Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Gizli Bahçe (страница 4)
Mary başka bir soru sormadan gözlerini pencereye dikip çekildiği köşenin karanlığında bekledi. Faytonun ışıkları biraz ileriye ışık hüzmeleri yayıyor, böylece Mary yanlarından geçtikleri yerleri biraz görebiliyordu. İstasyondan ayrıldıktan sonra küçük bir kasabanın içinden geçtiler, Mary beyaza boyalı evler ve bir meyhanenin ışıklarını gördü. Sonra bir kilisenin ve kilise papazının evinin yanından, ardından oyuncaklar, şekerler ve satılık eşyalarla dolu küçük vitrinli bir dükkânın yanından geçtiler. Sonra ana yola çıktıklarında çalılar ve ağaçları gördü. Onlardan sonra da uzunca bir süre, en azından ona uzun gibi gelmişti, değişik hiçbir şey görmedi.
Sonunda atlar daha yavaş gitmeye başladılar, sanki bir tepeyi tırmanıyor gibiydiler ve artık ortalıkta ne çalı ne de ağaç vardı. Hiçbir şey göremiyordu, her iki tarafı da zifirî karanlıktı. Tam öne doğru eğilip yüzünü pencereye doğru uzatırken fayton şiddetle sarsıldı.
“Ah! İşte bozkıra vardık.” dedi Bayan Medlock.
Fayton, çalılıklar ve alçak bitkilerin arasından geçen çetin bir yolu sarı ışıklarıyla aydınlatıyordu. Önlerinde ve çalıların ardında yoğun bir karanlık vardı. Rüzgâr şiddetleniyor, tekdüze, yabani ve alçak hışırtılar çıkarıyordu.
“Burası… Burası deniz değil, değil mi?” dedi Mary, yol arkadaşına bakarak.
“Hayır, değil.” diye yanıtladı Bayan Medlock. “Tarla da değil, dağlık arazi de değil, yalnızca kilometrelerce genişliğinde, süpürge otu, karaçalı ve katırtırnağından başka hiçbir bitkinin yetişmediği, vahşi midilliler ve koyunlardan başka hiçbir canlının yaşamadığı yabani bir arazi.”
“Sanki denizmiş gibi geldi bana, sanki şuralarda su varmış gibi.” dedi Mary. “Sanki deniz varmış gibi sesler geliyor şimdi.”
“Çalıların arasından esen rüzgârın sesi o.” dedi Bayan Medlock. “Bana göre yeterince kasvetli bir yer burası ama buraların seveni de çok, özellikle de süpürge otları çiçek açınca.”
Karanlığın içinden yol almaya devam ettiler, yağmurun durmasına rağmen rüzgâr devam ediyor ve ıslıklar çalarak garip sesler çıkarıyordu. Yol bir yukarı bir aşağı ilerliyor, fayton çoğu zaman altından suların coşkuyla gürül gürül aktığı küçük bir köprünün yanından geçiyordu. Mary’ye yol sanki hiç bitmeyecek gibi gelmişti, rüzgârlı bozkır sanki sonsuz ve karanlık bir okyanusun ortasından geçen ipince kuru bir toprak gibiydi.
“Hiç sevmedim.” dedi Mary kendi kendine. “Hiç hoşuma gitmedi.” dedi ve ince dudaklarını iyice birbirine bastırdı.
Bir ışık görebildiğinde atlar bir tepeyi tırmanıyorlardı. Bayan Medlock da ışığı görünce derin bir iç geçirdi.
“Ah! Çok şükür şu kırpışan ışığı gördük sonunda.” diye haykırdı. “Bu ışık müştemilat penceresinden geliyor. Birazdan oturup bir yorgunluk çayı içeriz artık.”
“Birazdan.” demişti ama fayton bahçe kapısından geçtikten sonra daha iki buçuk kilometre yolları vardı ve ağaçlar -neredeyse faytonun üzerine değiyorlardı- yolun uzun ve karanlık bir dehliz gibi görünmesine sebep oluyordu.
Kemerin altından geçip bir açıklığa vardılar, son derece uzun ama alçak yapılmış ve taştan bir avlunun etrafını sarıyormuş gibi görünen bir evin önünde durdular. İlk başta Mary pencerelerde hiç ışık olmadığını düşündü ama faytondan inince üst kattaki köşe odalardan birinde cılız bir ışık yandığını gördü.
Giriş kapısı, tuhaf şekilli meşe panellerle kaplı, üzerinde kocaman demir çiviler olan ve büyük demir çubuklarla bağlanmış devasa bir kapıydı. Kapı çok büyük bir salona açılıyordu ve salonun aydınlatması o kadar loştu ki Mary duvara asılı portrelerdeki suratlara ve savaş zırhlarındaki figürlere bakmak istemedi. Taş zeminde dikilirken ufacık ve garip bir siyah figür gibi görünüyordu ve kendisini göründüğü gibi küçük, kayıp ve garip hissediyordu.
Düzgün giyimli, zayıf ve yaşlı bir adam, onlara kapıyı açan uşağın yanında duruyordu.
“Kızı odasına götürün.” dedi boğuk bir sesle. “Onu görmek istemiyor. Sabah Londra’ya gidecek.”
“Tamamdır, Bay Pitcher.” diye yanıtladı Bayan Medlock. “Benden beklenenleri bildiğim sürece, her şeyi hallederim.”
“Sizden beklenen, Bayan Medlock.” dedi Bay Pitcher. “Beyefendinin rahatsız olmamasını ve görmek istemediği şeyi görmemesini sağlamaktır.”
Sonra Mary Lennox geniş merdivenlerden çıkarıldı, uzun bir koridordan geçirildi ve birkaç basamak daha çıkarılıp bir koridor ve bir tane daha koridordan geçirildi. Nihayet bir kapı açıldı ve kız kendini içinde şöminenin yandığı, üzerinde akşam yemeği duran bir odada buldu.
Bayan Medlock laubalice şöyle dedi:
“İşte geldin! Burada ve bitişikteki odada yaşayacaksın. Bu iki odadan başka bir yere girip çıkman yasak. Sakın unutayım deme!”
İşte Küçük Hanım Mary, Misselthwaite Malikânesi’ne böyle gelmiş ve belki de hayatı boyunca kendini hiç bu kadar aksi hissetmemişti.
IV. BÖLÜM
MARTHA
Sabah genç bir hizmetçi odasına girince gözlerini açtı, kız şöminenin önündeki kilime diz çökmüş, gürültüyle külleri temizliyordu. Mary bir süre yattığı yerden onu izledi, sonra odaya göz gezdirmeye başladı. Daha önce böyle bir oda görmemişti, odanın garip ve kasvetli olduğunu düşündü. Duvarlar orman manzarası işlenmiş goblen kumaşlarla kaplıydı. Ağaçların altında fevkalade giyimli insanlar vardı ve uzaklarda bir kalenin kuleleri görünüyordu. Avcılar, atlar, köpekler ve kadınlar vardı. Mary kendini ormanda onlarla birlikteymiş gibi hissetti. Derin bir pencereden, üzerinde hiç ağaç olmayan bir tepe görünüyordu ve oraya bakmak sonsuz, donuk, morumsu bir denize bakmak gibiydi.
“Bu nedir?” diye sordu, pencereden dışarıyı işaret ederek.
Genç hizmetçi Martha ayağa kalkıp baktı, o da eliyle işaret etti.
“Şurası mı?” dedi.
“Evet.”
“Orası bozkır.” dedi tatlı bir gülümsemeyle. “Sevdiniz mi?”
“Hayır.” diye cevap verdi Mary. “Nefret ettim.”
“Alışık olmadığınızdandır.” dedi Martha, şömineye geri dönerek. “Şimdi çok büyük ve çorak olduğunu düşünüyorsunuz. Ama seversiniz.”
“Sen seviyor musun?” diye sordu Mary.
“Elbette, seviyorum.” diye yanıtladı Martha, neşeyle ızgarayı parlatırken. “Çok severim hem de. Çorak değildir. Tatlı kokan şeyler büyür orada. Baharda ve yazın süpürge otları, karaçalılar ve katırtırnakları çiçek açınca çok güzel olur. Bal gibi kokarlar, hava da mis gibi tertemiz olur, gökyüzü çok yüksek görünür, arılar ve tarla kuşları etrafta vızıldayıp cıvıldaşırlar. Ya! Dünyaları verseler bozkırdan uzaklarda yaşamam.”
Mary kızı ciddi, şaşkın bir ifadeyle dinliyordu. Martha’nın, Hindistan’dan alışık olduğu yerli hizmetçilerle uzaktan yakından alakası yoktu. Onlar yalakalık yaparlar, köle gibi davranırlar ve sahipleriyle onlarla eşitlermiş gibi konuşmaya kalkışmazlardı. Eğilip selam verirler, efendilerine “fakirlerin koruyucusu” gibi isimlerle hitap ederlerdi. Hintli hizmetkârlardan bir şey istenmez, onlara emir verilirdi. “lütfen” ve “teşekkür ederim” denmezdi ve Mary sinirlendiği zaman Ayah’ını tokatlardı. “Bu kıza biri tokat atsa ne tepki verir?” diye düşündü. Yuvarlak hatlı, al yanaklı, halim selim görünen bir yaratıktı ama inatçı bir havası vardı.
“Sen tuhaf bir hizmetçisin.” dedi yastıklarının arasından, kibirli bir havayla.
Martha, elinde baca fırçasıyla ayağa kalktı ve bir kahkaha patlattı, hiç de sinirlenmişe benzemiyordu.
“Ya! Bunu biliyorum ki.” dedi. “Eğer Misseltwaite’te bir büyük hanım olsaydı hizmetçilerin yardımcısı bile olamazdım. Bulaşıkçı falan yaparlardı beni ama asla üst katlara salmazlardı. Ben fazla sıradanım ve çok fazla Yorkshire aksanıyla konuşuyorum. Ama burası çok tuhaf ve çok büyük bir yer. Bay Pitcher ve Bayan Medlock dışında ne beyefendi ne de hanımefendi var gibi görünüyor. Bay Craven burada olduğu zamanlarda hiçbir şeye takılmaz, zaten çoğunlukla burada değildir. Bayan Medlock bana bu görevi nezaketen verdi. Eğer diğer büyük evler gibi olsaymış bu işi bana asla vermezmiş.”
“Benim hizmetçim sen mi olacaksın?” diye sordu Mary, hâlâ Hindistan’dan kalma buyurgan tavrıyla.
Martha ızgarayı tekrar ovalamaya başladı.
“Ben Bayan Medlock’un hizmetçisiyim.” dedi sert bir tavırla. “O da Bay Craven’ın. Ama buradaki işleri yapıp size biraz göz kulak olacağım. Gerçi pek de öyle göz kulak olunacak bir hâliniz yok.”
“Beni kim giydirecek?” diye sordu Mary.
Martha doğruldu ve Mary’ye baktı. Şaşırdığı zamanlarda yayvan Yorkshire aksanıyla konuşurdu.
“Sen gendi kiyinemiyon?” dedi.
“Ne diyorsun? Anlamıyorum senin dilini.” dedi Mary.
“Ay! Unutmuşum.” dedi Martha. “Bayan Medlock dikkatli olmam için uyarmıştı, yoksa dediklerimi anlayamazmışsınız. Yani kendiniz giyinemiyor musunuz?”
“Hayır.” diye cevapladı Mary, biraz kızarak. “Hayatımda hiç kendim giyinmedim. Tabii ki beni Ayah’ım giydiriyordu.”
“Madem öyle.” dedi Martha, görünüşe göre ne kadar cüretkâr olduğunun farkında değildi. “Öğrenme vakti gelmiş demektir. Erken yaşta öğrenmek lazım. Ben başınızda beklerim. Annem hep derdi, ‘Zengin çocukları dadılarla büyüyor, yıkanıyor, giydiriliyor, yavru köpeklermiş gibi yürüyüşe çıkarılıyor, bunlar nasıl oluyor da aptal olmuyorlar.’ diye.”
“Hindistan’da öyle değil.” dedi Küçük Hanım Mary kibirle. Tahammülü kalmamıştı.
Fakat Martha hiç etkilenmemişti.
“Ya! Farklı olduğunu anlayabiliyorum.” diye yanıt verdi sevecen bir sesle. “Orada saygın beyaz insanlardan çok siyahiler varmış. Hindistan’dan geleceğinizi duyduğumda ben sizi de siyahi zannetmiştim.”