реклама
Бургер менюБургер меню

Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Gizli Bahçe (страница 5)

18

Mary yatağında öfkeyle doğruldu.

“Ne!” diye bağırdı. “Ne! Beni yerli mi zannettin? Seni… Seni domuzun evladı seni!”

Martha bakakaldı, sinirlenmiş gibiydi.

“Siz kime isim takıyorsunuz bakalım?” dedi. “Bu kadar hiddetlenmenize gerek yok. Bir hanımın ağzına yakışacak laflar değil bunlar. Benim siyahilerle bir alıp veremediğim yok. Dinî yazıları okursanız ne kadar dindar olduklarını görürsünüz. Siyahilerin birer insan ve birer kardeş olduğu yazar. Daha önce hiçbir siyahi görmemiştim ve bir tanesini yakından tanıma fırsatım olacak diye sevinmiştim. Bu sabah ateşi yakmaya odanıza gelince yatağınıza yaklaşıp size bakmak için yorganı dikkatle kaldırdım. Sizi bir gördüm, hayal kırıklığına uğradım, benden daha siyah değildiniz, hatta sapsarıydınız.”

Mary öfkesini ve aşağılama dürtüsünü kontrol etmeye kalkmadı bile.

“Beni yerli mi zannettin! Bu ne cüret! Sen yerliler hakkında ne bilirsin ki! Onlar insan falan değil, onlar önünde eğilmek zorunda olan hizmetçiler. Hindistan hakkında hiçbir fikrin yok. Senin zaten bir şey bildiğin de yok!”

Mary, kızın umarsız bakışları karşısında o kadar öfke ve umutsuzlukla dolmuştu ki kendini birden son derece yalnız hissetti, kendisinin anladığı ve kendisini anlayan her şeyden çok uzakta gibiydi, yüzünü yastıklara gömdü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. O kadar kontrolsüzce hıçkırıyordu ki iyi huylu Yorkshirelı Martha biraz korkmuş ve kız için çok üzülmüştü. Yatağın yanına gidip ona doğru eğildi.

“Ah! Böyle ağlamayın ama!” diye yalvardı. “Hem de hiç. Güceneceğinizi bilemedim. Ben zaten ne bilirim ki… Aynen dediğiniz gibi… Beni affedin, Küçük Hanım. Ağlamayın artık.”

Kızın tuhaf Yorkshire aksanında insanı rahatlatan ve dost canlısı bir hava vardı ve inatçı tarzı Mary’nin üzerinde iyi bir etki bırakmış gibiydi. Yavaş yavaş ağlamayı bıraktı ve sakinleşti. Martha rahatlamış görünüyordu.

“Artık kalkma vaktiniz geldi.” dedi. “Bayan Medlock kahvaltınızı, çayınızı ve akşam yemeğinizi bitişik odaya getirmemi söyledi. Orası sizin için çocuk odasına dönüştürüldü. Bu sizi yataktan kalkmanızı sağlayacaksa kıyafetlerinizi giymenize yardımcı olurum. Düğmeler arkadaysa kendiniz ilikleyemezsiniz zaten.”

Mary nihayet yataktan kalkmaya karar verdiğinde, Martha’nın gardıroptan aldığı kıyafetler bir gece önce Bayan Medlock ile beraber oraya vardıklarında üzerinde olan kıyafetler değildi.

“Onlar benim değil.” dedi. “Benimkiler siyah.”

Kalın yünlü cekete ve elbiseye bakıp serinkanlı bir havayla onayladı:

“Bunlar benimkilerden güzelmiş.”

“Bunları giymeniz gerekiyor.” diye yanıtladı Martha. “Bay Craven, Bayan Medlock’u Londra’ya yollayıp aldırdı bunları. ‘Etrafta siyahlar içinde kayıp bir ruh gibi dolanan bir çocuk istemiyorum.’ dedi. ‘Burayı olduğundan da hüzünlü bir yere dönüştürür. Kızı biraz renklendirin.’ dedi. Annem onun ne demek istediğini anlamış. Annem bir bedenin ne demek istediğini iyi bilir. Zaten kendisi de siyah giymez.”

“Siyahtan nefret ederim.” dedi Mary.

Giyinme süreci ikisine de bir şeyler öğretti. Martha daha önce küçük kardeşlerinin kıyafetlerini iliklemişti ama sanki elleri ayakları yokmuş gibi hareketsiz durup işi bir başkasının yapmasını bekleyen birini hiç görmemişti.

“Neden ayakkabılarınızı kendiniz giymiyorsunuz?” diye sordu, Mary ayağını sessizce uzatınca.

“Bu işi Ayah’ım yapardı.” diye cevapladı Mary, ona boş boş bakarak. “Âdet böyleydi.”

“Âdet böyleydi.” lafını çok söylüyordu. Yerli hizmetçiler bu lafı hep söylerlerdi. Biri onlara atalarının bin yıldır yapmadığı bir şeyi yapmalarını söylerse yumuşak bir ifadeyle bakıp. “Bu âdetten değil.” derlerdi ve konu orada kapanırdı.

Küçük Hanım Mary’nin öylece hiçbir şey yapmadan dikilip oyuncak bebek gibi giydirilmeyi beklemesi âdettendi. Fakat Mary’yi kahvaltı için hazırlamadan önce Misselthwaite Malikânesi’ndeki hayatının ona ayakkabılarını, çoraplarını giymek, yere düşürdüğü şeyleri eğilip almak gibi yeni şeyler öğretirken sonlanabileceğinden şüphelenmeye başladı. Eğer Martha iyi eğitimli ve görgülü genç bir hanımın hizmetçisi olsaydı daha itaatkâr ve saygılı olurdu, saç taramak, botları bağlamak, yerdeki şeyleri alıp atmak gibi görevlerin kendisine ait olduğunu bilirdi. Fakat o yalnızca eğitimsiz bir Yorkshire köylüsüydü. Kendi kendilerine göz kulak olmaktan ve kucaklarında kendilerinden küçük bebeklerle ya da yeni yürümeye başlayan ve devamlı düşüp duran kardeşleriyle ilgilenmekten başka bir şey bilmeyen bir dolu kardeşle birlikte bir bozkır kulübesinde büyümüştü.

Mary Lennox eğlendirilmeye hazır bir çocuk olsaydı, belki de Martha’nın hazırcevaplığına gülebilirdi fakat Mary onu yalnızca soğuk bir tavırla dinliyor ve bu rahatlığına şaşırıyordu. İlk başta ilgisini çekmemişti fakat kız tatlı ve sıcakkanlı bir havayla cıvıl cıvıl konuştukça Mary onun söylediklerini dinlemeye başladı.

“Ay! Onları bir görmelisiniz.” dedi. “On iki kardeşiz ve babam haftada on iki şilin kazanıyor. Onların hepsine birden yulaf lapası yapacağım diye annemin canı çıkıyor. Bozkırda yuvarlanıp oynuyorlar, annem bozkır havasının onları şişmanlattığını söylüyor. Anneme kalırsa vahşi midilli atları gibi ot yiyorlarmış. On iki yaşındaki Dickon’ımızın kendisine ait olduğunu söylediği bir midillisi var.”

“Nereden bulmuş onu?” diye sordu Mary.

“Daha küçükken bozkırda annesi ile birlikteyken bulmuş ve onunla arkadaş olup ekmek parçaları vermiş, ona taze otlar koparmış. Midilli de onu sevmeye başlamış ve kardeşimin peşine takılmış, onun sırtına binmesine izin vermiş. Dickon iyi çocuktur, hayvanlar onu çok sever.”

Mary’nin hiç kendi evcil hayvanı olmamıştı ve hep bunun hoşuna gideceğini düşünmüştü. Böylece Dickon’ı merak etmeye başladı, daha önce kendinden başka kimse ilgisini çekmiyordu, bu sağlıklı bir duygunun doğuyor olduğuna işaretti. Kendisi için çocuk odasına dönüştürülen odaya girince, uyuduğu odadan bir farkı olmadığını gördü. Burası çocuk odası değil, duvardaki kasvetli resimleriyle ve eski meşe koltuklarıyla daha çok yetişkinlere ait bir odaya benziyordu. Ortadaki masaya güzel, zengin bir kahvaltı sofrası kurulmuştu. Fakat kız her zaman iştahsız olduğu için Martha’nın önüne koyduğu ilk tabağa ilgisizce baktı.

“İstemiyorum.” dedi.

Martha inanmayarak haykırdı.

“Yulaf lapanızı istemiyor musunuz?”

“Hayır.”

“Tadını bir bilseniz… Üzerine biraz pekmez veya şeker koyun.”

“İstemiyorum.” diye yineledi Mary.

“Ay!” dedi Martha. “Bu kadar güzel yiyeceklerin heba olmasına dayanamıyorum. Bu masada bizimkiler olsaydı beş dakika içinde tüm masayı silip süpürürlerdi.”

“Niye ki?” dedi Mary soğuk bir tavırla.

“Nedenmiş!” diye haykırdı Martha. “Çünkü hayatları boyunca mideleri zar zor doluyor. Küçük şahinler, küçük kurtlar kadar açlar.”

“Açlığın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ben.” dedi Mary cehaletin verdiği aldırmazlıkla.

Martha içerlemiş görünüyordu.

“Madem öyle, aç kalmayı deneseniz iyi edersiniz. Basbayağı öyle.” dedi sözünü sakınmadan. “Mis gibi bir ekmek ve ete öylece oturup bakan insanlara katlanamıyorum. Hayret bir şey! Keşke bu masadakiler Dickon, Phil, Jane ve diğerlerinin önlüklerinin altına girebilse.”

“Neden bunları onlara götürmüyorsun?” diye önerdi Mary.

“Bunlar benim değil.” diye yanıtladı Martha sağlam bir duruşla. “Hem bugün izin günüm değil. Herkes gibi ayda bir gün izinli oluyorum. O gün eve gidip annem için temizlik yapıyorum ve bir günlüğüne dinlenmesini sağlıyorum.”

Mary biraz çay içti ve kızarmış ekmekle biraz marmelat yedi.

“Sıkıca giyinip dışarı oynamaya çıkın.” dedi Martha. “Size iyi gelir, biraz iştahınız açılır.”

Mary pencereye gitti. Bahçeler, patikalar, büyük ağaçlar vardı ama her şey donuk ve soğuk görünüyordu.

“Dışarı mı? Neden böyle bir günde dışarı çıkayım ki?”

“İyi de dışarı çıkmayacaksanız içeride kalırsınız, bunun ne faydası olacak ki?”

Mary etrafına bakındı. Yapacak hiçbir şey yoktu. Bayan Medlock çocuk odasını hazırlarken eğlence kısmını düşünmemişti. Belki de dışarı çıkıp bahçelerin nasıl olduğuna bakmak daha iyi olurdu.

“Benimle kim gelecek?” diye sordu.

Martha şaşkınlıkla baktı.

“Kendiniz gideceksiniz.” diye yanıtladı. “Kardeşi olmayan çocuklar nasıl oynuyorsa öyle oynamayı öğrenmelisiniz. Bizim Dickon bozkıra gidip kendi kendine saatlerce oynar. Midilliyle de öyle arkadaş olmuş. Bozkırda onu tanıyan koyunu var, kuşlar gelip onun elinden yem yerler. Ne kadar az yiyeceği olursa olsun mutlaka birazını hayvanlarının gönlünü hoş tutmak için ayırır.”

Her ne kadar kendisi farkında olmasa da Mary’yi dışarı çıkmaya teşvik eden şey Dickon’dan böylesine bahsediliyor olmasıydı. Dışarıda midilliler veya koyunlar olmasa da kuşlar olacaktı. Hindistan’daki kuşlardan farklı olabilirlerdi ve onlara bakmak onu eğlendirebilirdi.

Martha kıza mantosunu, şapkasını ve sağlam küçük çizmelerini giydirdi ve ona aşağı inen yolu gösterdi.

“Şu yolu dolanırsanız bahçelerin oraya varırsınız.” dedi çalılardan oluşan bir duvarın içindeki geçidi işaret ederek. “Yazın çiçeklerle dolu olur buralar ama şimdi çiçek falan yok.” İlave etmeden önce tereddüt ederek. “Bahçelerden biri kilitlidir. On senedir kimse girmedi.” dedi.

“Neden?” diye sordu Mary kendine hâkim olamayarak. Bu tuhaf evdeki yüzlerce kilitli kapıya biri daha eklenmişti.

“Karısı aniden vefat edince Bay Craven orayı kapattı. Kimsenin de içeri girmesine izin vermiyor. Orası karısının bahçesiydi. Kapıyı kilitledi, sonra bir çukur açıp anahtarı da içine gömdü. Bayan Medlock’un zili çalıyor, gitmem lazım.”