamayıp hemen hemen gülecekti. Fakat birdenbire karısını hatırlayınca üstüne bir mahzunluk çöktü. Sonra kahve geldi ve ona karısını unutturdu.

Yalnız yaşamaya alıştıkça onu daha az hatırlıyordu. Hiçbir karışanı görüşeni olmamasının verdiği zevk çok geçmeden ona yalnızlığı daha kolay hazmettirmeye başladı. Şimdi artık yemeğini istediği zaman yiyor, kimseye hesap vermeden geliyor, gidiyor, yorgun olduğunda enine boyuna yatağına uzanıp dinleniyordu. Artık canının kıymetini biliyordu. Ona bir şımarıklık geldi. Kendisine verilen nasihatleri kabul etmişti. Diğer taraftan karısının ölmesi pek işe yaramadı da değil. Çünkü bir ay ardı arkası kesilmeden “Zavallı genç! Ne yazık!” diye adı çalkalandı durdu. Adını duymayanlar da bu vesileyle adını duymuş oldu. Kendisini arayanlar çoğaldı. Sonra Berto’ya istediği zaman gidebiliyordu. Orada onun hedefsiz umduğu belirsiz bir saadeti vardı. Aynanın karşısında favorilerini tararken kendini daha güzelleşmiş buluyordu.