Джейн Остин – Akıl ve Tutku (страница 3)
Bayan Dashwood eşinden, onun kendileri için oğlundan aldığı ve bu dünyadaki son kaygılarını gideren sözü öğrenmişti. Ne var ki Bayan Dashwood verilen sözün samimiyetinden oğlanın kendisinin duyduğundan daha fazla kuşku duymamış ve bu güvenceyi kızları adına memnuniyetle karşılamıştı; yedi bin pound’dan daha azıyla bile bolluk içinde geçinebileceklerine inanıyordu. Ağabeyleri olması hasebiyle de delikanlının kendi adına da memnuniyet duydu; iyi yürekli olduğuna dair daha önce hakkını teslim etmediği, cömertliğinden şüphe ettiği için pişman oldu. Kendisine ve kızlarına karşı gösterdiği özeni görünce, John Dashwood’un cömertliğindeki samimiyete güvendi; kendilerinin mutluluğunu önemsediğine uzun bir süre yürekten inandı.
Tanışmalarının en başından beri gelinine karşı hissettiği soğukluk, kendi ailesiyle birlikte geçirdiği altı ay boyunca onun kişiliği hakkında daha çok fikir edinince daha da arttı; Bayan Dashwood nazik olmaya çalışmasına ve ona anne şefkatiyle yaklaşmasına rağmen, iki kadın bu kadar uzun süre beraber yaşayabileceklerini düşünemezlerdi ama öyle bir şey oldu ki Bayan Dashwood kızının bir özel durum yüzünden Norland’da bulunması gerektiğine kanaat getirdi.
En büyük kızı ve gelininin kardeşi arasında gittikçe kuvvetlenen bağdı o özel durum; tam bir beyefendi gibi davranan, hoş bir genç adamdı delikanlı; ablası Norland’a yerleştikten kısa zaman sonra tanışmışlardı, bundan sonra da genç adam, zamanının büyük kısmını burada geçirir olmuştu.
İlgi tomurcuklarını fark eden bazı anneler menfaatleri için bu münasebeti teşvik edebilirlerdi, sonuçta Edward Ferrars, genç yaşta oldukça zenginken ölen bir babanın en büyük oğluydu. Bazıları ise cüzi bir miktar haricinde tüm servetinin kontrolü annesinde olduğundan, ihtiyatlı davranıp bu yakınlaşmayı engellemeye çalışabilirlerdi. Bayan Dashwood her iki düşünceden de etkilenmemiş gibiydi. Delikanlının cana yakınlığı, kızını sevmesi ve kızının da aynı duygular içinde olması onun için yeterliydi. Yine de bu durum Bayan Dashwood’un ilkelerine ters düşüyordu. Ona göre maddi konularda bu denli farklı sınıflarda olan bir çift, salt mizaçlarının benzerliği nedeniyle yakınlaşsa da beraber olmamalıydı; ayrıca Elinor’la tanışan biri elbette onun erdemlerini fark edecekti, diğer türlüsü imkânsız gibi geliyordu ona.
Edward Ferrars onların takdirlerini, şahsiyetindeki veya konuşmalarındaki ona ayrıcalık katan incelikle kazanmadı. Yakışıklı değildi; tavırlarının da tatlı olması için samimi olması gerekiyordu. Kendi hakkını teslim etmek konusunda çekingendi; ama olağan mahcubiyetini üzerinden attığında ne kadar açık yürekli olduğunu ve sevecen bir kalp taşıdığını gösterebiliyordu. Anlayışlıydı ve aldığı eğitimle de bu anlayışını oldukça geliştirmişti. Fakat ne kabiliyet ne de mizaç itibarıyla, onu -bunun ne demek olduğunu tam olarak bilmeseler de- sivrilmiş görmek isteyen annesinin ve ablasının isteklerine cevap verecek durumdaydı. Öyle veya böyle bu dünyada kendini göstersin istiyorlardı. Annesi onun politikayla ilgilenmesini, parlamentoya girmesini veya büyük adamlarla münasebet kurmasını istiyordu. Kız kardeşi de aynı şeyleri düşünüyordu; ne var ki bu arada bu yüksek makamlardan birine ulaşana kadar kardeşinin dört atlı arabalara bindiğini görmek de şimdilik hırslarını tatmin ederdi. Fakat Edward ne büyük adamlarla ne de dört atlı arabalarla ilgileniyordu. Sadece mutlu bir aile yaşantısı ve sakin bir özel hayat arzuluyordu. Neyse ki ondan daha çok umut vadeden bir erkek kardeşi vardı.
Edward Bayan Dashwood’un dikkatini çektiği sıralarda birkaç haftadır evde kalıyordu; o sıralar Bayan Dashwood, etrafında olup bitenleri fark edemeyecek kadar ızdırap içindeydi. Sadece Edward’ın sakin ve kendi hâlinde olduğunu fark etti ve bu hoşuna gitmişti. Lüzumsuz yere muhabbet etmeye kalkışmamış, Bayan Dashwood’un perişanlığına ilişmemişti. Onu daha iyi gözlemlemesi ve takdir etmesi, Elinor’un bir gün onunla ablası arasındaki farkı vurgulamasıyla oldu. Bu farkla Elinor, annesinin onu oldukça ciddiye almasına yol açtı.
“Bu kadarı yeterli.” dedi. “Fanny’ye benzemediğini söylemen yeterli. Bu bütün iyi özelliklerinin sebebini açıklıyor. Şimdiden sevdim onu.”
“Tanıdıkça daha çok hoşlanacaksın.” dedi Elinor.
“Hoşlanmak mı?” diyerek gülümsedi annesi. “Sevgiden daha aşağı hiçbir iyi his benim için söz konusu değildir.”
“Onu beğenebilirsin.”
“Beğenmek ile sevmek arasındaki farkı hiç anlamıyorum.”
Bayan Dashwood, bunun üzerine Edward’ı tanımak için epey çaba sarf etti. Sıcak davrandı, çok geçmeden delikanlının çekincelerini yok etti. Onun bütün meziyetlerini çabucak kavradı; Elinor’a olan ilgisini görmek belki nüfuz etme becerisini arttırmıştı ama onun değerinden gerçekten emindi; her ne kadar genç bir adamın hareketlerinin öyle olmaması gerektiğine inansa da onun sessiz tavırlarını bile sıcak kalpli ve iyi huylu olduğunu anladığında garipsemedi.
Edward’ın tavırlarında Elinor’a karşı beslediği sevgiyi fark eder etmez, Bayan Dashwood bu çiftin birlikteliğine kesin gözüyle bakmaya ve yakında gerçekleşecek evliliği beklemeye başladı.
“Birkaç ay içinde sevgili Marianne, Elinor muhtemelen düzenini kurmuş olacak. Onu özleyeceğiz ama mutlu olacaktır.”
“Ah anne! Biz onsuz ne yaparız?”
“Canım, bu bir ayrılık sayılmaz. Birbirimizden birkaç kilometre ötede yaşayacağız, her gün görüşebiliriz. Bir ağabeyin olacak. Hem de gerçek ve şefkatli bir ağabey. Edward’a sonuna kadar güveniyorum. Fakat sen kederli gibisin; kardeşinin seçiminden memnun değil misin?”
“Belki de.” diye cevapladı Marianne. “Beklenmedik oldu benim için. Edward çok sıcakkanlı, onu sevdim. Yine de -nasıl söylesem- o tür bir adam değil, eksik bir şeyler var gibi, çarpıcı bir duruşu yok, ablamın kendisine âşık olacağı bir adamda olmasını umduğum inceliğe sahip değil. Gözlerinde o erdemi ve dehayı ifade eden ışık yok. Hepsinin yanında anneciğim, korkarım ki zevksiz. Müzikle neredeyse hiç ilgilenmiyor. Elinor’un çizdiklerini çok beğeniyor ama onlardan anlayan birinin beğenmesi gibi değil. Elinor çizim yaparken onunla çok ilgilense de bu hususta hiçbir fikrinin olmadığı aşikâr. Elinor’u sevdiği için beğeniyor onları, anladığı için değil. Benim tatmin olmam için bu özelliklerin hepsi olmalı. Zevkleri benimkiyle uyuşmayan biriyle mutlu olamam. Hislerime dokunmalı; aynı kitaplar, aynı müzikten zevk almalıyız. Edward geçen akşam bize kitap okurken ne kadar da ruhsuz ve yavandı. Elinor için çok üzüldüm. Ama öylesine bir huzurla dinliyordu ki bence fark etmedi. Yerimde zor oturdum. Beni çoğunlukla derinden etkileyen o güzel satırların öyle duygusuz bir sükûnetle, korkunç bir kayıtsızlıkla okunması yok mu!”
“Eminim basit ve sade bir nesir olsaydı altından daha iyi kalkabilirdi. O sırada ben de öyle düşündüm ama ona Cowper veren sendin.”
“Ah anneciğim! Belki Cowper ile canlanır diye düşünmüştüm. Neyse, zevklerin farklı olması kabul edilebilir. Elinor benim gibi değil, o yüzden katlanabilir ve onunla mutluluğu yakalayabilir. Ama ben onu sevseydim, o kadar hissiz okuması beni yaralardı. Anneciğim, dünyayı tanıdıkça günden güne sevebileceğim bir adam bulamayacağıma daha çok inanıyorum. Ne kadar da çok şey istiyorum. Benim seveceğim adam hem Edward’ın tüm meziyetlerine sahip olmalı hem de kişiliği ve edebi, iyi kalpliliğini mümkün olan her türlü efsunla süslemiş olmalı.”
“Unutma canım, daha on yedi yaşında bile değilsin. Böyle bir mutluluktan ümidini kesmek için henüz çok erken. Neden annenden talihsiz olasın? Marianne’ciğim, umarım sadece bu hususta kaderin benimkine benzemez.”
4
“Edward resim konusunda hiç zevkli değil.” dedi Marianne, “Pek yazık.”
“Resim konusunda zevksiz mi?” diye karşılık verdi Elinor, “Neden öyle düşünüyorsun? Kendisi resim yapamıyor olabilir ancak başkalarının eserlerinden büyük zevk alıyor, ayrıca hiçbir konuda kesinlikle zevksiz değil; sadece zevkini geliştirme fırsatı olmamış. Eğer şansı olsaydı, eminim ki gayet de güzel resimler yapardı. Kendi değerlendirmesine hiç güvenmediği için fikrini belirtmekten kaçınıyor fakat onu mükemmel bir biçimde yönlendiren, doğuştan gelen, yerinde ve sade bir zevki var.”
Marianne, onu gücendirmemek için daha fazla yorum yapmadı ama Elinor’un söylediği ve başkalarının eserlerinden aldığı o zevk, mest olmanın yakınından bile geçmiyordu ve Marianne’e göre ancak o duyguya zevk denilebilirdi. Ancak yine de bu yanlışa içten içe gülerek ablasının Edward’a körü körüne bağlılığını takdir etti; yanlışa bu eğilimi yol açmıştı.
“Umarım onun genel olarak zevksiz olduğu kanaatinde değilsindir.” diyerek devam etti, “Aslında bu kanaatte olmadığını söyleyebilirim çünkü ona çok içten davranıyorsun, eğer düşüncelerin o yönde olsaydı, ona asla bu kadar nazik davranmazdın.”
Marianne ne diyeceğini bilemedi. Kardeşinin kalbini kırmak istemiyordu ancak inanmadığı bir şeyi asla söyleyemezdi. Sonunda dayanamayıp “Eğer onun meziyetlerini senin kadar yüceltmiyorsam alınma Elinor. Zihninden geçenleri, beğenilerini ve zevklerini senin kadar tanıma fırsatım olmadı ama onun iyi yürekliliğinden ve sağduyusundan adım gibi eminim. Çok sıcakkanlı ve saygın biri.” dedi.
“Eminim ki en yakınları bu övgülere katılacaklardır. Kendini daha samimi nasıl ifade edebilirdin bilemiyorum.” dedi Elinor gülümseyerek.