реклама
Бургер менюБургер меню

Ф. Анстей – Pirinç Şişe (страница 7)

18

“Önemli değil bayım,” dedi Horace. “Yapamazsanız sizi anlayışla karşılarım.”

“Önce Süleyman’ın nerede olduğunu öğrensem iyi olur. Böylece önünde eğilip af dileyebilirim.”

“Elbette,” dedi Horace nazikçe. “Ben olsam ben de aynısını yapardım ancak yine de dikkatli olun. Şimdi uyuyor olabilir, yarın sabah gidersiniz.”

“Şu anda olduğum yer biraz garip, ne tarafta aramam gerektiğini henüz bilmiyorum ama onu bulup kendimi aklayana ve Jarjareeliden intikamımı alana kadar durmak bilmeyeceğim.”

“Pekâlâ, şimdi uslu bir yaşlı adam olup uyusanız iyi olur,” dedi Horace sakin bir şekilde. Bu zavallı çılgın Asyalının polisin eline düşmesinden endişelenmişti. “Yarın Süleyman’ı aramak için çok zamanınız olacak.”

“Dünyanın öteki ucuna kadar gitmem gerekse bile onu bulacağım!”

“Doğru, onu mutlaka bir yerlerde bulacaksınız ancak bu geceden başlamanın bir anlamı yok, son tren çoktan kalktı.”

O konuşurken dışarıda esen rüzgâr, Big Ben’in sesini Westminster Saat Kulesi’ndeki mahallelere taşıyor, kısa bir aranın ardından gece yarısından sonraki ilk birkaç saatin haberini veren kilise çanları duyuluyordu.

“Yarın,” diye düşündü Ventimore, “Bayan Rapkin’le konuşayım da bir doktor çağırıp bu adamı tedavi ettirsin. Zavallı, gerçekten dışarı tek başına çıkacak halde değil.”

“Aramaya hemen başlayacağım,” diye ısrar etti yabancı. “Kaybedecek zamanım yok.”

“Ah, lütfen gelin!” dedi Horace. “Binlerce yıl geçmişken, birkaç saatin önemi olmaz. Hem ev kilitlendi, dışarı çıkamazsınız. İzin verin sizi yukarıya, odanıza kadar çıkarayım bayım.”

“İşler pek düşündüğün gibi değil. Seni bir süreliğine yalnız bırakmam gerekiyor ey iyi kalpli genç adam. Bu süreçte günlerin bereketle dolsun taşsın, seni kıskananların burnu pislikten kurtulmasın çünkü içimde sana karşı bir sevgi yeşerdi ve eğer bana izin verirsen seni korumam altına alacağım.”

Yabancı sözlerini bitirip bir anda arkasındaki duvardan geçerek ortadan kaybolmuştu. Ventimore şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi ve odada tek başına kalmıştı.

Başının arkasını ovuşturmaya başladı, hafif bir ağrı hissediyordu. “Duvardan geçip gitmiş olamaz,” dedi kendi kendine. “Bu çok saçma. Aslına bakılırsa bu akşam çok heyecanlıyım, olanlardan sonra hayal görmeme şaşırmamalı. En iyisi gidip yatayım.”

Ve odasına gitti.

V

Açık Çek

Sabah uyandığında Ventimore’un başı hâlâ ağrıyordu ve Sylvia’nın onu sevdiğini söylediği ve bir gün onun olmaya söz verdiği harikulade an dışında dün yaşanan her şey gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmeye başlamıştı. Annesi de onun tarafındaydı, neden ümidini kesecekti ki? Profesör’ü ikna etmesi gerekiyordu ama pirinç şişeden önemli bir şeyler çıkarsa, o da nişanlanmalarına rıza gösterebilirdi. O an Horace rüyasını anımsadı, pirinç şişeyi zorla açıyor ve şişenin içinden elyazmaları değil Hükümdar Süleyman’ın emriyle şişenin içine hapsedilen yaşlı bir Jinnee’nin çıktığını görüyordu!

Aklına bu kadar acayip fanteziler düşüren şeyin ne olduğunu düşündü. Sonra Sylvia’nın Binbir Gece Masalları’ndeki mühürlü kavanoza atıfta bulunarak şişeden bir “peri” çıkabileceğini söylediğini, babasının da bilgiçlik taslayarak kelimeyi “Jinnee” olarak değiştirişini hatırlayıp gülümsedi.

Beyni bütün kurguyu bu temel üzerine tasarlamıştı. Gözünde canlananlar o kadar canlı bir sahne, öyle dolaylı ve inandırıcı bir hikâyeydi ki aşırılığına rağmen şu an bile tamamen rüya olduğuna kendini ikna edemiyordu. Rüya psikolojisi, en ciddiyetsiz öğrenci için bile son derece gizemli bir konudur.

Kahvaltı için oturma odasına girdiğinde, şişeyi tıpkı rüyasındaki gibi kapağı açık bir halde bir köşede bulmayı umarak etrafına bakındı.

Şişe orada değildi, tuhaf bir rahatlama hissetti. Müzayede odasındaki görevliler henüz şişeyi teslim etmemişti. Böylesi daha iyiydi çünkü şişenin içinde bir şey olup olmadığını hâlâ bilmiyordu; hem içinden binlerce yıl şişenin içine hapsolmuş, yalancı ve yaşlı bir Jinnee’den daha fazla işine yarayacak bir şey çıkmayacağını kim bilebilirdi ki?

Kahvaltı bittiğinde, gözleri az önce etrafta dolanan ev sahibesini aradı. Bayan Rapkin, suiistimale uğrayan bir sınıfa ait olmasına rağmen sınıfının üst kesimi sayılan bir kadındı. Temiz ve düzenliydi; saman sarısı saçları o kadar düzgün ve sıkı sıkıya toplanmıştı ki kafası fındığa benziyordu. Keskin, boncuk gibi gözleri; uzaktan savaş kokusu almış gibi görünen burun delikleri; hemencecik kapanan ince ve geniş ağzı; kuru, beyaz kahve renkli bir teni vardı.

Biraz sert görünse de iyi kalpliydi ve Horace’a neredeyse bir anne şefkatiyle yaklaşıyordu. Ancak Horace’ın bu dünyada geçinmeye “yetecek kadar ağırbaşlı” olmadığından hayıflanıyordu.

Birlikte çalışırlarken Rapkin ona kur yapmış, sonra da evlenmişlerdi. Horace, onun bodrum kattaki salonda günlerini su ve cin içip aromalı sigarasını tüttürerek geçirdiğinden şüphelense de arada sırada dışarıdaki işlerin kâhyalığını yapıyordu.

“Bu akşam yemeğe gelecek misiniz bayım?” diye sordu Bayan Rapkin.

“Bilmiyorum. Benim için özel hazırlık yapmayın, büyük ihtimalle akşam yemeğini kulüpte yerim,” dedi Horace. Bunun üzerine tüm kulüplerin ahlaksızlık ve savurganlık yuvası olduğuna inanan Bayan Rapkin memnuniyetsiz bir surat ifadesine bürünmüştü. “Bu arada,” diyerek devam etti Horace. “Eğer pirinç bir şişe gelirse alabilirsiniz. Dün indirimden almıştım ancak dikkatli olun epey eski bir parça.”

“Dün gece geç saatlerde vazoya benzer bir şey getirdiler efendim, söylediğiniz o mu bilmiyorum. O da epey eski moda bir şeydi.”

“Hemen getirebilir misiniz lütfen? Görmek istiyorum.”

Bayan Rapkin pirinç şişeyi getirmek için odadan çıktı. “Dün gece geldiğinizde fark ettiğinizi düşünmüştüm efendim,” dedi tekrar geldiğinde. “Çünkü köşeye koymuştum ve sabah geldiğimde yere devrilmişti ve o kadar kirli görünüyordu ki belki de haddim olmayarak temizlemek için aşağı indirdim.”

Şişe şimdi çok daha iyi görünüyordu. Kapaktaki izler ve çizikler çok daha belirgindi ancak rüyasının gerçek olduğunu fark edince Horace biraz endişelenmeye başladı.

Horace’ın yüzündeki ifadeyi inceleyerek “Umarım yanlış bir şey yapmamışımdır,” dedi Bayan Rapkin. “Biraz sıcak bira kullandım, pirinç işçiliği için çok iyi bir malzemedir. Vitrolia sabunu ve fırçayla yüzeyini sürttüm ancak tüm kiri temizlemek için bundan fazlası gerekli.”

“Şişenin kapağını açmaya çalışmadığınız sürece bir sorun yok,” dedi Horace.

“Kapak zaten açıktı efendim,” dedi ev sahibesi gözlerini Horace’a dikerek. “Çekiç ve keskiyle açtığınızı zannetmiştim çünkü odaya girdiğimde onları halının üzerinde gördüm.”

Horace irkildi. O zaman bu kısmı da rüya değildi! “Ah, sanırım unutmuşum. Şimdi hatırladım. Peki üst kata doğulu, yeşil sarıklı bir beyefendinin taşınmasına izin verdiniz mi?”

“Kesinlikle hayır! Böyle bir şeye asla izin vermem Bay Ventimore,” dedi Bayan Rapkin. “İsterse sarığı gökkuşağı renginde olsun, bu tür düşünceleri desteklemediğimi bilirsiniz. Rapkin’in baldızı küçük salonunu bir doğuluya vermişti, sanırım İranlıydı veya Afrika kabilelerinden birinden geliyordu. İyi görünümüne rağmen, kadıncağız sonradan odasını ona kiraladığına çok pişman olmuştu. Size evimi bir siyah deriliye açacağımı düşündüren nedir?”

“Ah, dün gece böyle birini gördüğümü sandım da ondan merak ettim.”

Bu evde asla öyle birini göremezsiniz bayım. Kapı komşumuz Bayan Steggars buna izin verebilir, hem onun odaları bu tür insanların barbar görüşlerine çok daha uygun olacaktır. Yeterince işim var, sizinle de ilgileniyorum. Bunun için bir başkasını çalıştırmıyorum, zaten kendim daha iyisini yapabiliyorken neden başkasına ihtiyacım olsun ki?”

Ev sahibesi odadan çıkar çıkmaz Horace şişeyi incelemeye başladı. İçi bomboştu, tüm umudu tükenmişti.

Şişenin içinde uzun süredir kapalı kalan bazı baharatların veya aniden havaya maruz kalan diğer maddelerin hızla ayrışmasından kaynaklanan ağır dumandan dolayı bir halüsinasyon gördüğüne inanmış gibiydi.

Daha fazla açıklamaya ihtiyaç duyacağı takdirde, kafasına yanlışlıkla aldığı darbeyle Binbir Gece Masalları’ndan da etkilenerek zihninin ona böyle bir oyun oynadığını düşünmesi yeterli olacaktı.

Bu şekilde zihnindeki soru işaretlerini giderdikten sonra Great Coloister Sokağı’ndaki ofisinin yolunu tuttu. Ofis bir süreliğine sadece kendisine aitti, önceki gün Profesör’ün gelişiyle kesintiye uğrayan işinin başına oturup Beevor’a istediği şartnamenin taslağını hazırlamaya başladı.

Yaptığı iş neredeyse mekanikti, ona hiçbir fayda veya övgü getirmeyeceği belliydi ancak Horace üstlendiği her işi eksiksiz yapma konusunda yetenekliydi. Ardına kadar açık penceresinin yanında otururken kısa süre içinde önündeki işe daldı.

Öyle ki oda aniden büyük bir cisim geçiyormuşçasına karardığında bile hemen kafasını kaldırmadı. Dönüp baktığındaysa, tekli koltukta nefes nefese oturan kişiyi görünce şaşırdı.

“Kusura bakmayın,” dedi Ventimore. “İçeri girdiğinizi duymadım.”

Ziyaretçisi hafif utangaç ve şaşkın bir gülümsemeyle karşılık vermekle yetindi. Pembe yanaklı, tertemiz beyaz bıyıklı bir beyefendiydi; bakışları kurnaz ama cana yakındı, geniş bir ağzı ve gıdığı vardı. Zenginliğini gizleyen bir şekilde giyinmişti; kıpkırmızı şalına armut şeklinde büyük bir inci takmış, muhtemelen yazlık beyaz şapkası ve yeleğini üzerinden yeni çıkarmıştı.