Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Gizli Bahçe (страница 7)
“Sen şu Hindistan’dan gelen kız mısın?” diye sordu.
Mary başıyla onayladı.
“O zaman yalnız olduğuna şaşmamak lazım. Burada eskisinden de yalnız olacaksın.” dedi.
Adam tekrar kazmaya koyuldu, küreğini zengin siyah bahçe toprağına daldırırken Kızılgerdan da çok meşgulmüş gibi hoplayıp zıplıyordu.
“Senin adın ne?” diye sordu Mary.
Adam, kıza cevap vermek için doğruldu.
“Ben Weatherstaff.” diye yanıtladı adam ve huysuz bir gülüşle ekledi. “Ben de yanımda kuş olmadığı zamanlarda yalnızımdır.” ve parmağıyla Kızılgerdan’ı işaret etti. “O benim tek arkadaşım.”
“Benim hiç arkadaşım yok.” dedi Mary. “Hiç olmadı da. Ayah’ım beni pek sevmezdi ve ben de kimseyle oynamazdım.”
Aklından geçeni olduğu gibi söylemek bir Yorkshire geleneğiydi ve Ben Weatgerstaff de tam bir Yorkshire bozkırlısıydı.
“İkimiz de birbirimize benziyoruz.” dedi. “Hamurumuz aynı. İkimiz de çirkiniz ve ikimiz de göründüğümüz kadar suratsızız. İkimizin de aksi huyları var, ikimizin de aynen öyle.”
Bu dümdüz, dolaysız bir konuşmaydı ve Mary Lennox kendisi ile ilgili gerçeği daha önce hiç duymamıştı. Yerli hizmetçiler onun önünde eğilirler ve ona itaat ederlerdi. Kendisinin nasıl göründüğü ile ilgilenmemişti daha önce fakat şimdi Ben Weatherstaff’tan daha sevimsiz olup olmadığını merak etmişti, bir de Kızılgerdan gelmeden önce onun göründüğü kadar huysuz görünüp görünmediğini merak etti. Ayrıca, gerçekten de “aksi huylu” olup olmadığını da merak etti. Rahatsız olmuştu.
Birden yakınında ufak bir kıpırtı sesi duyunca dönüp baktı. Genç bir elma ağacının yanında duruyordu ve Kızılgerdan ağacın dallarından birine konmuş şakımaya başlamıştı. Ben Weatherstaff bir kahkaha patlattı.
“Niye böyle bir şey yaptı?” diye sordu Mary.
“Seninle arkadaş olmaya karar verdi.” diye yanıtladı Ben. “Senden hoşlanmadıysa ne olayım?”
“Benden mi?” dedi Mary ve küçük ağaca doğru hafifçe yaklaşıp yukarı baktı.
“Benimle arkadaş olur musun?” diye sordu Kızılgerdan’a bir insanla konuşurmuş gibi. “Olur musun?” Bu soruyu sert sesiyle veya buyurgan Hintli sesiyle değil, yumuşak ve tatlı bir dille söyleyince, Ben Weatherstaff ıslık çalarken Mary nasıl şaşırdıysa adam da onu duyunca şaşırdı.
“Vay!” diye haykırdı. “Yaşlı ve sert bir kadın gibi değil de gerçek bir çocuk gibi hoş ve insanca söyledin. Sanırsın Dickon bozkırda vahşi hayvanlarıyla konuşuyor.”
“Dickon’ı tanıyor musun?” diye sordu Mary, aceleyle arkasını dönerek.
“Onu tanımayan yoktur. Dickon her yere girip çıkar. Böğürtlenler, funda çiçekleri bile tanır onu. Eminim tilkiler ona yavrularını gösteriyor, tarla kuşları yuvalarını ondan gizlemiyordur.
Mary birkaç soru daha sormak istedi. Dickon’ı da en az terk edilmiş bahçe kadar merak ediyordu. Fakat tam o anda şarkısını bitirmiş olan Kızılgerdan kanatlarını hafifçe salladı ve uçup gitti. Ziyaretini tamamlamıştı, artık yapacak başka işleri vardı.
“Duvarın arkasına uçtu!” diye haykırdı Mary, onu izleyerek. “Meyve bahçesine uçtu, duvarın diğer tarafına, kapısı olmayan bahçeye!”
“Orada yaşıyor.” dedi yaşlı Ben. “Yumurtadan orada çıktı. Eğer kur yapıyorsa oradaki yaşlı gül ağaçlarının arasında yaşayan yaşlı bir Kızılgerdan hanımı ayartmaya çalışıyordur.”
“Gül ağaçları mı?” dedi Mary. “Orada gül ağaçları mı var?”
Ben Weatherstaff küreğini yeniden eline alıp yeniden kazmaya koyuldu.
“On yıl önce vardı.” diye mırıldandı.
“O ağaçları görmek isterdim.” dedi Mary. “Yeşil kapı nerede? Bir yerlerde kapı olması lazım.”
Ben küreğini derine sapladı ve kızı ilk kez gördüğündeki gibi mesafeli bir şekilde baktı.
“On yıl önceydi o, artık yok.” dedi.
“Kapı yok mu!” diye haykırdı Mary. “Olması lazım.”
“Kimsenin bulacağı bir kapı yok, hem kimseyi de ilgilendirmez. İşgüzarlığı bırakıp sebepsiz yere her şeye burnunu sokma. Hadi, işime dönmem lazım. Gidip oyun falan oyna sen. Artık vaktim yok.”
Gerçekten de kazmayı bırakıp, küreğini omzuna attı ve ne kızın yüzüne baktı ne de bir hoşça kal dedi, çekip gitti.
V. BÖLÜM
KORİDORDAKİ AĞLAMA
Mary Lennox’a burada geçirdiği ilk günler birbirinin aynı gibi gelmişti. Her sabah goblen kumaşlarla kaplı odada uyanıyor, Martha’yı dizlerinin üstünden şömineyi yakarken buluyor, çocuk odasında hiç de ilginç olmayan kahvaltısını yapıyor, her kahvaltı sonrasında pencerenin önünde durup dört bir yana ve hatta gökyüzüne kadar uzanır gibi görünen kocaman bozkırı seyrediyor ve bir süre sonra dışarı çıkmazsa içeride kalıp hiçbir şey yapmamış olacağını fark edip dışarı çıkıyordu. Yapabileceği en iyi şeyin bu olduğundan haberi yoktu; hızlı hızlı yürümeye başladığı ya da patikalarda, yollarda koşmaya başladığı zaman yavaş akan kanının hızlandığından, bozkırda esen sert rüzgâra karşı savaşırken bunun kendini güçlü kıldığından haberi yoktu. Kendini sıcak tutmak için koşuyordu yalnızca. Suratına doğru esen, göremediği bir dev gibi kükreyen ve onu engelleyen rüzgârdan nefret ediyordu. Fakat bozkırın üzerinde esen sert, temiz havada aldığı derin nefesler ciğerlerini cılız bedenine iyi gelen bir şeyle doldururken, yanaklarını al al yaparken ve donuk gözlerini pırıl pırıl parlatırken o bunların hiçbirinden haberdar değildi.
Fakat dışarıda geçirdiği birkaç günün sonrasında bir sabah açlığın ne demek olduğunu anlayarak uyandı ve kahvaltı masasına oturunca yulaf lapasına iştahsızca bakıp tabağı itmek yerine, kaşığı alıp lapasını yemeye başladı ve tabağı boşalana kadar yemeye devam etti.
“Bu sabah yulaf lapasıyla aranız iyi galiba, değil mi?” dedi Martha.
“Bugün tadı güzel geldi.” dedi Mary, kendine biraz şaşırarak.
“Bozkır iştahınızı açtı.” diye karşılık verdi Martha. “İştahın yerinde olduğunda yemek bulmak güzel şey. Bizim kulübede on iki boğaz var ama o boğazları doyuracak yemek yok. Her gün dışarı çıkıp oynamaya devam edin, kemikleriniz biraz etlenir, yüzünüze renk gelir.”
“Ben oynamıyorum ki.” dedi Mary. “Oynayacak bir şeyim yok.”
“Oynayacak bir şeyiniz yok mu!” diye haykırdı Martha. “Bizim çocuklar sopalarla, taşlarla oynarlar. Etrafta koşuşturup bağrışıp çağrışırlar, sağa sola bakınırlar.”
Mary bağırmazdı ama sağa sola bakınırdı. Yapacak başka bir şey yoktu. Bahçelerde dolanır, parkların içindeki patikalardan yürürdü. Bazen Ben Weatherstaff’a bakınıyordu, onu çoğunlukla görmesine rağmen genelde ya çok meşgul ya da çok suratsız oluyordu. Bir keresinde ona doğru yürürken adam küreğini alıp sanki kasten arkasını dönüp yürüyüp gitmişti.
Bir yere diğerlerinden daha sık gidiyordu. Etrafı duvarlarla çevrili bahçelerin dışındaki uzun yürüyüş yoluydu burası. Yolun her iki kenarında çıplak çiçek tarhları vardı ve duvarlar yoğun sarmaşıklarla kaplıydı. Duvarın bir bölümündeki koyu yeşil sarmaşık yaprakları diğer taraftakilere kıyasla daha gürdü. Görünüşe göre bir süredir bu bölüm ihmal edilmişti. Diğer taraflar düzgün görünmeleri için budanmıştı fakat yolun aşağısındaki bu bölüme dokunulmamıştı bile.
Mary burayı Ben Weatherstaff ile konuştuktan birkaç gün sonra fark etti ve neden böyle olduğunu düşündü. Öylece durmuş, rüzgârda sallanan sarmaşık dalına bakarken kızıl bir parıltı gördü ve ardında orada, duvarın üstünde muhteşem bir cıvıltı duydu, Ben Weatherstaff’ın Kızılgerdan’ı küçük başını bir tarafa eğmiş, Mary’ye bakmak için öne doğru uzanıyordu.
“Ah!” diye haykırdı. “Sen miydin? Sen miydin o?” Onun kendisini anlayıp cevap vereceğinden emin olduğu için onunla konuşmak hiç tuhaf gelmiyordu.
Cevap verdi de. Sanki ona bir şeyler anlatıyormuş gibi şakıdı, cıvıldadı, duvarın üstünde hoplayıp zıpladı. O, kelimelerle konuşmasa bile Küçük Hanım Mary de onu anlıyor gibiydi. Sanki şöyle söylüyordu:
“Günaydın! Rüzgâr ne hoş, değil mi? Güneş ne güzel, değil mi? Her şey ne kadar da güzel, değil mi? Haydi birlikte cıvıldayıp, hoplayıp, şakıyalım. Haydi! Haydi!”
Mary gülmeye başladı ve o duvar boyunca hoplayıp ufak ufak uçarken Mary de onun peşinden koştu. Zavallı cılız, solgun, çirkin Mary… Bir anlığına gerçekten de güzel görünüyordu.
“Seni seviyorum! Seni seviyorum!” diye haykırdı Mary yolda koşturarak; kuş gibi cıvıldamaya ve ıslık çalmaya çalıştı, hem de bunu nasıl yapacağı hakkında en ufak bir fikri yokken. Fakat Kızılgerdan memnun olmuş gibi görünüyordu, ona cevap verir gibi cıvıldayıp ıslık çaldı. Sonunda kanatlarını gerip havalandı ve bir ağacın tepesine konup orada yüksek sesle şakımaya başladı.
Bu Mary’ye onu ilk gördüğü zamanı hatırlattı. O bir ağacın tepesinde sallanırken Mary de meyve bahçesinde duruyordu. Şimdi kendisi meyve bahçesinin diğer tarafındaydı ve duvarın dışındaki patikada, daha da aşağıda duruyordu ve içerideki yine aynı ağaçtı.
“Bu ağaç kimsenin giremediği bahçede.” dedi kendi kendine. “Burası kapısız bahçe. Kuş burada yaşıyor. Keşke nasıl bir yer olduğunu görebilsem!”
İlk sabah girdiği yeşil kapıya giden yola koştu, sonra diğer kapıya giden yoldan aşağı koştu ve sonra da meyve bahçesine. Durup yukarı bakınca duvarın diğer tarafındaki ağaç görünüyordu, Kızıl-gerdan şarkısını bitirip, gagasıyla tüylerini düzeltmeye koyulmuştu.
“Burası o bahçe,” dedi. “Eminim bundan.”
Etrafında dolanıp, meyve bahçesinin o duvarını yakından inceledi fakat daha öncekinden farklı bir şey bulamadı, bahçenin kapısı falan yoktu. Sonra yine mutfak bahçelerine koştu ve oradan da yürüyüş yoluna çıkıp sarmaşık kaplı uzun duvara gitti, duvarı sonuna kadar yürüdü ve iyice bakındı ancak kapı falan yoktu; sonra yine duvarın diğer ucuna yürüdü ve orada da herhangi bir kapı göremedi.