Джозеф Джекобс – Hint masalları (страница 4)
“Neden?” diye sordu Prenses.
“Kalın bir ağaç gövdesini ikiye bölmemi istedi. Nasıl yapacağım?” dedi Raja’nın oğlu.
“Korkma,” dedi Prenses, “sana söylediğim gibi yaparsan ağacı kolayca ikiye ayırırsın.”
Bu sözlerin ardından kız, başından kopardığı bir saç telini Prens’e verdi: “Yarın, yanında kimse yokken ağaç gövdesine şöyle de: ‘Prenses Labam, bu saç teliyle ikiye ayrılmanı emrediyor.’ Sonra saç telini baltanın bıçak kısmına ger.”
Ertesi gün Raja’nın oğlu, Prenses’in söylediklerine harfi harfine uydu. Saç telinin gerili olduğu balta bıçağı ağacın gövdesine dokunduğu an, ağaç ikiye ayrıldı.
Kral, “Artık kızımla evlenebilirsin,” dedi. İki gencin düğünü yapıldı. Etraftaki ülkelerden rajalar ve krallar kutlamalara katıldı. Çok büyük eğlenceler düzenlendi. Birkaç gün sonra Prens, karısına dedi ki: “Haydi, babamın ülkesine gidelim.” Prenses Labam’ın babası onlara develer, atlar, hizmetçiler ve bol miktarda rupi verdi. Büyük bir sevinçle Prens’in ülkesine gittiler. Orada mutlu mesut yaşadılar.
Prens çantasını, yatağını ve sopasını hep yanında bulundurdu. Gerçi hiç kimse onunla savaşmaya gelmediği için sopayı kullanmasına gerek kalmadı.
Kuzucuk
Evvel zaman içinde mini mini bir Kuzucuk yaşardı. Sarsak bacakları üzerinde hoplayıp zıplar, çok eğlenirdi.
Bir gün büyükannesini ziyaret etmek için yola çıktı. Büyükannesinin vereceği güzel şeyleri düşünerek neşeyle zıplıyordu. Bir de ne görsün? Karşısına kocaman bir çakal çıktı. Bu leziz et parçasına bakıp dedi ki: “Kuzucuk! Kuzucuk! SENİ YİYECEĞİM!”
Fakat Kuzucuk biraz sıçramakla yetindi:
“Büyükannemin evine gideyim, yemeklerini yiyip büyüyeyim ve şişmanlayayım, o zaman beni yersin.”
Çakal bu öneriyi mantıklı bularak Kuzucuk’un gitmesine izin verdi.
Sonra bir akbabaya rastladı. Karşısındaki et parçasına aç gözlerle bakan akbaba dedi ki: “Kuzucuk! Kuzucuk! SENİ YİYECEĞİM!”
Fakat Kuzucuk yine sıçramakla yetindi:
“Büyükannemin evine gideyim, yemeklerini yiyip büyüyeyim ve şişmanlayayım, o zaman beni yersin.”
Akbaba bunu mantıklı bulup Kuzucuk’un gitmesine müsaade etti.
Derken, Kuzucuk bu kez de bir kaplanla karşılaştı. Sonra bir kurt, bir köpek ve kartal. Hepsi küçük kuzuyu görünce bağırdılar: “Kuzucuk! Kuzucuk! SENİ YİYECEĞİM!”
Bunların hepsine Kuzucuk’un cevabı ufak bir sıçrayış eşliğindeki şu sözler oldu:
“Büyükannemin evine gideyim, yemeklerini yiyip büyüyeyim ve şişmanlayayım, o zaman beni yersin.”
Nihayet büyükannesinin evine vardı ve aceleyle dedi ki: “Büyükannecim, çok yiyip şişmanlayacağıma söz verdim. Biliyorsun, sözüne sadık olmak önemlidir. O yüzden, lütfen beni ambara götür, hemen.”
Bunun üzerine büyükannesi, ne kadar iyi bir çocuk olduğunu söyleyip Kuzucuk’u ambara götürdü. Açgözlü Kuzucuk ambarda yedi gün kaldı. O kadar çok yedi ki yürüyemez hâle geldi. Büyükannesi, artık yeterince şişmanladığını ve eve gitme vaktinin geldiğini söyledi. Ama kurnaz Kuzucuk, asla eve gitmeyeceğini çünkü iyice şişmanlayıp kıvama geldiği için geri döndüğünde bütün o hayvanların onu mideye indirmek isteyeceğini söyledi.
“Sana ne yapacağını söyleyeceğim,” dedi akıllı Kuzucuk. “Ölen küçük erkek kardeşimin derisinden bir davul yapmalısın. Ben de içine oturup yuvarlana yuvarlana yolumu bulayım, zaten davul gibi şiştim, içine tam sığarım.”
Bunun üzerine büyükannesi, Kuzucuk’un kardeşinin derisinden güzel bir davul yaptı. Kuzucuk, davulun içine kıvrılıp rahatça ortasına yerleşti ve neşeyle yuvarlanmaya başladı. Çok geçmeden Kartal çıktı yoluna:
“Davulcuk! Davulcuk! Kuzucuk’u gördün mü?”
Kuzucuk sıcak yuvasında kıvrılmış hâlde cevap verdi:
“Ateşe düştü, senin de başına aynısı gelecek. Haydi Davulcuk. Tamba, tumba!”
“Çok can sıkıcı!” diye iç geçirdi Kartal, elinden kaçan taze kuzu etini pişmanlıkla düşündü.
Bu arada Kuzucuk, yuvarlanıp giderken kendi kendine gülüp şarkı söylüyordu:
“Tamba, tumba; tamba, tumba!”
Karşılaştığı her hayvan ve kuş aynı soruyu sordu:
“Davulcuk! Davulcuk! Kuzucuk’u gördün mü?”
Kurnaz Kuzucuk her birine aynı şekilde yanıt verdi:
“Ateşe düştü, senin de başına aynısı gelecek. Haydi Davulcuk. Tamba, tumba; tamba, tumba; tamba, tumba!”
Bu cevabın üzerine her hayvan ellerinden kaçırdıkları taze kuzu etini düşünüp iç geçirdi.
Sonunda Çakal, topallaya topallaya geldi. Yüzünden düşen bin parçaydı. Sordu:
“Davulcuk! Davulcuk! Kuzucuk’u gördün mü?”
Kuzucuk, küçük yuvasında rahatça kıvrılmış bir hâlde neşeyle cevap verdi:
“Ateşe düştü, senin de başına aynısı gelecek. Haydi Davulcuk. Tamba, tumba!”
Ama daha fazla ilerleyemedi; çünkü çakal, Kuzucuk’un sesini tanımıştı: “Hey! İçin dışına çıkmış, baksana! Haydi, çık dışarı!”
Sonra davulu parçalayıp Kuzucuk’u bir lokmada yutuverdi.
Punçkin
Evvel zaman içinde bir Raja yaşardı. Bu Raja’nın yedi güzel kızı vardı. Hepsi de iyi huylu kızlardı ama en küçükleri olan Balna, diğerlerinden çok daha zekiydi. Raja’nın karısı yani anneleri, kızlar henüz çocukken ölmüş ve zavallı prensesleri küçük yaşta öksüz bırakmıştı.
Raja, bakanlarıyla birlikte ülke meselelerini görüşürken, kızları her gün sırayla babalarının yemeğini pişirirdi.
O sıralarda, Prudhan ölmüş ve dul karısı ile tek kızını yalnız bırakmıştı. Her gün, Yedi Prenses babalarının yemeğini hazırladığı sırada Prudhan’ın dul karısı ve kızı gelir, ocaktan biraz ateş almak için çıra isterlerdi.
Balna kız kardeşlerine derdi ki: “Şu kadını gönderin, gönderin onu. Kendi evinde çırası yok mu? Bizimkini ne yapacak? Buraya gelmesine izin verirsek bir gün bunun acısını çekeriz.”
Fakat kız kardeşleri şöyle cevap verirdi: “Sus Balna! Ne diye şu zavallı kadınla kavga edip duruyorsun? İstiyorsa ateşten biraz alsın.” Bunun üzerine, Prudhan’ın dul karısı ocağa gidip birkaç çıra alırdı. Kimse o tarafa bakmadığı anda Raja için hazırlanmakta olan akşam yemeği tabaklarına biraz çamur atardı.
Raja kızlarına çok düşkündü. Annelerinin ölümünden beri, kendi elleriyle yemeğini hazırlayarak babalarının düşmanları tarafından zehirlenmesine engel olmaya çalışmışlardı. Bu yüzden, yemeğine çamur karıştığını görünce bunu kızlarının dikkatsizliğine verdi. Herhalde yemeğine kasten çamur atacak değillerdi. Ama bu durum devam etti. Kızlarının Raja için hazırladığı köri, her defasında çamurlu çıkıyordu. Yemeği bu şekilde berbat edilmesine karşın merhametli Raja’nın gönlü, kızlarını azarlamaya el vermiyordu.
Nihayet bir gün, saklanıp kızlarının yemek pişirmesini izlemeye karar verdi. Bu yüzden, yan odaya gidip duvardaki delikten kızlarını izledi.
Kızlarının özenle pirinç yıkayıp köri hazırladıklarını gördü. Hazırlamayı bitirdikleri yemekleri pişirmek üzere ateşin yanına koyuyorlardı. Sonra Raja, Prudhan’ın dul karısının kapıya gelip yemeğini pişirmek için birkaç çıra istediğini gördü. Balna sinirlenip kadına döndü: “Kendi evine neden çıra almıyorsun da her gün buraya gelip bizim ateşimizden istiyorsun? Sevgili kız kardeşlerim! Şu kadına daha fazla çıra vermeyin artık. Gidip kendi satın alsın.”
Sonra en büyük ablası konuştu: “Balna, bırak kadıncağız çırayla ateşini alsın. Zararı yok bize.” Ama Balna’nın buna verecek cevabı vardı: “Evimize bu kadar sık gelmesine izin verirseniz, elbet bir gün zararı dokunacak ve yaptığımız iyiliğe pişman edecektir bizi.”
Raja her şeyi izlemeye devam etti. Prudhan’ın dul karısının akşam yemeğinin yapıldığı yere geldiğini ve ateş alırken yemeklere çamur attığını gördü.
Raja bu duruma çok sinirlenip kadını yakalattı ve huzuruna getirtti. Ama dul kadın Raja’ya, onunla görüşebilmek için bu oyunu oynadığını anlattı. Öyle zekice konuştu, kurnazca sözleriyle Raja’yı öyle memnun etti ki, Raja kadını cezalandırmak yerine, onunla evlenerek Rani yani Kraliçe yaptı. Yeni eşi ve kızı sarayda yaşamaya başladı.
Yeni Rani, zavallı Yedi Prenses’ten nefret ediyordu ve sahip oldukları bütün zenginliğin kendi kızının eline geçmesi, kendi kızının sarayda tek prenses olarak yaşayabilmesi için onları saf dışı bırakmak istiyordu. Nezaketleri nedeniyle onlara minnettar olacağı yerde, prenseslere hayatı zehir etmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Onlara bir parça ekmekten başka yiyecek vermiyor, çok az su içmelerine müsaade ediyordu. Ömürleri boyunca rahat yaşamış, güzel yemek ve elbiselere alışmış zavallı prensesler perişan ve mutsuzdu. Her gün dışarı çıkıyor, annelerinin mezarı başında oturup ağlıyorlardı:
“Ah anneciğim, zavallı çocuklarının hâlini, mutsuzluğunu, üvey annemizin bizi aç bıraktığını görmüyor musun?”
Bir gün, yine böyle ağlayıp sızlandıkları sırada bir de ne olsa beğenirsiniz? Mezardan çok güzel bir greyfurt ağacı çıktı. Ağacın olgun meyvelerini yiyen kızcağızlar, böylece açlıklarını giderdiler. Bundan sonra her gün, üvey annelerinin verdiği kötü yemekleri yemek yerine, annelerinin mezarın gelip bu güzel ağacın meyveleriyle karınlarını doyurmaya başladılar.
Sonra Rani kızına dedi ki: “Nasıl oluyor anlamıyorum. Ne zaman sorsam şu kızlar yemek istemiyoruz diyorlar. Hiçbir şey yemiyorlar ama hiç hastalanmıyorlar. Hepsi senden daha sağlıklı gözüküyor. Anlamadım gitti.” Bu sözlerin ardından kızına, prensesleri gözetlemesini emretti. Onlara yiyecek veren biri var mı diye merak ediyordu.
Ertesi gün, prensesler yine annelerinin mezarına gitmiş, leziz greyfurtlardan yiyorlardı. Ama Prudhan’ın kızı onları takip etmiş ve meyve topladıklarını görmüştü.