Джордж Оруэлл – Boğulmamak İçin (страница 2)
Çocuklar yıldırım hızıyla banyo yapmış, giyinmiş ve aşağı inmişlerdi. Kahvaltı masasına indiğimde aralarında “Evet, sen yaptın!” “Hayır, ben yapmadım!” “Evet, yaptın!” “Hayır, yapmadım!” makamında bir tartışma devam ediyordu ve ben durdurmasam tüm sabah devam edecek gibiydi. Sadece ikisi var, Billy yedi yaşında ve Lorna on bir yaşında. Çocuklara karşı sahip olduğum bu duygu biraz tuhaf. Çoğu zaman onları görmeye tahammül edemem. Hele konuşmalarına dayanmak çok zor. Bir çocuğun zihninin cetveller, kalem kutuları ve Fransızcadan en iyi notları kimin aldığı gibi basit şeylerle meşgul olduğu o korkunç çağdalar. Bazı zamanlar ise özellikle onlar uykudayken, bambaşka duygular hissederim. Bazı yaz akşamları hava henüz tam kararmamışken, karyolalarının başında durup, uyuyuşlarını, benimkinden bir ton açık sarı saçlarını ve yuvarlak yüzlerini seyredip İncil’de okuduğum o derinden hissedilen şefkate benzer duygular hissettiğim olmuştur. Böyle zamanlarda, kendimi beş para etmeyen kurumuş tohum kabuğu gibi hissederim ve tek görevimin, bu çocukları dünyaya getirip onları beslemek olduğunu düşünürüm. Bu sadece o anlar içindir, çoğu zaman varoluşumun çok önemli olduğu düşüncesine kapılırım. İleride güzel günlerin olduğunu ve hâlâ bu yaşlı kurdun işinin bitmediğini düşünür kadınlar ve çocuklar tarafından aşağı yukarı kovalanan bir tür evcil süt ineği olmak düşüncesi bana çekici gelmez.
Kahvaltıda pek konuşmadık. Hilda yine “Biz şimdi ne yapacağız?” modundaydı, hem tereyağı fiyatları yükselmiş hem de Noel tatili neredeyse bitmek üzereydi ve geçen dönemden kalan ödenmesi gereken beş paunt taksit duruyordu. Haşlanmış yumurtamı yedim ve ekmeğime biraz Golden Crown marka reçel sürdüm. Hilda bu reçeli almakta ısrarcıdır. Fiyatı bir paunt, bir buçuk penidir ve etiketinde yazılabilecek en küçük yazıyla “bir miktar doğal meyve suyu” içerdiği yazar. Bazen Hilda sinirlenene kadar bu doğal meyvelerin nerede yetiştikleri ve neye benzediklerini konuşurum. Ona takılmam onu rahatsız etmez aslında, sadece tuhaf bir şekilde, para ödediğimiz herhangi bir şeyle ilgili şaka yapmamızın ahlaksızlık olduğunu düşünür.
Gazeteye göz attım ama dikkat çeken bir haber yoktu. İspanya’da ve ta Çin’de bir yerlerde insanlar her zamanki gibi birbirini öldürüyordu, kadının birinin kopmuş bacağı bir tren istasyonunun bekleme salonunda bulunmuştu ve Zog Kralı’nın düğünüyle ilgili birkaç haber daha yazıyordu. Sonunda, saat on civarı, düşündüğümden de daha erken kasabaya doğru yola çıktım. Çocuklar parkta oynamak üzere evden çıkmışlardı. Hava müthiş açıktı o sabah. Kapıdan adımı atar atmaz sabunlu ensemde rüzgârı hissetmemle birlikte kıyafetlerimin üstüme dar geldiğini, vücudumun geri kalan kısımlarının da hâlâ yapış yapış olduğunu farkettim.
2
Yaşadığım sokağı biliyor musunuz; Ellesmere Sokağı, Batı Bletchley? Burayı bilmiyorsanız bile buna benzeyen en az elli sokak biliyorsunuzdur.
Bu sokakların iç-dış tüm kenar mahalleleri nasıl kokuttuğunu bilirsiniz, hepsi aynıdır. Yarı müstakil küçük evler uzun uzun, sıralı dizilidir, Ellesmere’de kapı numaraları 212’ye kadardır ve bizimki de 191’dir, bu evler meclis binaları gibi birbirine benzer ve birbirinden çirkindirler. Sıva cephe, kreozotu kapılar, özel çit ve yeşil ön kapı, Laureller, Myrtlelar, Hawthornlar, Mon Abriler, Mon Reposlar, Belle Vuelar… Elli evden birinde muhtemelen sonu ıslah evinde bitecek biri, evinin kapısını yeşil yerine maviye boyamıştır.
Boynumdaki yapış yapış his moralimi bozmuştu. Boynunuzdaki yapışkan his sizi nasıl kötü bir ruh hâline sokar merak konusu. Sanki bütün yaşam enerjimi alıyordu, tıpkı kalabalığın ortasında ayakkabının birinin ayağından çıktığını fark etmek gibi. O sabah kendimle ilgili hiçbir yanılsamam yoktu. Sanki uzak bir mesafede durup kendimi şişman kırmızı suratımla, takma dişlerim ve kaba giysilerimle yoldan aşağı giderken izleyebilirdim. Benim gibi bir adamın bir beyefendi gibi görünmesi mümkün değil. Beni kilometrelerce öteden gören biri sigorta işinde olduğumu tahmin edemese de bir satış elemanı olduğumu bilir. Giydiğim kıyafetler neredeyse bu kabilenin üniformasıdır. Gri balıksırtı takım elbise, elli şilinlik mavi bir palto, melon şapka, eldiven yok… Benim de komisyonla bir şeyler satan insanlara özgü bir görünümüm var; adi, küstah bir görüntü. En iyi anlarımda, yeni bir takım elbisem olduğunda ya da puro içtiğimde, bir bahisçi ya da gazeteci olduğum düşünülebilir, en kötü anımdaysa müşteri çekmeye çalışan yapışkan elektrikli süpürge satıcısı gibi görünürüm ama normal zamanlarda doğru tahmin edebilirsiniz. Beni görür görmez “Haftada en fazla beş ila on sterlin kazanıyordur.” diyebilirsiniz. Ekonomik ve sosyal olarak Ellesmere Sokağı’nın ortalama seviyesindeyim.
Sokakta benden başka kimsecikler yoktu. Erkekler 08.21 trenine yetişmiş, kadınlar gaz sobalarının başında onları yakmakla uğraşıyordu. Kendine dönecek zamanın varsa ve doğru ruh hâlindeysen, bu kenar mahallelerden yürürken orada yaşanan hayatları düşünmek, içinden güldürür insanı. Çünkü Ellesmere Sokağı’nda bir yol nasıldır ki? Sıra sıra parmaklıkları olan bir hapishanedir. Zavallı haftalık beş ya da on pauntlukların başlarında kuyruğunu sallayan bir patron, kâbus gibi bir kadın ve kanlarını vampir gibi emen çocukların karşısında titreyip durdukları bir dizi yarı kenarlı işkence odaları. İşçi sınıfının çektikleriyle ilgili söylenen bir sürü saçmalık var. Bu işçi takımına ben de çok acımıyorum. Siz hiç işten atılma korkusu olan bir amele gördünüz mü? İşçi adam, fiziksel olarak acı çeker ama çalışmadığı sürece özgürdür. Ama şu küçük sıvalı kutuların bazılarında öyle işe yaramaz herifler vardır ki patronunu bir kuyuya fırlatıp üstünü kömürle kapladığı bir rüyayı gördüğü derin bir uykuda değilse asla özgür değildir.
Bizim gibi insanlarla ilgili en temel sorun, dedim kendi kendime, kaybedeceğimiz bir şeylerimizin olduğunu sanmamızdır. Mesela, Ellesmere Sokağı’nda yaşayan her on kişiden dokuzu, oturduğu evi kendine ait sanıyor. Ellesmere Sokağı ve onu çevreleyen tüm mahalle, ana caddeye varana kadar, Neşeli Kredi Binası Derneğinin mülkü olan Hesperides Malikânesi adı verilen devasa bir haracın parçası. Sanırım modern zamanların en akıllıca haraç kesme şekli topluluk kurmak. İtiraf ediyorum, benim hatam sigortacılık, evet bu da bir dolandırıcılık ama en azından kartların açık oynandığı bir dolandırıcılık. Ama topluluk kurmanın güzelliği kurbanların senin onlara bir iyilik yaptığını sanıyor olmaları. Sen onlara tekme atarsın, onlar tekmelediğin ayaklarını yalar. Bazen, Hesperides Malikânesinin, inşaat toplulukları tanrısı adına devasa bir heykelle çevrildiğini hayal ederim. Tuhaf bir tanrı olurdu. Bu arada biseksüel bir tanrı olurdu. Üst gövdesi genel müdür, alt gövde karnı burnunda bir eş. Bir elinde devasa bir anahtar taşırdı -iş yerinin anahtarı tabii ki- ve diğer elinde şu içlerinden hediyeler çıkan Fransız kornosu gibi şeylerden; içinden portatif radyolar, hayat sigortası poliçeleri, takma dişler, aspirin, Fransız harfler ve beton bahçe silindirleri dökülen boynuz biçimli kap olurdu.
Doğrusunu isterseniz Ellesmere Sokağı’nda taksitlerini tamamlasak bile evlerimiz bize ait değildir. Biz mülkiyet sahibi değil, sadece konut sahibiyiz. Beş yüz elli paunt olarak fiyatlandırılırlar, on altı yıllık bir süre içinde ödenebilirler ve eğer peşin olarak satın alabilirseniz, yaklaşık üç seksene mal olur. Bu, Neşeli Kredi için yüzde yetmiş kâr oranını temsil eder ama Neşeli Kredi’nin bundan çok daha fazlasını yaptığını söylemeye gerek yok. Üç seksen, inşaatçının kârını içerir ancak Wilson&Bloom adı altında Neşeli Kredi, evleri kendisi inşa eder ve inşaatçının kârına da göz koyar. Tüm yapmaları gereken malzemenin parasını ödemek. Ancak onlar malzemeden de kâr ederler çünkü sanırım Brookes&Scatterby adı altında tuğlalar, kiremitler, kapılar, pencere çerçeveleri, kum, çimento ve cam satıyorlar. Başka bir takma adla, kendilerine kereste, kapı ve pencere çerçeveleri de sattıklarını öğrensem pek şaşırmam. Ayrıca -ki bu gerçekten önceden tahmin etmiş olabileceğimiz bir şey olsa da yine de keşfettiğimizde hepimizi hayrete düşürdü- Neşeli Kredi her zaman verdiği sözleri tutmaz. Ellesmere Sokağı inşa edildiğinde Platt’in Çayırları olarak bilinen açık bir alan vaadinde bulundular; harika bir şey değil ama çocukların oynaması için iyi. Resmî hiçbir şey yoktu ama Platt’in Çayırlarına hiçbir zaman bir şey inşa edilmeyeceği hep biliniyordu. Ancak Batı Bletchley büyüyen bir mahalleydi, Rothwell’in reçel fabrikası 28 senesinde kuruldu, Anglo-Amerikan Tüm Çelik Bisiklet fabrikası 33 yılında açıldı ve nüfusun artmasıyla birlikte kiralar da zamlanıyordu. Sir Herbert Crum veya Neşeli Kredi’nin büyük başlarından hiçbirini kanlı canlı görmesem de hepsinin ağzının sulandığını hayal edebiliyordum. Aniden inşaatçılar geldi ve Platt’in Çayırlarına binalar dikilmeye başladı. Hesperideslerden bir feryat koptu ve kiracılar savunma derneği kuruldu. Ne fayda! Crum’un avukatları bizi beş dakikada yerle bir etmişti ve Platt’in Çayırlarına binalar inşa edilmişti. Ama Crum’un baronluğunu hak ettiğini bana hissettiren gerçek ince dolandırıcılık, zihinsel olanıdır. Sırf evlerimizin mülkiyetine ve “ülkede bir hisseye” sahip olduğumuz yanılsaması yüzünden Hesperides’de ve tüm bu tür yerlerde biz zavallı ahmaklar, sonsuza kadar Crum’un sadık kölelerine dönüştürülürüz. Hepimiz saygın ev sahipleriyiz. Yani Toriler, evet insanız ama dalkavuk cinsinden. Altın yumurtlayan tavuğu kesmeye sakın kalkışmayın! Ve aslında ev sahibi olmadığımız gerçeği, evlerimizin taksitlerini yarılamış olmamız ve son ödemeyi yapmadan önce korkunç bir şey olabileceğine dair endişemize yenilmiş olmamız etkiyi sadece arttırıyor. Hepimiz satıldık ve dahası, kendi paramızla satın alındık. O zavallı ezilmiş piçlerin her birinin, Belle Vue denen tuğla bebek evine iki katını ödemek için canı çıkıyor, çünkü manzarası yok ve zil çalmıyor, oysa bu zavallı enayilerin her biri, ülkesini Bolşevizm’den kurtarmak için savaşta ölmüş olacaklar.