реклама
Бургер менюБургер меню

Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Gizli Bahçe (страница 8)

18

“Çok tuhaf.” dedi. “Ben Weatherstaff kapı yok dedi ve ortalıkta kapı falan yok. Ama Bay Craven anahtarı gömdüğüne göre on sene önce bir kapısı olmuş olmalı.”

Bu olay kafasını o kadar meşgul ediyordu ki daha da meraklanmaya başladı ve artık Misselthwaite Malikânesi’ne geldiği için üzülmediğini hissetti. Hindistan’da hava hep çok sıcak olurdu ve insanın bir şeylerle ilgilenmeye mecali olmazdı. Gerçek şuydu ki bozkırda esen taze rüzgârlar onun genç beynindeki örümcek ağlarını süpürmeye ve onu yavaş yavaş uyandırmaya başlamıştı.

Neredeyse tüm gün dışarıda vakit geçiriyordu ve akşam yemeğine oturduğunda kendini acıkmış, uykusu gelmiş ve rahatlamış hissediyordu. Martha gevezelik ettiğinde sinirlenmiyordu. Onu dinlemekten hoşlandığını hissediyordu ve nihayet ona bir soru sormaya karar verdi. Sorusunu akşam yemeğini bitirip şöminenin önündeki kilime oturunca sordu.

“Bay Craven o bahçeden neden nefret ediyor?” dedi.

Martha’nın kendisiyle kalmasını istemiş, Martha da buna karşı çıkmamıştı. Martha çok gençti ve kardeşlerle dolu bir kulübede yaşamaya alışkındı; uşaklar ve kıdemli hizmetçilerin onun Yorkshire aksanıyla dalga geçtiği, ona tepeden baktıkları ve aralarında onun hakkında fısıldaştıkları kocaman hizmetçi odasında kendini pek rahat hissetmiyordu. Martha konuşmayı seviyordu ve Hindistan’da yaşamış olan ve siyahiler tarafından bakılmış olan bu tuhaf çocuk onun ilgisini çekecek kadar özgündü.

Davet beklemeden kilime oturdu.

“Hâlâ o bahçeyi mi düşünüyorsunuz?” dedi. “Düşüneceğinizi biliyordum. Ben de onu ilk kez duyduğumda düşünmeden edemiyordum.”

“Neden oradan nefret ediyor?” diye ısrar etti Mary.

Martha ayaklarını altına alarak rahat bir pozisyonda oturdu.

“Evin etrafında uğuldayan rüzgâra kulak verin.” dedi. “Bu gece bozkırda olsaydınız ayakta zor dururdunuz.”

Mary durup dinleyene kadar “uğuldama” kelimesinin anlamını bilmiyordu ama sonra anladı. Sanki kimsenin göremediği bir dev evi yumrukluyor ve içeri girmek istercesine duvarlara ve camlara vuruyormuş hissi yaratan, evin etrafında dönüp duran içi boş kükreme demek olmalıydı. Ama insan onun eve giremeyeceğini biliyor ve kömürün kırmızı alevinin ısıttığı odanın içinde kendini bir şekilde güvende hissediyordu.

“Ama neden oradan bu kadar nefret ediyor?” diye sordu, dinledikten sonra. Martha’nın bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu.

Derken, Martha bildiklerini ortaya döktü.

“Dinle.” dedi. “Bayan Medlock bu konu hakkında konuşulmaması gerektiğini söyledi. Bu evde konuşulmaması gereken o kadar çok şey var ki. Bunlar Bay Craven’ın emri. Onun meseleleri hizmetçileri ilgilendirmezmiş, o öyle diyor. Fakat bahçe ile ilgili durum biraz daha farklı. İlk evlendiklerinde bahçe Bayan Craven’ınmış ve orayı çok seviyormuş, çiçeklerin bakımını birlikte yaparlarmış. Bahçıvanlardan hiçbirinin içeriye girmeye izni yokmuş. İkisi birden içeriye girer, kapıyı kapatıp saatlerce orada kalırlar, kitap okurlar, muhabbet ederlermiş. Bayan Craven biraz da küçük bir kız çocuğu gibiymiş o zamanlar, koltuk gibi eğilmiş bir dalı olan eski bir ağaç varmış. Bu dalın üzerine doğru sarılan güller yetiştirmiş ve orada oturmaya başlamış. Fakat bir gün orada otururken dal kırılmış, yere düşmüş ve öyle kötü yaralanmış ki ertesi gün vefat etmiş. Doktorlar Bay Craven’ın aklını yitirip öleceğini düşünmüşler. Oradan bu yüzden nefret ediyor. O gün bugündür oraya giren çıkan olmamış, zaten orası hakkında konuşulmasına da izin vermiyor.”

Mary başka soru sormadı. Kırmızı ateşe bakıp “uğuldayan” rüzgârı dinledi. Eskisinden de kuvvetli “uğulduyor” gibiydi.

Tam o sırada çok da iyi bir şey oluyordu ona. Aslında o Misselthwaite Malikânesi’ne geldiğinden beri dört iyi şey olmuştu. Bir Kızlgerdan’ı anladığını ve onun da kendisini anladığını hissetmişti; kanı sımsıcak olana kadar yabanın içinde koşturmuştu; hayatında ilk kez sağlıklı bir şekilde acıkmıştı ve biri için üzülmenin ne olduğunu hissetmişti. Kendine geliyordu.

Fakat rüzgârın sesini dinlerken bir ses daha duymaya başladı. Ne olduğunu bilmiyordu çünkü başlarda bu sesi rüzgârın sesinden pek ayırt edememişti. Tuhaf bir sesti, sanki bir yerlerde bir çocuk ağlıyor gibiydi. Bazen rüzgârın sesi çocuk ağlamasına benzerdi ancak şu anda Küçük Hanım Mary bu sesin evin dışından değil, içinden geldiğinden emindi. Uzaktan geliyor gibiydi ama evin içindeydi. Dönüp Martha’ya baktı.

“Bir ağlama sesi duyuyor musun?” dedi.

Martha birden şaşırmış göründü.

“Hayır.” diye yanıtladı. “Rüzgârdır. Bazen biri bozkırda kaybolmuş da ağlıyormuş gibi gelir. Rüzgârın türlü türlü sesi olur.”

“Dinlesene.” dedi Mary. “Ses evin içinden, uzun koridorlardan birinin sonundan geliyor gibi.”

Tam o sırada aşağıdaki kapılardan biri açılmış olmalıydı; çünkü girişten içeriye kuvvetli bir hava akımı oldu, oturdukları odanın kapısı birden çarparak ardına kadar açıldı ve ikisi birden ayağa fırlarken ışık söndü, ağlama sesi koridor boyunca ilerledi ve böylece daha net bir şekilde duyuldu.

“İşte!” dedi Mary. “Sana söylemiştim! Biri ağlıyor ve bu yetişkin biri değil.”

Martha koşup kapıyı kapadı ve anahtarı çevirdi fakat bunu yapmadan önce ikisi de uzaktaki bir kapının hızla çarpıldığını duydu, sonrasında her şey son derece sessizdi, hatta rüzgâr bile bir an için “uğuldamayı” bırakmıştı.

“Rüzgârın sesi,” dedi Martha inatla. “Rüzgâr değilse, küçük Betty Butterworth’dür, bulaşıkçı kız. Tüm gün dişi ağrıyordu.”

Fakat tutumundaki rahatsız ve tuhaf hava Küçük Hanım Mary’nin ona dik dik bakmasına sebep oldu. Mary onun doğruları söylediğine inanmıyordu.

VI. BÖLÜM

AĞLAYAN BİRİ VAR-GERÇEKTEN!

Ertesi gün yine sağanak yağmur yağıyordu ve Mary pencereden baktığında bozkır âdeta gri bir sis ve bulutlar ardına gizlemişti. Bugün dışarı çıkmak yoktu.

“Böyle yağmur yağdığında sizin kulübede neler yaparsınız?” diye sordu Martha’ya.

“Çoğunlukla birbirimizin ayağına dolanmamaya çalışırız.” diye yanıtladı Martha. “Ah! Bir sürü insan kalabalığı olduğu düşünülürse… Annem halim selim bir kadındır ama endişeleniyor tabii. Büyük kardeşler gidip ahırda oynarlar. Dickon ıslanmaktan çekinmez. Sanki hava günlük güneşlikmiş gibi dışarı çıkar. Güzel havalarda görmediği şeyleri yağmurlu havalarda görebiliyormuş. Bir keresinde deliğinde boğulmak üzere olan bir yavru tilki bulup, onu sıcak tutmak için gömleğinin içine sokup eve getirmişti. Annesi yan tarafında öldürülmüş, delikleri su ile dolmuş ve diğer yavrular da ölmüş. Tilki şu anda bizim evde. Başka bir zaman yine boğulmak üzere olan bir karga bulup eve getirmişti, onu da evcilleştirdi. Simsiyah olduğu için adını Kurum koydu, onunla beraber oradan oraya hoplayıp uçuyor.”

Mary artık Martha’nın bu samimi konuşmalarına aldırmaz olmuştu. Hatta anlattıklarını ilginç bulmaya başlamış, o konuşmayı bıraktığında veya başka yere gittiğinde üzülür olmuştu. Hindistan’da yaşarken Ayah’ının anlattığı hikâyelerin, Martha’nın yiyecek pek bir şeyleri olmayan on dört kişiyi içine alan bozkır kulübesi hakkında anlattıklarıyla yakından uzaktan alakası yoktu. Çocuklar tatlı, minik çoban köpeği yavruları gibi kendi kendilerine yuvarlanıp eğleniyorlardı. Mary en çok anne ve Dickon’dan etkileniyordu. Martha’nın annesinin söyledikleri veya yaptıkları hakkında anlattığı hikâyeler kulağa hep çok rahatlatıcı geliyordu.

“Keşke birlikte oynayabileceğim bir kuzgun veya tilki yavrusu olsa.” dedi Mary. “Ama hiçbiri yok.”

Martha’nın kafası karışmıştı.

“Örgü örebiliyor musunuz?” diye sordu.

“Hayır.” diye yanıtladı Mary.

“Dikiş dikebiliyor musunuz?”

“Hayır.”

“Okuyabiliyor musunuz?”

“Evet.”

“O zaman neden bir şeyler okumuyorsunuz ya da biraz heceleme çalışmıyorsunuz? Artık okuyup öğrenebilecek yaştasınız.”

“Kitabım yok ki.” dedi Mary. “Kitaplarım Hindistan’da kaldı.”

“Bu kötü olmuş.” dedi Martha. “Eğer Bayan Medlock kütüphaneye girmenize izin verirse orada binlerce kitap var.”

Mary kütüphanenin nerede olduğunu sormadı çünkü birdenbire aklına bir fikir geldi. Gidip orayı kendisi bulmaya karar verdi. Bayan Medlock’u kafasına takmıyordu. Bayan Medlock sürekli aşağıdaki konforlu uşak dinlenme odasında oluyor gibiydi. Bu tuhaf yerde kimse birbirini kolay kolay görmezdi. Aslında, hizmetçilerden başka görecek bir kimse de yoktu ve efendileri bir yerlere gittiği zaman aşağı katlarda lüks bir hayat yaşıyorlardı. Tavanlarından parlak pirinçten kap kacağın sallandığı, her gün dört ya da beş çeşit bol kepçe yemeklerin yendiği, Bayan Medlock ortalıkta değilse neşeli çekişmelerin yaşandığı kocaman bir mutfakları vardı.

Mary’nin yemekleri düzenli olarak servis ediliyor ve Martha da ona göz kulak oluyordu fakat o kimsenin umurunda değildi. Bayan Medlock günaşırı gelip ona bir göz atardı ama hiç kimse ona ne yaptığını sormuyor veya ne yapması gerektiğini söylemiyordu. Belki de İngiltere’de çocuklara böyle davranılıyordur diye düşünüyordu. Hindistan’da Ayah’ı hep onun yanında olurdu, hep başında beklerdi, onun eli ayağı gibiydi. Bazen onun sürekli yanında olmasından sıkılırdı. Şimdi onun peşinden gelen hiç kimse yoktu ve bir şeyin verilmesini istediğinde veya giydirilmek istediğinde Martha kendisine sanki beceriksiz ve aptalmış gibi baktığı için kendi kendine giyinmeyi öğreniyordu.

“Nasıl giyileceğini bilmiyor musun?” demişti bir keresinde, Mary durup eldivenlerini giydirmesini beklediğinde. “Bizim Susan Ann daha dört yaşında ama sizden iki kat daha akıllı. Bazen kafanızda biraz eksiklik var gibi geliyor.”