Гарриет Бичер-Стоу – Tom Amca’nın Kulübesi (страница 17)
Bizim seçkin ve Hristiyan okuyucularımız bu sahnenin onlara tanıştırdığı topluluğa itiraz ederlerse zamanla ön yargılarından kurtulmalarını rica edelim. Onlara hatırlatmamıza izin versinler, yakalama işi yasal ve vatansever bir mesleğin itibarıyla yükseliyor. Mississippi ve Pasifik arasındaki geniş araziler bedenler ve ruhlar için büyük bir pazara dönüşürse ve insan mal olarak on dokuzuncu yüzyılın başta gelen eğilimlerinden biri olmayı sürdürürse tüccar ve avcılar aristokrasimiz arasında sayılabilir.
Handa bu sahne geçerken, büyük bir kutlama havası içerisindeki Sam ve Andy eve doğru yola koyuldular.
Sam kendini tüy gibi hissediyordu ve sevincini her türlü garip bağırış ve haykırışla, tüm bedeninin tuhaf hareketleri ve eğilişiyle gösterdi. Bazen yüzü atın kuyruğu ve böğrüne dönük ters oturuyor, sonra bir çığlık ve taklayla tekrar yerine geçiyordu ve ciddi bir ifadeyle, yüksek sesle gülerek ve saf taklidi yaparak Andy’ye ders vermeye başlıyordu. Çok geçmeden kollarıyla yanlarına vurarak geçtikleri sırada yaşlı ormanı çınlatan gülme seslerine boğuldu. Tüm bu değişik hareketlerle atları son süratle götürmeyi başardı, ta ki on ile on bir arasında, nalların sesi balkonun sonundaki çakıllarda duyuluncaya kadar. Bayan Shelby parmaklıklara doğru uçarcasına gitti.
“Sen misin Sam? Neredeler?”
“Efendi Haley handa dinleniyor, çok fena yoruldu hanımım.”
“Peki Eliza, Sam?”
“Eh, o Ürdün’e geçti. Kenan topraklarında bile denilebilir.”
“Sam, sen ne demek
“Eh, hanımım, Tanrı kullarını korur. Lizy nehirden Ohio’ya sanki Tanrı onu iki atlı ateşten bir arabayla almış gibi dikkate şayan bir biçimde gitti.”
Sam’in dindar damarı her zaman hanımının yanında alışılmadık şekilde kabarırdı ve kutsal kitaptaki figürler ve şekiller gibi konuşurdu.
“Buraya gel, Sam.” dedi onu verandada takip eden Bay Shelby. “Ona istediği şeyi anlat. Gel, gel, Emily.” dedi kolunu ona dolayarak. “Üşümüşsün, titriyorsun, kendini çok fazla duygularına kaptırıyorsun.”
“Duygularına çok fazla kaptırmak mı! Ben bir kadın değil miyim, bir anne değil miyim? Bu zavallı kız için Tanrı’ya ikimiz de sorumlu değil miyiz? Tanrı’m! Bu günahtan bizi koru.”
“Ne günahı, Emily? Sen de gördün ki biz sadece yapmak zorunda olduğumuz şeyi yaptık.”
“Ama bununla ilgili kötü bir suçluluk duygusu var içimde.” dedi Bayan Shelby. “Ondan kaçamıyorum.”
“Hadi Andy, seni zenci, canlan!” diye verandanın altından seslendi Sam. “Bu atları ahıra götür, duymuyor musun efendi çağırıyor?” ve Sam elinde palmiye yaprağıyla çok geçmeden salon kapısında belirdi.
“Şimdi Sam, bize ayrıntısıyla neler olduğunu anlat.” dedi Bay Shelby. “Eliza nerede, biliyor musun?”
“Eh, efendim, onu kendi gözlerimle yüzen buzun üzerinden geçerken gördüm. Şaşılacak şekilde aştı orayı, bir mucize de değildi, Ohio tarafında bir adamın ona yardım ettiğini gördüm ve sonra alaca karanlıkta kayboldu.”
“Sam, bence bunun doğruluğu şüpheli, bu mucize. Yüzen buzun üzerinde geçmek kolay değil.” dedi Bay Shelby.
“Sakin olun! Tanrı’nın yardımı olmadan kimse yapamazdı. Bakın şimdi.” dedi Sam. “Şöyle oldu. Efendi Haley, ben ve Andy nehrin kıyısındaki küçük hana geldik ve ben biraz önden gidiyordum. Lizy’yi yakalamaya öylesine hevesliydim ki kendimi tutamıyordum, mümkün değil. Hanın yanındaki sarmaşıklara vardığımda, o da oradaydı, tam karşımda, öbürleri de arkadan geliyordu. Eh, ben de şapkamı fırlatıp ölüyü kaldıracak kadar bağırdım. Elbette Lizy duydu ve Efendi Haley kapıyı geçerken çekilip kaçtı; sonra yan kapıdan çıkıp nehrin kıyısına gitti. Efendi Haley onu görüp bağırdı. O, ben ve Andy arkasından gittik. O nehrin kıyısına geldi ve kıyıda üç metre genişliğinde akıntı vardı, öbür taraftaysa buz sanki kocaman bir ada gibi sallanıyor, aşağı yukarı batıp çıkıyordu. Onun tam arkasına geldik, onu kesin yakalar diye düşündüm. O zaman hiç duymadığım bir çığlık koyverdi ve işte oradaydı, akıntının öbür tarafına geçmiş, buzun üstündeydi. Sonra çığlık ata ata atlamaya devam etti. Buzlar kırıldı! Şap, çatır, tok ve bir beygir gibi zıplıyordu! Tanrı’m, kızın yaptığı sıçrayışı ben pek görmedim, fikrime göre öyle.”
Sam öyküsünü anlatırken, Bayan Shelby heyecandan beti benzi atmış şekilde sessiz sedasız oturuyordu.
“Tanrı’ya şükür, ölmemiş!” dedi. “Ama o zavallı çocuk nerede şimdi?”
“Tanrı onu korur.” dedi Sam, huşu içinde gözlerini devirerek. “Dediğim gibi takdiriilahi ve hanımımın bize bu yolu gösterdiği gibi davranıyoruz. Biz Tanrı’nın isteklerini yerine getiriyoruz. Eğer ben olmasaydım, bugün onlarca kez yakalanmıştı. Bu sabah atları kovalamaya başlayıp ta akşam yemeğine kadar bunu yapmadım mı? Efendi Haley’yi bu akşam yolun sekiz kilometre uzağına çekmedim mi? Yoksa zencinin peşindeki köpek gibi kolaylıkla Lizy’le çıkıp gelirdi. Bunlar hep takdiriilahi.”
“Bunlar ihtiyatlı davranman gereken takdiriilahiler, Sam Efendi. Evimde beyefendilere böyle davranmana izin veremem.” dedi Bay Shelby, koşullar elverdiğince kontrol edebileceği kadar katı konuşmuştu.
Bir zenciyi bir çocuk gibi inandırmaya çalışırken sinirlenmenin bir faydası yoktur. İkisi de tam tersine inandırmaya çalışma gayretlerine rağmen içgüdüsel olarak olayı olduğu gibi görürler. Sam’in bu azardan ümidi zerre kadar kırılmamasına karşın sıkıntılı bir tehlike havası sezdi ve pişman bir şekilde ağzının uçları sarkmış kalakaldı.
“Efendi çok haklı, çok; çok çirkin bir şey yaptım, bunu tartışmaya gerek yok ve elbette efendim ve hanımım böyle işleri onaylamaz. Bunlara karşı duyarlıyım ama benim gibi zavallı bir zenci şaşılacak şekilde bazen böyle çirkin davranışlara yöneliyor, Efendi Haley gibileri seçkin davranışlara zarar verince; hiçbir şekilde bir beyefendi değil, benim gibi yetişmiş biri bunu görmeden edemiyor.”
“Eh, Sam.” dedi Bayan Shelby. “Hatalarına karşı uygun duyguların olduğuna göre, şimdi gidip Chloe Teyze’ye bugün akşam yemeğinden arta kalan soğuk domuz etinden vermesini söyleyebilirsin. Sen ve Andy aç olmalısınız.”
“Hanımım bize karşı fazlasıyla iyi.” dedi Sam, şevkle eğilip dışarı çıktı.
Daha önce de bahsedildiği gibi fark edilecek ki Sam Efendi’nin şüphesiz onu politik hayatın tepesine taşıyacak olan doğal bir yeteneği vardır. Bu, kendisine övgü ve zafer yaratmak üzere meydana gelen her şeyden kazanç sağlama yeteneğidir. Düşündüğü gibi salondakilerin memnuniyetini kazanacak şekilde dindar ve alçak gönüllü davrandıktan sonra palmiye yaprağını kafasına serbest, kaygısız bir tavırla koyuverdi ve mutfakta muvaffak olmak gayesiyle Chloe Teyze’nin idaresine yollandı.
“Bu zencilere bir nutuk çekmeli.” dedi Sam kendi kendine. “Şimdi şans ayağıma geldi. Tanrı’m, bana baksınlar diye takır tukur konuşacağım.”
Sam’in özel zevklerinden birisi gözlendiği gibi efendisiyle her tür politik toplantıda bulunmaktı. Burada ya bir parmaklığa tüner ya da bir ağacın tepesine yerleşir, kolayca anlaşılan büyük bir iştahla konuşmacıları seyreder ve sonra kendi renginden kardeşlerinin arasına inerek aynı konu üstünde onları çevresine toplayıp komik parodiler ve taklitlerle onları eğitir ve eğlendirirdi, bütün bunları da vakur bir samimiyet ve ciddiyetle yapardı. Yakınındaki dinleyiciler genelde kendi renginden olmasına karşın, daha açık renkli olanların dinleyerek, gülerek ve Sam’in müthiş kendini kutlamasına göz kırparak onlara yaklaşması pek de az görülmezdi. Aslında Sam hitabeti mesleği gibi görür ve kendini övmek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı.
Sam ve Chloe Teyze arasında eski zamanlardan beri bir tür kronik düşmanlık, daha doğrusu karar verilmiş bir soğukluk vardı ama Sam işleyişinin gerekli ve apaçık temeli olarak koşullarını derinden düşünürken bu durumda son derece barışçıl davranmaya karar verdi. Zira “hanımının emirleri”nin şüphesiz sonuna kadar izlenecek olduğunu biliyor olsa da ruhunu da bu işe katarak epey bir kazanç sağlayabilirdi. Bu yüzden Chloe Teyze’nin karşısına içe dokunan yumuşak, uysal bir ifadeyle çıktı, sanki eziyet görmüş birinin adına ölçüsüz zorluklar çekmiş biri gibiydi. Hanımının yeme içme konusunda Chloe Teyze’ye onu gönderdiği gerçeğini abartarak aktardı. Üstüne de yemek işlerindeki hakkına ve üstünlüğüne dair şeylerden açık bir şekilde ona söz etti.
İşler yolunda gitti. Seçim propagandası için çalışan bir politikacının hiçbir yoksul, basit, erdemli bir kişiyi ikna edişi, Chloe Teyze’yi Sam Efendi’nin tatlı dilliliğiyle kazandığından daha kolay kazanılmamıştır. Eğer mirasyedi bir oğlan olsaydı bile, daha fazla analara özgü eli açıklıkla sarılıp sarmalanmazdı. Çok geçmeden kendini oturmuş, geniş bir teneke tepside geçmiş iki üç gündür sofraya çıkan her şeyi içeren
Mutfak günün kahramanlığının sona erişini duymak için çeşitli kulübelerden aceleye gelerek içeriyi doldurmuş arkadaşlarıyla doluydu. Şimdi Sam’in zafer saatiydi. Günün hikâyesi etkisini artırmak için gerekli olan her türlü süs püsle anlatıldı zira Sam, moda olan sanat meraklıları gibi hikâyenin ellerinden geçerek yaldızlarının dökülmesine hiçbir zaman izin vermezdi. Anlatılanlara kahkaha gürültüleri eşlik ediyor ve gülüşler değişik sayılarda yerde yatan ya da her köşeye tünemiş çoluk çocuk tarafından uzatılıyordu. Ancak Sam hareketsiz ciddiyetini koruyordu, sadece zaman zaman gözlerini yuvalarında devirerek konuşmasındaki duygusal yükselişleri bozmadan, dinleyicilere anlatılmaz gülünç bakışlar atıyordu.