Джордж Оруэлл – Boğulmamak İçin (страница 1)
George Orwell
Boğulmamak İçin
George Orwell, Asıl adı Eric Arthur Blair olan Orwell 25 Haziran 1903 yılında Hindistan’da dünyaya gelmiştir. Aslen İngiliz asıllı olup 20. yüzyılın önemli İngiliz edebiyatçılarındandır. 1945 yılında yazmış olduğu
Eserleri:
Paris ve Londra'da Beş Parasız (1933)
Burma Günleri (1934)
Papazın Kızı (1935)
Zambak Solmasın (1936)
Wigan İskelesi Yolu (1937)
Katalonya'ya Selam (1938)
Boğulmamak İçin (1939)
Hayvan Çiftliği (Bir Peri Masalı) (1945)
Neden Yazıyorum (1946)
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1948)
Faşizm Kehanetleri (1930-1950)
Kitaplar ve Sigaralar (1938)
Tuba Arslan, 1982 doğumludur. İlkokul ve lise eğitimlerini Amerika Birleşik Devletleri’nde almış, Türkiye’de lisans ve yüksek lisansını İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine tamamlamıştır. İngiliz modern romanı üzerine tezini yazmıştır ve bu alanda iki makalesi yayımlanmıştır. 17 yıllık İngilizce öğretmenliği deneyimi yanında sözlü ve yazılı tercümanlık deneyimleri vardır. Şu an Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde tam zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışırken, Lokman Hekim Üniversitesinde yarı zamanlı ders vermektedir.
Öldü Ama Yere Uzanmıyor
BİRİNCİ BÖLÜM
1
Bu fikre yeni takma dişlerimi taktığım gün kapıldım aslında.
O sabahı iyi hatırlıyorum. Saat sekize çeyrek kala gibi yataktan çıkmış, banyoya girmiş ve çocukları evden çıkarmıştım. Korkunç bir ocak sabahıydı, gökyüzü kirli sarımsı bir griye bürünmüştü. Banyo penceresinin küçük karesinden bakınca özel çitlerle çevrili, bir metreye beş çimenin düştüğü arka bahçe dediğimiz çıplak araziyi görebiliyordum. Ellesmere Sokağı’nda her evde aynı çit, aynı çimenlik ve aynı arka bahçe vardır. Tek fark, çocuk olmayan evlerde çimlerdeki yamalı, çıplak görüntünün olmayışıdır.
Bir taraftan akan su küvete doluyordu, bense kör bir jiletle tıraş olmaya çalışıyordum. Yüzüm aynadan bana bakarken o yüze ait takma dişler, lavabonun altındaki rafın üstünde bir bardak suyun içinden bana bakınıyordu. Bunlar dişçim Warner’ın yenisi yapılana kadar bana verdiği geçici dişlerdi. Yüzüm o kadar da kötü değildir, gerçekten. Hani şu soluk mavi gözler ve donuk sarı saçlara giden tuğla kırmızısı yüzlerden. Çok şükür ki saçlarım ne ağardı ne de döküldü ve sanırım şu dişlerle birlikte kendi yaşım olan kırk beşten de genç göstereceğim.
Bir tane jilet almam gerektiğini aklıma yazdım ve banyoya girip sabunlanmaya başladım. Kollarımı sabunladım, -dirseklere kadar çilli, tombul kollarım var- sonra sırt fırçasını alıp elimin kavuşmadığı kürek kemiklerimi yıkadım. Bu biraz moral bozucu ama bugünlerde elimin ulaşamadığı bazı bölgelerim var. İşin aslı şişman olmaya biraz meyilliyim. Sirklerde gösteri yapan bir fil gibi olduğumu kastetmiyorum. Doksan kilonun biraz üstündeyim ve bel çevremi en son ölçtüğümde ya yüz yirmi iki ya da yüz yirmi dört santimdi, tam hatırlamıyorum. Hayır, o iğrenç biçimde şişman olanlardan değilim, dizlerime kadar sarkan bir göbeğim yok. Sadece biraz iri yapılıyım, hani varil tip derler ya, öyle. Şu aktif, samimi, girdiği ortama canlılık katan, lakapları genelde Tombik ya da Dombili olan şişman adamlar var ya, işte ben onlardanım. “Tombik” derler bana çoğu zaman. Tombik Bowling; asıl ismim George Bowling’dir.
Ancak o anda kendimi hiç de ortamların aranan adamı gibi hissetmiyordum. Bir anda, son zamanlarda sürekli sabahları mutsuz hissettiğimi fark ettim. Oysa uykumu alıyordum ve midemde de herhangi bir sorun yoktu. Bunun sebebinin şu Allah’ın cezası takma dişler olduğunu biliyordum. Bardaktaki suda daha da büyük görünüyorlar ve tıpkı bir kafatasındaki dişler gibi bana sırıtıyorlardı. Onları takmak, ekşi bir elmayı ısırmak gibi kıstırılmış, berbat bir duyguydu. Üstelik ne derseniz deyin, takma dişler bir dönüm noktasıdır. En son kalan doğal dişiniz de gidince artık kendinize bir Hollywood şeyhi olduğunuz esprilerini yaptığınız dönemin sonuna gelmişsiniz demektir. Bense sadece kırk beş yaşında değil, aynı zamanda şişmandım. Bacaklarımı sabunlamak için ayağa kalktığımda vücuduma bir göz attım. Şişman adamların ayaklarını göremedikleri palavradır ama şöyle bir gerçek var ki ben ayağa kalktığımda benimkilerin ancak yarısını görebiliyorum. Göbeğimi sabunlarken bir kadın ancak üstüne para verilirse bana iki kere bakar, diye düşündüm. Gerçi o an, bana herhangi bir kadının iki kere bakmasını istemezdim.
Fakat birden, o sabah, daha iyi bir ruh hâlinde olmam için sebepler olduğu kafama dank etti. Öncelikle bugün çalışmıyorum. Çalıştığım bölgeyi dolaştığım eski arabam -bir sigorta şirketinde çalıştığımı söylemeliyim; Uçan Semender Sigortacılık, hayat sigortası, yangın, hırsızlık, ikizler, deniz kazası, her şey- geçici olarak limandaydı ve Londra ofisine birkaç belge bırakmak için gitmem gerekse de gidip yeni takma dişimi almak için izinliydim. Öte yandan, bir süredir aklımda bir mesele daha vardı. Bu, kimsenin, yani ailedeki hiç kimsenin duymadığı on yedi sterlinimdi. Şu şekilde olmuştu: Bizim firmada Mellors isminde bir adam, gezegenlerin jokeyin giydiği renkler üzerindeki etkisinin tek mevzu olduğunu kanıtlayan, “At Yarışları İçin Astroloji” adlı bir kitap geçirmiş eline. Yarışlardan birinde Corsair’in Gelini adında bir kısrak vardı, tamamen yabancı ama onun jokeyinin rengi yeşildi, görünen o ki o ara yükselen gezegenlerin rengi oydu. Bu astroloji mevzusuna kafayı bayağı takan Mellors, bu ata birkaç sterlin yatırmış, aynısını yapmam için bana da diz çöküp yalvarmıştı. En sonunda, en çok da onun çenesinden kurtulmak için, genel kural olarak bahislere girmesem de on papeli riske attım. Tabii ki Corsair’in Gelini bir koşuyla yarışı birinci tamamladı. Kesin rakamları unuttum ama benim payıma on yedi sterlin düştü. Bir tür içgüdü ile -ki bu oldukça tuhaf ve muhtemelen hayatımda başka bir dönüm noktasıdır- parayı sessizce bankaya koydum ve kimseye bir şey söylemedim. Daha önce hayatımda böyle bir şey yapmamıştım. İyi bir koca ve baba, o parayı Hilda’ya -karım- bir elbise, çocuklara da bot alarak harcardı. Fakat ben, on beş yıldır iyi bir baba ve iyi bir koca olmuştum ve bundan sıkılmaya başlamıştım.
Her yerimi sabunladıktan sonra daha iyi hissettim, on yedi sterlinimi ve onu nereye harcayacağımı düşünmek üzere küvete uzandım. Bana öyle geliyordu ki ya bir kadınla hafta sonunu geçirecektim ya da puro veya viski gibi ıvır zıvır şeylere ufak ufak harcayacaktım. Sıcak suyu açmış, tam kadınlar ve puroları düşünüyordum ki banyoya inen merdivenlerden aşağı bir manda sürüsü geliyormuş gibi bir gürültü koptu. Tabii ki çocuklardı. Bizimki büyüklüğünde bir evde, iki çocuk, bardaktaki bir litre bira gibidir. Dışarıda çılgın bir koşuşturma oldu ve ardından acı dolu bir çığlık duyuldu.
“Baba! İçeri gelmek istiyorum!”
“Gelemezsin. Kaybol!”
“Ama baba! Bir yere gitmek istiyorum!”
“Başka bir yere git o zaman. Hadi. Banyo yapıyorum.”
“Ba-Ba! Bir yere gitmek istiyorum!”
İşe yaramıyordu! Tehlikenin farkındaydım. Bizimkine benzer evlerde, elbette tuvalet banyonun içindeydi. Fişi çektim ve küvetten çıktığım gibi hızlıca yarım yamalak kurulandım. Kapıyı açar açmaz küçük Billy, benim yedi yaşındaki en küçük oğlan, kafasına kondurmak istediğim öpücüğü atlatarak içeri daldı. Ensemin hâlâ sabunlu olduğunu ancak giyinmeyi bitirip kendime bir kravat ararken fark ettim.
Ensenin sabunlu kalması berbat bir şeydir. İğrenç, yapış yapış bir his bırakır ve ilginç olanı da ne kadar temizlesen de, ensenin sabunlu kaldığını bir kere fark ettin mi, tüm gün yapış yapış hissedersin. Keyfim kaçmış bir şekilde aşağı indim ve o gün aksi biri olmaya kendimi hazırladım.
Yemek odamız, Ellesmere Sokağı’ndaki diğer yemek odaları gibi küçük, dar bir yer; on ikiye on dört fit veya on ikiye on. Ayrıca iki boş sürahiyle Japon meşesi büfe ve Hilda’nın annesinin bize düğün hediyesi olarak verdiği gümüş yumurta standı fazla yer bırakmıyor. Yaşlı Hilda çaydanlığın arkasında, her zamanki dehşet ve kasvetli hâliyle duruyordu çünkü haberlerde tereyağına zam geleceğini öğrenmişti. Gaz sobasını yakmamıştı ve pencereler kapalı olduğu hâlde hava aşırı soğuktu. Sobayı yakmak için eğildim, burnumdan nefes alıyordum -eğilmek beni her zaman nefes nefese bırakıyor- bir taraftan da Hilda’ya mesaj vermek istiyordum. Hilda yan yan baktı, ne zaman saçma bir hareket yaptığımı düşünse bu bakışı atardı.
Hilda otuz dokuz yaşında, onu yeni tanıdığımda ceylan gibiydi. Hâlâ da öyle ama çok zayıfladı hatta biraz buruştu, gözlerinde sürekli düşünen endişeli bir bakış var ve canı iyice sıkıldığında ateşin başında bekleyen yaşlı bir Çingene gibi ellerini göğsüne bağlayıp omuzlarını katlamak gibi bir numarası var. Hayatta en iyi becerisi, olabilecek felaketleri öngörmek olan insanlardandır. Tabii sadece küçük felaketler. Savaşlar, depremler, salgın hastalıklar, kıtlık ve devrim gibi şeyler ilgisini çekmez onun. Tereyağı zamlanıyor, gaz faturası çok yüksek ya da çocukların botları eskidi, radyonun ödenecek bir taksiti daha var; bunlar Hilda’nın teraneleri. Benim bütün bunlardan çıkardığım sonuç; onun bu huzursuzlanmalardan, kollarını kavuşturmuş, ileri geri sallanıp surat asmalardan gizli bir zevk aldığıdır. “Ama George bu çok ciddi! Ne yaparız bilemiyorum! Para nereden bulunacak! Durumun ciddiyetinin farkında değilsin!” Falan filan! Kafasında, sonunda düşkünlerevini boylayacağımıza dair sabit bir fikir var. İşin garibi, günün birinde gerçekten böyle bir şey olsa Hilda, bunu benim kafaya taktığımın yarısı kadar takmaz. Hatta o güvende olma duygusundan hoşlanabilir bile.