Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Gizli Bahçe (страница 10)
“Oraya gidebilir miyim acaba?” diye sordu Mary pencereden dışarı bakıp uzaklardaki maviliğe iç geçirerek. O kadar yeni, kocaman, harika ve ilahi bir renkti ki bu.
“Bilemiyorum.” diye yanıtladı Martha. “Doğduğunuzdan beri bacaklarınızı o kadar kullanmamışsınızdır gibi geliyor bana. Sekiz kilometre yürüyemezsiniz. Buradan bizim kulübe sekiz kilometre.”
“Kulübenizi görmek isterdim.”
Martha onu bir anlığına ilgiyle inceledi ve eline parlatma fırçasını alıp ızgarayı ovalamaya geri döndü. Bu küçük, gösterişsiz suratın şu anda onu ilk gördüğü sabahki kadar aksi görünmediğini düşündü. Küçük Susan Ann’in bir şeyi çok istediği zamanlardaki suratı gibi tatlıydı.
“Anneme bir sorayım.” dedi. “Annem her şeyin bir yolunu bulur. Bugün izin günüm, eve gideceğim. Ah! Çok güzel. Bayan Medlock annemi sever. Belki annem onunla konuşabilir.”
“Anneni sevdim.” dedi Mary.
“Tahmin ediyordum.” diye onayladı Martha, parlatmaya devam ederek.
“Onu hiç görmedim ki.” dedi Mary.
“Hayır, görmediniz.” diye yanıtladı Martha.
Yine çömelir vaziyete geçti ve kafası karışmış gibi burnunun ucunu elinin tersiyle kaşıdı ve sonra zihnini toparlardı.
“Şey, annem o kadar duyarlı, çalışkan, halim selim ve temiz bir kadındır ki onu gören görmeyen herkes çok sever. İzin günümde eve, onun yanına giderken bozkırı hoplaya zıplaya geçiyorum.”
“Dickon’ı da sevdim.” diye ekledi Mary. “Onu da hiç görmedim.”
“Pekâlâ.” dedi Mary kendinden emin. “Size kuşların, tavşanların, koyunların, midillilerin ve tilkilerin bile onu ne kadar sevdiklerini söyledim. Acaba…” diyerek baktı ona düşünceli bir şekilde. “Dickon sizin hakkınızda ne düşünürdü?”
“Benden pek hoşlanmazdı.” dedi Mary o katı ve soğuk havasıyla. “Zaten kimse hoşlanmaz.”
Martha yeniden düşüncelere daldı.
“Siz kendinizi sevmiyor musunuz?” diye sordu, cevabı gerçekten de merak ediyor gibiydi.
Mary bir an duraklayıp düşündü.
“Pek sayılmaz aslında.” diye yanıtladı. “Gerçi daha önce hiç bunu düşünmemiştim.”
Martha eve dair bir şey anımsamış gibi sırıttı.
“Annem bir keresinde bana ne dedi biliyor musunuz?” diye başladı söze. “Annem leğenin başındayken benim de sinirlerim bozuktu ve birileri hakkında kötü şeyler söylüyordum. Bana dönüp dedi ki ‘Seni tilki seni! Yok onu sevmiyormuşsun yok bunu sevmiyormuşsun. Peki, kendini seviyor musun?’ Bu lafı beni güldürmüş ve birden kendime getirmişti.”
Mary’nin kahvaltısını hazırladıktan sonra neşeyle yola koyuldu. Bozkırdan kulübeye kadar sekiz kilometre yürüyecek ve annesine çamaşır ve bulaşıkta yardım edecek, o haftanın ekmeğini pişirecek ve sonra keyfine bakacaktı.
Mary onun evde olmadığını bildiği için kendini eskisinden de yalnız hissetti. Bahçeye mümkün olduğunca çabuk attı kendini ve ilk iş olarak fıskiyeli çiçek bahçesinin etrafında koşarak on tur attı. Attığı turları dikkatle saydı ve onuncuyu tamamladığında artık kendini daha iyi hissediyordu. Güneş ışınları etrafı daha farklı gösteriyordu. Yüksek, sonsuz, mavi gökyüzü Misselthwaite’in ve bozkırın üzerini bir kubbe gibi kaplıyordu. Mary sürekli başını gökyüzüne kaldırıp bakıyor ve o kar beyaz bulutların üstünde yatmanın nasıl bir his olacağını hayal ediyordu. İlk mutfak bahçesine gitti ve Ben Weatherstaff’ı başka iki bahçıvanla çalışırken buldu. Havadaki değişim ona da iyi gelmişe benziyordu. Kızla kendiliğinden konuştu.
“Bahar geliyor.” dedi. “Kokusu geliyor mu burnuna?”
Mary havayı kokladı ve kokuyu aldığını düşündü.
“Hoş, taze ve nemli bir koku alıyorum.” dedi.
“Bu taze ve verimli toprağın kokusu.” diye yanıtladı kazmaya devam ederek. “Bir şeyleri büyütmek için hevesli görünüyor. Ekim zamanı gelince keyfi yerinde olur. Kışın yapacak bir şey olmadığında canı sıkkındır. Karanlıkta çiçek bahçelerinde bir şeyler dönüyor. Güneş onları ısıtıyor. Bir süre sonra kara topraktan baş gösteren minik yeşil filizler göreceksin.”
“Ne olacaklar?” diye sordu Mary.
“Çiğdemler, kardelenler ve nergisler. Daha önce hiç gördün mü?”
“Hayır. Hindistan’da yağmurlar bitince her şey çok sıcak, nemli ve yeşil olur.” dedi Mary. “Galiba orada her şey bir gecede büyüyor.”
“Bunlar bir gecede büyümezler.” dedi Weatherstaff. “Onları görmek için beklemen gerekecek. Şuradan başlarını çıkaracaklar, orada biraz daha filizlenecekler, bir gün bir yeşil yaprak çıkarıp, diğer gün bir tane daha çıkaracaklar. İzle ve gör.”
“İzleyeceğim.” diye yanıtladı Mary.
Çok geçmeden yumuşak bir kanat çırpışı duydu ve hemen Kızılgerdan’ın yeniden geldiğini anladı. Çok şımarık ve hareketliydi, kızın ayaklarına çok yakın bir yere sıçradı ve başını bir yana eğip ona öyle cingöz bir şekilde baktı ki Mary Ben Weatherstaff’a sormadan edemedi.
“Sence beni hatırlıyor mudur?”
“Seni hatırlamak mı!” dedi Weatherstaff ona kızarak. “Bırak insanları, bahçedeki her bir lahana kökünü bile tanır o. Burada daha önce hiç kız çocuğu görmedi, seni tanımaya can atıyor. Ondan bir şey saklayayım deme sakın.”
“Onun yaşadığı bahçede de karanlıkta bir şeyler dönüyor mu?” diye sordu Mary.
“Ne bahçesiymiş o?” diye homurdandı Weatherstaff, tekrar huysuzlaşarak.
“Eski gül ağaçlarının olduğu bahçe.” Sormadan edememişti çünkü öğrenmek istiyordu. “Tüm çiçekler ölmüş müdür, yoksa bazıları yazın yeniden açarlar mı? Hâlâ gül var mıdır orada?”
“Ona sorsana.” dedi Ben Weatherstaff omzuyla Kızılgerdan’ı işaret ederek. Orayı tek bilen kişi odur. On yıldır içeri giren çıkan yok.”
On yıl uzun bir zaman, diye düşündü Mary. O doğalı on yıl olmuştu.
Düşünceli bir şekilde ağır ağır yürüdü. Kızılgerdan’ı, Dickon’ı ve Martha’nın annesini sevdiği gibi bahçeyi de sevmeye başlamıştı. Hatta Martha’yı da sevmeye başlamıştı. Sevecek amma da çok insan var gibiydi, hele de sevmeye alışkın olmayan biri için. Kızılgerdan’ı da insan olarak kabul ediyordu. Ağaç tepelerini görebildiği uzun, sarmaşık kaplı duvarın etrafındaki yürüyüş yoluna gitti ve ikinci kez bir aşağı bir yukarı yürürken çok ilginç ve heyecan verici bir şey oldu ve bu Ben Weatherstaff’ın Kızılgerdan’ı ile ilgiliydi.
Bir cıvıltı duydu ve kız solundaki çıplak çiçek tarhına baktığında Kızılgerdan, onu takip ettiği anlaşılmasın diye oradan oraya sekip toprağı eşeliyormuş gibi yapıyordu. Fakat Mary onun kendisini takip ettiğini anlamıştı ve bu sürpriz onu o kadar heyecanlandırmıştı ki neredeyse titreyecekti.
“Beni hatırlıyorsun!” diye haykırdı. “Hatırlıyorsun! Sen dünyanın en tatlı yaratığısın!”
Mary de cıvıldadı, konuştu, ona tatlı sözler söyledi ve Kızılgerdan hoplayıp, ona kur yapıp kuyruğunu titretti. Sanki o da konuşuyordu. Kırmızı yeleği saten gibiydi, küçük göğsünü kabartıyordu ve o kadar güzel, o kadar hoş ve o kadar tatlıydı ki sanki gerçekten de kıza bir kızılgerdanın ne kadar önemli ve ne kadar insan gibi olabileceğini gösteriyordu. Kuş onun kendisine yaklaşmasına izin verdiğinde Küçük Hanım Mary hayatı boyunca aksi biri olduğunu unuttu, ona doğru eğilip konuşarak, kızılgerdan gibi sesler çıkarmaya çalıştı.
Ah! Onun kendisine bu kadar yaklaşmasına nasıl izin veriyordu? Mary’nin elini uzatıp ona azıcık da olsa zarar vermeye kalkmayacağını biliyordu. Biliyordu çünkü o gerçek bir insandı. Yalnızca dünyadaki diğer insanlardan daha iyi biriydi. Mary’nin mutluluktan nefesi kesiliyordu.
Çiçek tarhı tamamen çıplak değildi. Çok yıllık bitkiler kış için budandığından dolayı tarh çıplak görünüyordu fakat tarhın arkasında irili ufaklı çalılar vardı ve Kızılgerdan onların altına zıpladığında, Mary onun yeni kazılmış küçük bir toprak yığınının üzerinden atladığını gördü. Durup yığının içinde solucan aradı. Köpeğin biri köstebek yakalamaya çalışırken derin bir çukur kazdığından, orada bir toprak yığını oluşmuştu.
Mary, çukurun neden orada olduğunu anlamadan toprak birikintisine baktı ve yeni kazılmış toprakta bir şeyin gömülü olduğunu gördü. Paslı bir demir veya pirinç halka gibiydi ve Kızılgerdan kanatlanıp yakındaki bir ağaca konunca elini uzatıp halkayı çıkardı. Çıkan şey halkadan da fazlasıydı; çıkan şey uzun zaman önce gömülmüş gibi görünen eski bir anahtardı.
Küçük Hanım Mary ayağa kalktı ve dehşet dolu gözlerle parmağının ucunda sallanan anahtara baktı.
“Belki de on yıl önce gömülmüştür.” dedi fısıltıyla. “Belki de bu o bahçenin anahtarıdır!”
VIII. BÖLÜM
YOLU GÖSTEREN KIZILGERDAN
Uzunca bir süre anahtara baktı. Onu evirdi, çevirdi, ne yapacağını düşündü. Daha önce bahsedildiği gibi izin isteme veya büyüklerine danışma konusunda terbiye görmüş bir çocuk değildi. Anahtar hakkında tek düşünebildiği şey onun kapalı bahçenin anahtarı olup olmadığıydı ve kapının nerede olduğunu bulabilirse belki onu açabilir ve duvarların ardında ne olduğunu görebilir, böylelikle eski gül ağaçlarının akıbetini öğrenebilirdi. Bahçeyi görmek istemesinin sebebi uzun süredir kapalı oluşuydu. Mutlaka diğer yerlerden farklı olmalı ve on yıl boyunca orada garip şeyler olmuş olmalıydı. Ayrıca, bahçe hoşuna giderse her gün içeri girebilir, kapıyı arkasından kapatıp kendi kendine oynayabilirdi çünkü kimse onun nerede olduğunu bilemez ve hâlâ kapının kilitli ve anahtarın gömülü olduğunu düşünüyor olurlardı. Bu fikir çok hoşuna gitti.
Kapısı gizemli bir şekilde kapalı odalarla dolu bir evde yaşayıp, kendini oyalayacak hiçbir şeyin olmaması onun atıl duran beyninin çalışmasına ve hayal gücünün canlanmasına sebep olmuştu. Şüphesiz, bozkırın taze, güçlü ve temiz havasının da bunda rolü büyüktü. Tıpkı temiz havanın iştahını açması ve rüzgârla mücadelenin kanını kaynatması gibi zihnine de aynısı olmuştu. Hindistan’da hep çok sıcaklıyor, bir şey yapmaya mecali olmuyordu fakat burada canına can gelmişti ve yeni şeyler yapmak istiyordu. Neden olduğunu bilmese de artık kendini daha az “aksi” hissediyordu.