Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Gizli Bahçe (страница 3)
Fakat Bayan Medlock ondan veya onun düşüncelerinden hiç rahatsız olmamıştı. O “gençlerin saçmalıklarına kafayı takacak” türden bir kadın değildi. En azından, kendisine sorulsa böyle cevap verirdi. Kız kardeşi Maria’nın kızı evleneceği zaman bile Londra’ya gitmek istememişti ama Misselthwaite Malikânesi’nin kâhyası olarak rahat bir işi vardı, fena da bir maaş almıyordu ve bu işi elinde tutmanın tek yolu Bay Archibald Craven’ın isteklerini derhâl yerine getirmekti. Soru sormaya bile cesaret edemezdi.
“Yüzbaşı Lennox ve eşi koleradan vefat ettiler.” demişti Bay Craven net ve soğuk tavrıyla. “Yüzbaşı Lennox eşimin kardeşiydi ve ben de kızlarının vasisiyim. Kızın buraya getirilmesi gerekiyor. Bizzat Londra’ya gidip kızı getirmelisin.”
Böylece küçük bavulunu hazırlamış ve yola koyulmuştu.
Kompartımanın bir köşesine oturmuş olan Mary aksi ve huysuz görünüyordu. Okuyacak veya bakacak bir şeyi olmadığı için siyah eldivenli küçük ellerini dizlerinin üzerine koymuştu. Siyah elbisesi onu olduğundan da sarı gösteriyordu ve zayıf ince saçları siyah şapkasının altından sallanıyordu.
“Hayatımda böyle suratsız çocuk görmedim.” dedi Bayan Medlock. Daha önce hiç bu kadar put gibi kıpırtısız oturan bir çocuk görmemişti ve sonunda onu izlemekten yorulup canlı, gür bir sesle konuşmaya başladı.
“Sanırım gideceğin yer hakkında bir şeyler anlatsam iyi olacak.” dedi. “Enişten hakkında bir şeyler biliyor musun?”
“Hayır.” dedi Mary.
“Annen veya babanın ondan söz ettiğini duymadın mı hiç?”
“Hayır.” dedi Mary, kaşlarını çatarak. Kaşlarını çatmıştı çünkü anne veya babasının onunla hiçbir şey hakkında konuşmadıklarını hatırladı. Ona kesinlikle hiçbir şey anlatmazlardı.
“Hımm…” diye mırıldandı Bayan Medlock, onun tuhaf, tepkisiz suratına bakarak. Bir süre hiçbir şey söylemeden durdu ama sonra dayanamadı.
“En azından hazırlıklı olman için bir şey söylemişlerdir. Garip bir yere gidiyorsun.”
Mary cevap vermedi. Bayan Medlock onun bariz ilgisizliğine oldukça bozulmuş gibiydi ama bir nefes alıp devam etti.
“Oranın kasvetli kocaman bir yer olduğundan ve Bay Craven’ın bununla gurur duyduğundan değil sadece, zaten bu bile başlı başına kasvet verici. Ev altı yüz yaşında ve bozkırın tam kıyısında, içinde neredeyse yüz oda var ama çoğunun kapısı kilitli. Evin içi resimler, zarif antika mobilyalar ve orada yüzyıllardır duran eşyalarla dolu, evin etrafında büyük bir park var. Parkın içinde bahçeler ve dalları yere kadar eğilmiş ağaçlar var, bazıları…” Durdu ve bir nefes daha aldı. “Başka da bir şey yok.” diyerek birden bitirdi konuşmasını.
Mary ister istemez onu dinlemeye başlamıştı. Anlatılanlar hiç de Hindistan’dakilere benzemiyordu ve yeni şeyler onun ilgisini çekerdi. Ancak ilgileniyormuş gibi görünmek istemiyordu. Bu onun mutsuz, huysuz hâllerinden biriydi. Öylece tepkisiz oturmaya devam etti.
“Eee.” dedi Bayan Medlock. “Ne düşünüyorsun?”
“Hiçbir şey.” diye yanıtladı. “Öyle yerler hakkında hiçbir fikrim yok.”
Bunu duyan Bayan Medlock kısa bir kahkaha attı.
“Ah!” dedi. “Ama sen ihtiyar kadınlara benziyorsun. Hiç umurunda değil mi?”
“Umurumda olmasının veya olmamasının…” dedi Mary. “Ne önemi var ki?”
“Bak bu konuda haklısın.” dedi Bayan Medlock. “Hiçbir önemi yok. Neden Misselthwaite Malikânesi’nde kalman gerektiğini bilmiyorum, herhâlde en kolayı buydu. Bay Craven, şüphesiz, senin için kendini sıkıntıya sokmayacaktır. Zaten kimse için kendini sıkıntıya sokmaz.”
Sanki tam zamanında aklına bir şey gelmiş gibi kendini durdurdu.
“Sırtı kamburdur.” dedi. “Bu da onu iyice aksi yaptı. Evlenene kadar ne parasının ne de kocaman evin hayrını gören suratsız genç bir adamdı.”
Mary her ne kadar ilgilenmiyormuş gibi görünmek istese de gözleri Bayan Medlock’a döndü. Kambur adamın evli olabileceği hiç aklına gelmemişti, bu onu biraz şaşırttı. Bayan Medlock bunu fark etti ve konuşkan bir kadın olduğu için iyice ballandırarak anlatmaya devam etti. Ne de olsa konuşunca zaman daha kolay geçerdi.
“Karısı tatlı, güzel bir kadındı. Bay Craven onun için dünyanın öteki ucuna bile giderdi. O kadının onunla evleneceği kimsenin aklına gelmezdi ama o evlendi işte ve insanlar onun arkasından adamın parası için evlendiğini söylediler. Fakat öyle değildi, öyle değildi.” dedi emin bir şekilde. “Öldüğü zaman…”
Mary istemsizce zıpladı.
“Ah! Öldü mü?” diye haykırdı, elinde olmadan. Aklına bir zamanlar okuduğu
“Evet, öldü.” diye yanıtladı Bayan Medlock. “Ve karısının ölümü onu iyice tuhaflaştırdı. Kimse umurunda değil. İnsan yüzü görmek istemiyor. Çoğunlukla başını alır gider ve Misselthwaite’te olduğu zamanlarda kendini Batı kanadına kapatır ve Pitcher’dan başka kimseyi kabul etmez. Pitcher ihtiyar bir adamdır ama ona çocukluğundan beri baktığı için huyunu suyunu çok iyi bilir.”
Anlattıkları bir kitaptan fırlamış gibiydi ve Mary’nin hiç hoşuna gitmedi. Bozkırın kıyısında (bozkır ne demekse artık) ve neredeyse hepsi kilitli, yüz odalı bir ev kulağa çok kasvetli geliyordu. Üstelik kendini eve kapamış kambur bir adam! Dudaklarını sımsıkı kapatıp gözlerini pencereden dışarıya dikti. Yağmurun gri çizgiler hâlinde cama vurup nehirler oluşturarak akması çok doğal görünüyordu. Eğer tatlı karısı hayatta olsaydı, kendi annesi gibi bir içeri bir dışarı koşuşturur. “dantellerle bezeli” elbiseleriyle partiden partiye koşardı. Ama artık hayatta değildi.
“Onu görmeyi sakın bekleme çünkü bahse girerim ki göremezsin.” dedi Bayan Medlock. “Ayrıca birilerinin gelip de seninle konuşmasını bekleme. Kendi kendine oynayıp, oyalanacaksın. Hangi odalara girip çıkabileceğin, hangi odaların yasaklı olduğu sana bildirilecektir. Yeterince bahçe var. Ama evin içine girdiğin anda ortalıkta dolanıp oraya buraya burnunu sokmak yok. Bay Craven’ın öyle şeylere tahammülü yoktur.”
“Zaten ben de hiçbir şeye burnumu sokmak istemem.” dedi huysuz küçük Mary ve tam Bay Archibald Craven’a üzülmeye başlamışken bundan vazgeçti ve onun başına gelenlerin hepsini hak edecek kadar aksi bir adam olduğunu düşünmeye başladı.
Yüzünü kompartımanın camına çevirdi ve sonsuza kadar sürecek gibi görünen gri yağmur fırtınasını seyretmeye koyuldu. Fırtınayı o kadar uzun süredir ve o kadar kıpırtısız izliyordu ki grilik gözlerinin önünde büyüdü, büyüdü ve sonra uyuyakaldı.
III. BÖLÜM
BOZKIR BOYUNCA
Mary uzunca bir süre uyudu ve uyandığında Bayan Medlock ona istasyonların birinden öğle yemeği almıştı. Birlikte biraz tavuk, rozbif, tereyağlı ekmek yiyip, çay içtiler. Yağmur iyiden iyiye şiddetlenmişti ve istasyondaki herkesin üzerinde sırılsıklam olmuş, pırıl pırıl parlayan su geçirmez yağmurluklar vardı. Kondüktör, kompartımandaki lambaları yakınca Bayan Medlock çayının, tavuğunun ve rozbifinin tadını daha iyi çıkarabildi. Kadın karnını iyice doyurunca uykuya daldı. Mary oturup Bayan Medlock’u ve onun yana kayan ince başlığını seyrederken, cama vuran damlaların ninnisiyle kendisi de bir kez daha uyuyakaldı. Tekrar uyandığında hava oldukça kararmıştı. Tren bir istasyonda durmuştu, Bayan Medlock onu sarsarak uyandırdı.
“Amma da uyudun!” dedi. “Uyanma vakti geldi! Thwaite İstasyonu’na vardık. Daha önümüzde uzun bir yol var.”
Mary ayağa kalkıp gözlerini açık tutmaya çalışırken Bayan Medlock onun eşyalarını toparlıyordu. Küçük kız ona yardım etmeyi teklif dahi etmedi çünkü Hindistan’da yerli hizmetkârlar sürekli onun arkasını toparlayıp eşyalarını taşıdıklarından, bu onun için gayet normal bir şeydi.
İstasyon küçüktü ve görünüşe göre trenden onlardan başka kimse inmemişti. İstasyon şefi Bayan Medlock ile kaba bir sesle ama kibar bir havayla konuşuyordu. Kelimeleri Mary’nin sonradan Yorkshire aksanı olduğunu öğreneceği tuhaf bir şekilde telaffuz ediyordu.
“Bakıyorum da dönmüşsünüz.” dedi. “Küçüğü de yanınızda getirmişsiniz.”
“Evet, bu o.” diye yanıtladı Bayan Medlock, omuzunun üzerinden Mary’yi işaret ederek. Kendisi de Yorkshire aksanı kullanmaya başlamıştı. “Sizin hanım nasıl?”
“İyice. Araba sizi dışarıda bekliyor.”
Dışarıdaki küçük platformun önünde bir fayton bekliyordu. Mary arabanın gayet şık olduğunu ve onu arabaya bindiren uşağın da gayet şık olduğunu düşündü. Adamın uzun, su geçirmez paltosu ve şapkasının su geçirmez kapüşonu yağmurdan parlıyor ve üzerinden, her şeyin hatta iri yarı istasyon şefinin bile üzerinden süzüldüğü gibi damlalar süzülüyordu.
Uşak kapıyı kapatınca arabacı ile birlikte arabaya bindi ve yola koyuldular. Küçük kız kendini minderlerle bezeli bir köşede rahatça otururken buldu ama bir kez daha uyumaya hiç niyeti yoktu. Pencereden dışarıyı izliyor, Bayan Medlock’un bahsettiği tuhaf yere giderken yolda gördüğü her şeye merakla bakıyordu. Asla ürkek bir çocuk değildi ve korktuğu söylenemezdi ama neredeyse çoğunun kilitli olduğu yüz odalı bir evde hem de bozkırın kıyısında bir evde bulunmanın neye benzediğini bilemiyordu.
“Bozkır ne demek?” diye sordu birden Bayan Medlock’a.
“Pencereden dışarı bak, on dakika sonra görürsün.” diye yanıtladı kadın. “Malikâneye varmadan önce Missel Bozkırı boyunca altı kilometre kadar yol alacağız. Gecenin karanlığında pek bir şey anlaşılmaz ama yine de bir şeyler görebilirsin.”