18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гарриет Бичер-Стоу – Tom Amca’nın Kulübesi (страница 15)

18

VIII

Eliza’nın Kaçışı

Eliza nehrin diğer yanında umutsuzca kaçarken karanlık bastırmıştı. Akşamın yavaşça nehirden yükselen gri sisi o kıyıdan yukarıda kaybolurken onu sarmaladı ve kabarmış akıntıyla batıp çıkan buz kütleleri onunla peşindeki arasına umutsuz bir bariyer koydu. Bu yüzden Haley küçük hana yavaşça ve hoşnutsuzlukla ne yapılacağını düşünmek üzere döndü. Kadın ona eski bir halıyla kaplı küçük salonun kapısını açtı. Odada çok parlak siyah muşamba kaplı bir masa duruyordu, çeşitli uzunlukta, yüksek arkalı tahta sandalyeler, hafifçe tüten ızgaranın üstündeki şömine rafında göz alıcı renklerde alçı süsler, ocak boyunca uzanan uzun, sert, tahtadan rahatsızca bir kanepe vardı. Haley buraya insan umutlarının ve mutluluklarının genel değişkenliği üzerine düşünmek üzere oturdu.

“Şu küçük yaratıktan ne istedim sanki.” dedi kendi kendine. “Bana bir zenci gibi davranılmasını hak etmek için?” ve Haley pek de seçkin sayılmayacak bir dizi küfrü tekrarlayarak kendini rahatlattı, bunları doğru saymak için geçerli nedenler olsa da bu bir beğeni meselesi olduğu için bunu yapmayacağız.

Kapıda atından indiği belli olan birinin gür ve kaba saba sesiyle irkildi. Pencereye doğru aceleyle gitti.

“İşe bak! Şimdi bu takdiriilahi denen şeye en yakın şey değilse nedir.” dedi Haley. “İnanıyorum ki bu Tom Loker.”

Haley aceleyle dışarı çıktı. Odanın köşesinde barda duran kişi güçlü kuvvetli, kaslı bir adamdı, boyu iki metreye yakın ve geniş bir gövdesi vardı. Adam kabarık ve sert bir görünüm veren bizon kılından yapılmış bir palto giymişti, bu yüzündeki havaya tam olarak uyuyordu. Başındaki ve yüzündeki her organ ve çizgi, ölçüsüz gelişecek olan acımasız ve tereddütsüz bir şiddetin ifadesiydi. Aslında okuyucularımız adamın evine bir buldogun gelip şapka ve paltoyla yürüdüğünü düşünseler, adamın fiziğinin genel görünüşü ve etkisi hakkında uygunsuz bir fikirleri olmuş olmaz. Adamın yolculuk arkadaşı pek çok yönden adamın tam olarak zıddıydı. Kısa ve inceydi, hareketleri kıvrak ve kedi gibiydi, keskin siyah gözlerinde dikkatle bakan, sinsi bir ifade vardı, yüzünün her özelliği hâlden anlayacak şekilde yontulmuş görünüyordu; ince, uzun burnu genelde işlere burnunu sokmaya meraklı bir şekilde çıkıntı yapıyordu; parlak, ince, siyah saçları sabırsızca öne düşüyordu, tüm hareketleri ve değişimleri basit, dikkatli bir zekânın göstergesiydi. Koca adam büyük bir bardağa yarıya kadar saf ispirto döküp tek kelime etmeden hepsini yuvarladı. Ufak tefek adamsa ayak parmakları üzerinde duruyordu, başını bir o yana, bir bu yana çevirerek şişeleri dikkatle kokladıktan sonra sonunda ince ve titrek bir sesle ve büyük bir dikkatle naneli bir içki ısmarladı. İçkisi konduktan sonra aldı, doğru şeyi yapmış ve turnayı gözünden vurmuş bir adam havalarında keskin, keyfi yerinde bir tavırla ona baktı ve küçük, ihtiyatlı yudumlarla içmeye koyuldu.

“Eh, şimdi şansımın kapımı çalacağını kim bilebilirdi? Loker, nasılsın bakalım?” dedi Haley, ilerleyip elini koca adama uzatarak.

“Şeytan seni!” diye nazikçe yanıtladı. “Seni buraya ne getirdi, Haley?”

Adı Marks olan sinsi adam hemen içmeyi bıraktı ve kafasını ileri doğru uzatarak yeni tanıdığa cin gibi baktı, bir kedinin bazen kuru bir yaprağa ya da takibindeki bir objeye bakışı gibi.

“Diyorum ki, Tom, bu dünyadaki en şanslı olay. Bir sorunum var ve bana yardım etmelisin.”

“Ha? Ya! Öyle görünüyor!” diye hâlinden memnun tanıdığı homurdandı. “Kuşkun olmasın ki onu gördüğüne memnun olmuşsan biriyle bir işin vardır. Haberler nedir?”

“Burada bir arkadaşın mı var?” dedi Haley, Marks’a şüpheyle bakarak. “Belki de iş ortağı?”

“Evet öyle. İşte Marks! Natchez’de birlikte olduğum adam bu.”

“Tanıştığımıza memnun oldum.” dedi Marks, kuzgun pençesi gibi uzun, ince bir el uzatarak. “Sanırım Bay Haley?”

“Ben de öyle, bayım.” dedi Haley. “Şimdi baylar bu mutlu karşılaşmanın üzerine bence bu salonda kalıp bir şeyler alalım. O hâlde ihtiyar zenci.” dedi bardaki adama. “Bize sıcak su, şeker, puro ve doğru dürüst bir şeyler getir de eğlenelim.”

Böyle derken mumlar yandı, ızgaradaki ateş iyice canlandırıldı ve üç kafadarlar arkadaşlığı pekiştirici malzemeler önceden üzerine tek tek yayılmış olan bir masanın çevresine oturdular.

Haley garip sorunlarının acıklı beyanına başladı. Loker sustu ve onu soğuk, sert bir dikkatle dinledi. Endişeli ve oldukça huzursuz bir şekilde bir bardak punçu kendi garip damak zevkine uydurmaya çalışan, uğraşından arada sırada başını kaldırıp ona bakarak sivri burnunu ve çenesine neredeyse Haley’nin yüzüne sokacak olan Marks, tüm bu konuşmaya en içten ilgiyi gösterdi. Sonucu onu son derece neşelendirmiş gibi görünüyordu zira omuzları ve böğrü sessizce sarsıldı, ince dudakları içten gelen büyük bir neşeyle canlandı.

“O zaman seni iyice hallettiler, değil mi?” dedi. “He, he, he! Temiz iş çıkarmışlar da.”

“Bu çocuklar ticarette çok sorun çıkarıyor.” dedi Haley keyifsizce.

“Çocuklarını umursamayan bir kadın türü bulsaydık.” dedi Marks. “Söyleyeyim ki bildiğim en büyük modern gelişme olurdu bu.” Marks şakasını sakince yaptığı girişle destekledi.

“Sanırım öyle.” dedi Haley. “Hiçbir zaman anlayamadım, çocuklar başlarına bir yığın bela açıyor, sanırsın ki onlardan kurtulduğuna sevinirler ama öyle değil. Çocuk ne kadar bela açıyorsa hiçbir işe yaramaz, genelde de onlara daha çok yapışırlar.”

“Eh, Bay Haley.” dedi Marks. “Sıcak suyu getirir misiniz? Evet, efendim, hepimizin ne düşündüğünü dile getirdiniz. Bir zamanlar ticaretteyken bir kız almıştım; sıkı, güzel, genç bir kadındı ve oldukça da akıllıydı, berbat şekilde hasta bir çocuğu vardı; sırtı kamburdu, öyle ya da böyle, onu yetiştirmeyi deneyecek olan bir adama verdim, öyle fazla para tutmadı. Kızın bunun için ağlayıp sızlayacağı aklıma gelmedi ama Tanrı’m nasıl sızlandı görseniz. Aslında kadının çocuktan hasta, baş belası olduğu ve onun canını sıktığı için kurtulmak istediğini sandım, üstelik numara da yapmıyordu, bayağı bir ağladı ve kötürüm gibi dolaştı, sanki bütün arkadaşlarını kaybetmiş gibi. Düşününce bile komik geliyor. Tanrı’m, kadınların düşüncelerinin sonu gelmiyor.”

“Eh, benim için de öyle.” dedi Haley. “Geçen yaz Red Nehri’nde güzel görünen bir çocuğuyla beraber bir kız aldım, çocuğun gözleri seninki kadar parlaktı ama işe gel ki çocuk taş gibi sağırdı. Eh, gördüğünüz gibi çocuğu elden çıkarmakta bir sakınca olmadığını düşündüm ve bir şey söylemedim, bir fıçı viskiyle güzelce takas ettim ama onu kızdan almaya gittiğimde kız kaplan kesildi. Daha işlere başlamadan önceydi ve köleleri zincirlememiştim; yaptığı şey bir pamuk balyasının üstüne kedi gibi atlamak, güverte tayfalarının birinin elinden bıçağı kapmaktı ve işe yaramadığını görünceye kadar bir dakika boyunca havada uçtu. Bir anda döndü ve önce çocuğun kafasını yakaladı, sonra ikisi de nehre. Küt diye dibe indiler ve bir daha da çıkmadılar.”

“Pöh!” dedi Tom Loker, bu hikâyeleri bastırmaya çalıştığı bir tiksintiyle dinliyordu. “İkiniz de sümsüksünüz! Benim kızlar böyle parlak numaralar yapmaz, size söyleyeyim!”

“Elbette! Bunu nasıl beceriyorsun?” dedi Marks şevkle.

“Becermek mi? Eğer bir kız aldıysam ve satılacak bir çocuğu varsa sadece yürüyüp yumruğumu yüzüne dayarım ve şöyle derim, ‘Bana bak şimdi, eğer bana tek bir söz edersen, yüzünü dağıtırım. Tek sözcük bile duymayacağım, ilk harfini bile.’ Böyle derim onlara. ‘Bu çocuk benim, senin değil ve onunla bir işin yok. İlk fırsatta satacağım, haberin olsun, bununla ilgili numara yapma, yoksa doğduğuna pişman ederim.’ Bu işte hiç şakam olmadığını anlarlar. Balıklar gibi suspus yaparım onları ve eğer biri başlayıp viyaklayacak olursa…” ve Bay Loker sonucu en iyi biçimde açıklayacak şekilde güm diye yumruğunu indirdi.

“Buna vurgu da diyebilirsin.” dedi Marks. Haley’yi dürterek ve yine bir kıkırtı bırakarak. “Tom garip biri değil mi? He, he! Diyorum ki Tom sen onların anlamasını sağlıyorsun, zira tüm zencilerin kafaları yün gibi. Ne demek istediğini tam olarak anlamaları lazım, Tom. Eğer sen şeytan değilsen Tom, onun ikiz kardeşisin, sana bunu söyleyeyim!”

Tom alçak gönüllülükle iltifatı kabul etti ve tutarlı olduğu kadar rahat da görünmeye başladı, John Bunyan’ın dediği gibi, “O köpeksi doğasıyla.” Akşam havasının tadını çıkartan Haley ahlaki değerlerinde hissedilir bir artış ve genişleme hissetmeye başladı, aynı koşullardaki ciddi ve derin düşünülen değişimlerde beyler arasında garipsenecek bir olgu değil.

“Eh, şimdi, Tom.” dedi. “Sen gerçekten kötüsün, sana hep dediğim gibi; biliyorsun sen ve ben eskiden bu meseleleri Natchez’de konuşurduk, sana onlara iyi davranarak tam olarak küpümüzü doldurabileceğimizi, o yıl iyi geçinebileceğimizi kanıtlamıştım, hem de kötünün kötüsü olur da elimizde bir şey kalmazsa sonunda elimizde bir şansımız daha olur, bilirsin.”

“Pöh!” dedi Tom. “Bilmiyor muyum? Senin meselelerinle beni daha fazla hasta etme, midem şimdi biraz bulanıyor.” ve Tom yarım bardak kadar sek konyak içti.

“Diyorum ki.” dedi Haley, sandalyesinde arkasına yaslanarak etkili bir jest yaptı. “Bunu şimdi söylüyorum, her adam gibi ben de ticareti her şeyin önünde tutarak para kazanmak üzerine yaptım ama sonra ticaret her şey değil ve para her şey değil çünkü hepimizin ruhu var. Şimdi beni kimin duyduğunu umursamıyorum, sanırım üzerimde kem göz var, o yüzden söylesem iyi olur. Ben dine inanıyorum ve bir gün işlerimi tam olarak yoluna koyunca kendi içime dönmeyi tasarlıyorum, gerektiğinden fazla kötülük yapmanın kime yararı var? Bana mantıklı gelmiyor.”