Джозеф Джекобс – Hint masalları (страница 2)
“Ey Hayvanların Kralı! Sana güzel hizmet ettim elimden geldiğince.
Peki, karşılığında ne alacağım sizce?”
Buna cevaben Aslan ikinci dizeyi okudu:
“Kandan beslenmek için daima av peşinde koşarım
Bir zamanlar dişlerim arasında olup da şu an hâlâ hayatta kalman ödülün.”
Buna yanıt olarak turna, dört dize ile cevap verdi:
“Kıymet bilmez, iyilik etmez. Kendine gösterilen saygıyı başkasına göstermez.
Minnettarlık bilmez bu krala hizmet etmek faydasızdır.
Dostluğu, belli ki güzel işlerle kazanılmaz.
En doğrusu, kıskanmadan ve incitmeden yanından uzaklaşmaktır.”
Bu sözleri söyledikten sonra turna kanat çırpıp uçarak uzaklaştı.
Büyük Öğretmen Buddha Gautama bu hikâyeyi anlatıp ekledi: “O aslan Hain Devadatta’nın ta kendisiydi, beyaz turna ise benden başkası değildi.”
Raja’nın Oğlu, Prenses Labam’ı Nasıl Kazandı?
Ülkenin birinde bir Raja yaşardı. Tek evladı olan oğlu, her gün avlanmaya giderdi. Bir gün annesi Rani dedi ki: “Bu üç tarafta dilediğin gibi avlanabilirsin ama şu dördüncü tarafa sakın gitme.” Kadın böyle bir uyarıda bulundu çünkü dördüncü tarafa gittiği takdirde oğlunun güzel Prenses Labam’ın varlığından haberdar olacağını, sonra da Prenses’i bulmak için anne ve babasını bırakacağını biliyordu.
Genç Prens annesini dinledi ve bir süre boyunca onun sözünden çıkmadı. Fakat gitmesine izin verilen üç tarafta avlandığı bir gün, annesinin dördüncü taraf hakkında söyledikleri aklına geldi. O tarafta avlanmasının neden yasaklandığını öğrenmeye karar verdi. O tarafa vardığında kendini bir ormanda buldu ve burada papağanlardan başka kimse yoktu. Genç Prens, içlerinden birine nişan alınca hepsi kanat çırpıp göklere uçtu. Biri hariç. Bu kuşun adı, Hiraman papağanıydı ve ormandaki kuşların rajasıydı.
Hiraman papağanı yalnız başına kaldığını görünce diğer papağanlara seslendi: “Uzaklara uçup da beni burada Raja’nın oğlunun ateşi altında, yalnız başıma bırakmayın. Beni terk ederseniz, Prenses Labam’a anlatırım.”
Bunun üzerine bütün papağanlar tekrar Rajalarının yanına geldi. Prens inanılmaz şaşırdı ve dedi ki: “İnanamıyorum, bu kuşlar konuşabiliyor!” Sonra papağanlara döndü: “Prenses Labam da kim? Nerede yaşar?” Ama papağanlar, Prenses’in nerede yaşadığını ona söylemeyeceklerdi. “Prenses Labam’ın ülkesine asla ulaşamazsın.” Ağızlarından başka bir laf alamadı.
Prens, papağanların başka bir şey söylememesine çok üzüldü. Silahını yere atıp evine gitti. Dili tutulmuş gibi tek kelime etmedi, yemeden içmeden de kesildi. Dört beş gün yatağında yattı, çok hasta görünüyordu.
Nihayet anne babasına Prenses Labam’ı görmek istediğini söyledi. “Gitmek zorundayım,” dedi, “Nasıl biri olduğunu görmek zorundayım. Ülkesinin nerede olduğunu bana anlatın.”
“Nerede olduğunu bilmiyoruz,” dedi annesiyle babası.
“O hâlde arayıp bulmalıyım,” dedi Prens.
“Olmaz, katiyen olmaz,” dedi anne ve babası. “Bizi bırakamazsın. Sen bizim tek evladımızsın. Yanımızda kalmalısın. Hem, Prenses Labam’ı bulman imkânsız.”
“Bulmak zorundayım,” dedi Prens. “Hem Tanrı bana bir yol gösterecektir. Hayatta kalır da onu bulursam, size geri döneceğim. Belki de ölürüm, o zaman sizi bir daha göremeyeceğim. Bunu biliyorum ama yine de gitmek zorundayım.”
Oğullarının gitmesine izin vermek zorunda kaldılar. Ondan ayrılırken çok ağladılar. Babası, güzel giysilerle güçlü bir at verdi oğluna. Sonra Prens; tabancası, ok ve yayı dışında birçok silaha kuşandı, “Zira,” dedi, “bunlara ihtiyacım olabilir.” Ayrıca babası yüzlerce rupi verdi.
Prens, yolculuk için atını hazırlayıp anne ve babasıyla vedalaştı. Annesi, şekerleme ve tatlılarla doldurduğu mendilini oğluna verdi. “Çocuğum,” dedi, “karnın acıkınca bu şekerlemelerden ye.”
Ardından Prens, yolculuğuna başladı. Bir ormana varana dek atını sürdü. Burada su dolu bir sarnıç ve etrafını gölgelendiren ağaçlar vardı. Sarnıçtaki suyla kendini ve atını yıkadı, sonra bir ağacın altına oturdu. “Şimdi,” dedi kendi kendine, “annemin verdiği şekerlemelerden biraz yiyip su içeyim. Sonra yoluma devam ederim.” Mendilini açıp bir tane şekerleme çıkardı. Şekerin üzerinde karınca vardı. Sonra başka bir tane çıkardı. Sonra bir tane daha, derken bütün şekerlemeleri çıkardı ama hepsi karıncalıydı. “Neyse,” dedi, “şekerlemeleri yemeyeceğim. Karıncalar yesin.” Bunun üzerine, Karıncaların Rajası gelip tam karşısında durdu: “Bize çok iyi davrandınız. Başınız derde girerse, beni düşünün. Biz imdadınıza yetişiriz.”
Raja’nın oğlu karıncaya teşekkür edip atına atladı ve yoluna devam etti. Başka bir ormana varana dek atını sürdü. Burada acıyla kükreyen bir kaplan gördü, hayvanın ayağına diken batmıştı.
“Ne diye inliyorsun böyle?” diye sordu genç Prens. “Neyin var?”
“On iki yıldır ayağımda diken var,” diye cevapladı kaplan. “Çok canım yanıyor. O yüzden inliyorum.”
“Pekâlâ,” dedi Raja’nın oğlu, “dikeni çıkaracağım ayağından. Ama seni derdinden kurtarınca, beni yemeyeceğin ne malum? Ne de olsa kaplansın.”
“Yo, hayır,” dedi kaplan, “asla yemem seni. Beni şu illetten kurtar, yeter.”
Bunun üzerine Prens, cebinden küçük bir bıçak çıkararak kaplanın ayağındaki dikeni kesip çıkardı. Ama bıçağın darbesiyle kaplan eskisinden de yüksek sesle kükredi. Öyle ki diğer ormandaki karısı bile sesini duyup ne oluyor diye yanına koşturdu. Kaplan, karısının geldiğini görünce Prens’i sakladı.
“Neden öyle kükredin, biri bir şey mi yaptı?” dedi karısı. “Kimse bir şey yapmadı,” diye cevap verdi kocası, “sonunda biri gelip ayağımdaki dikeni çıkardı. Üstelik bir Raja’nın oğluymuş.”
“Nerede, peki? Göster bana onu,” dedi karısı.
“Onu öldürmeyeceğine söz verirsen çağırırım,” dedi kaplan.
“Öldürmeyeceğim. Görmek istiyorum, o kadar,” dedi karısı.
Bunun üzerine kaplan, Raja’nın oğlunu çağırdı. Prens gelince, kaplan ve karısı tarafından defalarca selamlandı.
Sonra Prens’e güzel bir akşam yemeği yedirdiler ve Prens kaplanların yanında üç gün kaldı. Her gün kaplanın ayağına bakım yapıyordu. Üçüncü günün sonunda kaplanın ayağı tamamen iyileşti. Prens, kaplan ve karısına veda etti. Kaplan dedi ki: “Başın derde girecek olursa, hemen beni düşün. Yanına gelirim.”
Raja’nın oğlu, üçüncü bir ormana varana dek atını sürdü. Burada öğretmenleri ve efendileri ölmüş dört Fakir3 ile karşılaştı. Efendileri ardında dört şey bırakmıştı: üzerine oturanı dilediği yere götüren bir yatak; sahibine mücevher, yiyecek, giysi gibi ne dilerse veren bir çanta; en yakındaki kuyu kilometrelerce uzakta olsa bile sahibine dilediği kadar su veren taş kâse ve son olarak bir sopa ve ip. Biri onunla savaşacak olursa sahibinin tek yapması gereken “Sopa, burada ne kadar adam ve asker varsa hepsini perişan et,” demekti. Sopa hemen hücuma geçip saldırganlara vurur, ip ise hepsini bağlardı.
Dört Fakir oturmuş, bu eşyalar için tartışıyorlardı. Biri “Ben şunu istiyorum,” derken, diğeri “Olmaz, onu ben alacağım,” diye karşı çıkıyordu. Böylece tartışıp duruyorlardı.
Raja’nın oğlu onlara dönüp dedi ki: “Bu eşyalar için kavga etmeyin. Okumu atacağım, ilk kim yetişirse birinci eşyayı yani yatağı o alacak. İkinci oka ulaşan kişi, ikinci eşyayı yani çantayı alacak. Üçüncü oka kim yetişirse, kâse onun olacak. Son olarak, dördüncü oka yetişen, sopa ve ipi alacak.” Kabul ettiler. Prens, ilk okunu fırlattı. Fakirler oku almak için yarıştılar. İlk oku getirdiler. Bu sefer prens, ikinci oku fırlattı. Onu da bulup getirdiklerinde, üçüncüsünü ve son olarak da dördüncü oku attı.
Uzaklarda dördüncü oku aradıkları sırada Raja’nın oğlu, atını ormana saldı. Kendisi ise kâse, çanta ve sopa ile ipi yanına alarak yatağa oturdu. Sonra dedi ki: “Yatak! Beni Prenses Labam’ın ülkesine götür.” Küçük yatak birden göklere yükseldi, Prenses Labam’ın ülkesine ulaşana dek uçup orada yere indi. Raja’nın oğlu gördüğü birkaç adama sordu: “Burası kimin ülkesi?”
“Prenses Labam’ın ülkesi,” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Prens yoluna devam etti. Nihayet bir eve vardı. Burada yaşlı bir kadın oturuyordu.
“Sen kimsin?” dedi kadın. “Nereden geliyorsun?”
“Uzak diyarlardan geliyorum,” dedi Prens, “Bu gece sizinle kalabilir miyim?”
“Hayır,” diye yanıt verdi yaşlı kadın, “benimle kalamazsın. Zira kralımızın emri var: Başka ülkeden gelen adamlar onun ülkesinde kalamazlar. Bu yüzden evimde misafir edemem seni.”
“Teyzem sayılırsın,” dedi Prens, “ne olur, bu gecelik kalayım. Görüyorsun ya, akşam oldu. Şimdi ormana gidersem vahşi hayvanlar beni yer.”
“Pekâlâ, bu akşamlık burada kalabilirsin ama yarın sabah erkenden gitmen gerek. Kral, geceyi evimde geçirdiğini duyacak olursa beni yakalatıp hapse attırır.”
Kadın, Prens’i evine aldı. Raja’nın oğlu çok mutluydu. Yaşlı kadın yemek hazırlamaya koyuldu ama Prens onu durdurdu. “Teyzecim,” dedi, “ben sana yiyecek veririm.” Elini çantasına sokup “Çanta! Akşam yemeği istiyorum,” dedi. Çantanın içinden hemen iki altın tepsiye konmuş leziz bir akşam yemeği çıktı. Yaşlı kadın ve Raja’nın oğlu birlikte yemek yediler.
Yemekleri bitince, yaşlı kadın dedi ki: “Şimdi biraz su getireyim.”
“Dur, zahmet etme,” dedi Prens. “Dilediğin kadar su gelecek önüne.” Kâsesini çıkarıp şu sözleri söyledi: “Kâse! Biraz su istiyorum.” Bu sözlerin ardından kâse suyla doldu. Ağzına kadar dolunca Prens, “Kâse, dur!” diye bağırdı, kâse hemen durdu. “Gördün mü, teyzecim. Bu kâse yanımda oldukça dilediğim kadar su içebilirim.”