Джордж Оруэлл – Boğulmamak İçin (страница 3)
Walpole Sokağı’ndan dönüp ana caddeye geçtim. 10.14’te Londra treni var. Tam Altıpeni Pazarı’ndan geçiyordum ki sabah yeni jilet almam gerektiğiyle ilgili hatırlatma geldi aklıma. Sabun reyonuna geldiğimde, reyon müdürü ya da işte tam görevi neyse, reyon sorumlusu kıza küfür ediyordu. Genelde sabahın o saatinde Altıpeni Pazarı’nda pek kimseler olmaz. Bazen açılma saatinden hemen sonra gittiğinizde günün geri kalanı için akılları başlarına gelsin diye tüm kızların sıraya girmiş, sabah küfürlerini işittiklerini görürsünüz. Bu büyük zincir mağazaların alay ve taciz gibi özel güçleri olan adamları olduğunu söylüyorlar, her şubeye ara ara gönderilip kızları haşlıyorlar. Reyon müdürü tıknaz, dar omuzlu ve gri bıyıklı küçük bir şeytandı. Belli ki kasadaki açık yüzünden ona saldırmıştı ve üstüne gitmeye devam ediyordu.
“Ne, olamaz! Çünkü sayamadın! Sayamadın mı? Çok sıkıntı olacak bu. Olamaz!”
Gayriihtiyari kızla göz göze geldim. Azar işittiği bir esnada şişman, orta yaşlı, kırmızı suratlı bir herifin ona bakması hoş değildi. Hemen başımı çevirdim ve diğer reyonda perde düğmesi gibi bir şeylerle ilgileniyormuşum gibi yaptım. Adam tekrar gürledi kıza. Helikopter böceği gibi arkasını dönüp giderken aniden vazgeçip, geri dönüp tekrar bağırıyordu.
“Sayamazdın çünkü değil mi? İki kuruş açığımızın olması SENİN umurunda mı? Hiç değil! İki kuruş senin için ne ki? Gidip kasada doğru düzgün sayamaz mıydın? Hayır! Senin rahatından başka hiçbir şey önemli değil. Başkalarını hiç düşünmezsin sen değil mi?”
Bu beş dakika boyunca böyle sürdü ve mağazanın diğer köşesinden bile duyuluyordu. Sürekli gidecekmiş gibi yapıp aniden geri gelip, bir tur daha kızı paylıyordu. Biraz daha uzaklaşınca bir göz attım ikisine. Kız on sekiz yaşlarında, hafif kilolu ve aylak yüzlüydü; zaten para üstünü tam tutturamayacak bir tipi vardı. Soluk pembeye dönmüştü ve kıvranıyordu, gerçekten acıyla kıvranıyordu. Sanki onu kırbaçlıyorlardı. Diğer reyonlardaki kızlar duymuyormuş gibi yapıyorlardı. O çirkin, sert yapılı küçük bir şeytandı; göğsünü dışarı çıkaran ve ellerini smokin kuyruğunun altına koyan horoz gibi bir adam, boyu biraz daha uzun olsa başçavuş olabilecek tiplerden. Bu zorbalık işleri için hep kısa boylu erkekleri seçtiklerini fark ettiniz mi? Daha iyi bağırmak için yüzünü, bıyıklarını falan neredeyse onunkine yapıştırıyordu. Ve kız kıpkırmızı, kıvranıyordu.
Sonunda yeterince konuştuğuna karar verdi ve çeyrek güvertedeki bir amiral gibi bir çalımla gitti, bense tıraş bıçağını ödemek için tezgâha geldim. Adam söylediği her kelimeyi duyduğumu biliyordu, kız da öyle ve ikisi de benim bildiğimi biliyordu. Ama en kötüsü, benim hatırıma, hiçbir şey olmamış gibi davranması gerekiyordu. Öte yandan bir tezgâhtar kız, erkek müşterilere gereken soğukkanlı mesafeli tavrı her şeye rağmen korumalıydı. Bir hizmetçi gibi azarlandığı görüldükten yarım dakika sonra yetişkin genç bir hanımefendi gibi davranmak zorundaydı. Yüzü hâlâ kıpkırmızıydı ve elleri titriyordu. Para üstü isteyince kasadan bozuklukları karıştırmaya başladı. Sonra reyon müdürü küçük şeytan bize döndü, ikimiz de tekrar başlayacak sandık. Kız kırbacı gören bir köpek gibi titredi. Bir yandan göz ucuyla da bana bakıyordu. Azarlandığına şahit olduğum için o şeytan kadar benden de nefret ettiğini görebiliyordum. Tuhaf!
Tıraş bıçağımı aldım. “Neden katlanıyorlar?” diye düşündüm. Sırf korkudan tabii ki. Bir karşılık ver, hemen atılırsın. Her yerde durum aynıdır. Bazen uğradığımız zincir marketlerde bana hizmet eden delikanlıyı düşündüm. Gül gibi yanakları ama kocaman ön kolları ve yirmi kişilik bir yumrusu olan, aslında bir demirci dükkânında çalışması gereken yirmi yaşında bir genç. İşte orada, üstünde beyaz ceketi, kasanın önünde iki büklüm olmuş, ellerini ovuşturuyor; “Evet efendim! Çok doğru efendim! Havalar çok iyi gidiyor efendim! Bugün size nasıl hizmet edebilirim efendim?” Resmen kıçına tekme atmanı istiyor. Müşteri her zaman haklıdır. Yüzünde gördüğünüz şey, onu küstahlıkla suçlayıp işten atılmasına neden olabileceğinize dair ölümcül bir korku. Ayrıca şirketin teftiş için gönderdiği birisi olmadığınızı nereden bilsin? Korku! İçinde yüzüyoruz. Bizim bir parçamız. İşini kaybetmekten korkmayan herkes savaştan, faşizmden, komünizmden veya başka bir şeyden korkuyor. Yahudiler, Hitler’i düşününce terliyor. O dikenli bıyıklı küçük piçin, muhtemelen işi için kızdan daha korkmuş olduğu aklıma geldi. Kesin bir aile desteği var. Ve belki de evinde, arka bahçesinde salatalık yetiştiren, karısının üstüne oturmasına, çocuklarının bıyıklarını yolmasına izin veren bir kılıbığın teki. Aynı şekilde, bir İspanyol Engizisyoncusu veya Rus Ogpusu’ndaki bu üst düzey kişiler hakkında, özel hayatta çok iyi bir adam, kocaların ve babaların en iyisi, uysal kanaryasına adanmış olduklarını illaki okursunuz.
Sabun reyonundaki kız, ben oradan ayrılırken arkamdan bakıyordu. Elinden gelse beni öldürürdü. Gördüklerim yüzünden benden nasıl da nefret ediyordu! Reyon müdüründen nefret ettiğinden çok, benden ediyordu.
3
Havada alçaktan uçan bir bombalama uçağı vardı. Bir iki dakikalığına trene ayak uyduruyor gibiydi. Eskimiş paltolu iki kaba herif, belli ki en düşük türün tüccarlarından, muhtemelen gazete propagandacıları, karşımda oturuyordu. Biri Mail, diğeri de Express okuyordu. Tavırlarından kendilerinden biri olduğumu fark ettiklerini görebiliyordum. Vagonun diğer ucunda iki avukat kâtibi, bir sürü yasal saçmalıktan bahsedip bizlere aslında sürüden ayrı olduklarını kanıtlamaya çalışıyordu.
Geçip giden evlerin ardından bakıyordum. Batı Bletchley’den gelen hat, yol boyu gecekondu mahallelerinden geçiyor; huzur verici, küçük arka bahçelerde kutulara sıkışmış çiçek parçaları, kadınların çamaşırları ve duvara asılı kuş kafeslerinin olduğu düz çatılar. Büyük siyah bombardıman uçağı, havada biraz sallandı ve göremeyeceğim kadar ileriye gitti. Sırtım motora dönük oturuyordum. Pazarlamacı adamlardan biri bir anlığına gözünü o yöne çevirdi. Ne düşündüğünü biliyordum. Bu konuda herkesin düşündüğü şey aynıydı. Bugünlerde böyle düşünmek için usta olmanıza gerek yok. Bir yıl içinde, iki yıl içinde, o şeylerden birini gördüğümüzde ne yapıyor oluruz acaba? Mahzene mi dalarız, çantalarımızı korkudan ıslatır mıyız?
Pazarlamacı herif Mail’i indirdi.
“Templegate’in -yarış atı- galibi öne geçti.” dedi.
Avukat kâtipleri, parasızlık ve karabiber hakkında bazı klişeler zırvalıyordu. Diğer reklamcı, yeleğinin cebinde hissettiği bükülmüş bir sigara çıkardı. Diğer cebini de yokladı ve bana doğru eğildi.
“Ateşin var mı şişko?”
Ceplerimi yokladım çakmak var mı diye. Dikkat ettiyseniz “şişko”, çok ilginç gerçekten. Birkaç dakikalığına bombaları bırakıp bu sabah banyoda incelediğim vücudumu düşünmeye başladım.
Tombul olduğum oldukça doğru hatta üst gövdem tam bir fıçı şeklinde. Ama ilginç olan, bence, sırf biraz tombulsun diye, neredeyse herkes, hiç tanımadığın biri bile dış görüntünle ilgili oldukça aşağılayıcı bir yorum içeren bir takma adla sana seslenmenin normal olabileceğini düşünüyor. Bir adamın kambur olduğunu veya şaşı ya da tavşan dudağı olduğunu varsayalım; ona bunları hatırlatacak bir takma adla seslenir misiniz? Ama şişman bir adam doğal olarak etiketlenir. İnsanların otomatik olarak sırtına tokat attığı ve kaburgalarını yumrukladığı bir tipim ve neredeyse hepsi bunlardan hoşlandığımı sanıyor. Pudley’deki Crown’un -iş için haftada bir kez oradan geçerim- barına, Seafoam Soap çalışanları için seyahat eden ancak Crown’un salon barında aşağı yukarı kalıcı olan, o salak Waters beni kaburgalarımdan dürtüp bu bardaki lanet aptalların asla bıkmadığı şakayı “Burada saf bir Hulk yatıyor, zavallı Tom Bowling!” yapmadan geçmez. Waters’ın eli çok ağır üstelik. Hepsi şişman bir adamın duyguları olmadığını düşünür.
Pazarlamacı herif, dişlerini kurcalamak için kibritimden bir tane daha aldı ve kutuyu bana fırlattı. Tren bir demir köprüden geçti. Aşağıda bir fırıncı minibüsü ve bir dizi çimento yüklü kamyon çarptı gözüme. Düşünüyordum da tuhaf olan, bir bakıma şişman erkekler konusunda haklı olmalarıydı. Şişman bir adamın, özellikle de doğuştan şişman olan bir adamın, yani çocukluktan itibaren, diğer erkekler gibi olmadığı bir gerçek. Hayatını farklı bir düzlemde geçirir bir tür komedi uçağı, yine de fuarlardaki yan gösterilerdeki herifler söz konusu olduğunda kaba güldürü kadar hafif bir komedi değil. Hayatımda hem şişman hem de zayıf biri oldum ve şişmanlığın bakış açınıza neler yaptığını bilirim. Olayları çok fazla ciddiye almanızı engeller. Acaba hayatı boyunca şişman olmuş, yürümeye başladığı andan itibaren Tombik diye çağrılmış biri derin duyguların varlığından haberdar mıdır? Bu tür konularda deneyimi yoktur. Trajik bir sahnede yer alamaz çünkü tombul bir adamın olduğu sahne trajik olamaz, olsa olsa komik olur. Örneğin tombul bir Hamlet düşünsenize! Ya da Romeo rolünü Oliver Hardy’nin oynadığını… Tuhaf bir şekilde, sadece birkaç gün önce Bot’tan çıkardığım bir romanı okurken bunu düşünüyordum. Kitabın ismi Harcanmış Tutku’ydu. Hikâyedeki herif, kız arkadaşının başka bir herifle kaçtığını öğreniyor. Şu romanlarda okuduğunuz türden heriflerden, soluk hassas suratları, koyu saçları ve gizemli gelirleri olur. Hikâye aşağı yukarı şöyleydi: