Джеймс Мэтью Барри – Küçük Beyaz Kuş (страница 7)
Ah, güzel pasaj! West End’deki eşinden çok daha güzelsin. Senin lanetli olduğunu ve kısa süre içerisinde bir aşevine ya da tefeci merkezine dönüştürüleceğini söylüyorlar. Salaş ama yararlı; tüm güzellikleri terk edilmek üzere… Nuh’un gemileri arka arkaya paketleniyor ve kurmalı atlar da âdeta onların peşinden koşuyor. Sırt çantalı askerler aptal kız çocuklarının ellerinde dolaşıyor ama yine de gemilere ve atlara yetişecekler. Tüm dört ayaklılar misafir odası eşyalarıyla ağzına kadar dolu olan filin etrafında toplanmış. Kuşlar kanatlarını çırpıyor. Tırpanlı adam kalabalığı biçerek ilerliyor. Balonlar iplerini çekiştiriyor. Gemiler akıntıların üzerinde sallanıyor. Hepsi kutsal göç için hazırlanıyor. Çok gözyaşı dökülecek.
Böylece Lowther Pasajı’ndan sallanan atı aldık. Oyuncağın kendisine alındığını düşünen Porthos mağrur ama huzursuzdu.
Bir hafta kadar sonra makûs talihimin sayesinde Kensington’da Mary’nin kocasına rastladım ve küçük kızının adını ne koyduğunu sordum.
“Bebek erkek.” dedi tahammül edilmez bir güler yüzle. “Adını David koyduk.”
Sonra ise keyfimi kaçıracak bir şekilde benim oğlumun adını sordu.
Avucumda tuttuğum eldiveni şaklatarak “Timothy.” dedim.
Yüzünde bastırılmış bir gülümseme sezdim ve peşinden Timothy’nin de David kadar iyi bir isim olduğunu söyledi. “Gerçekten, güzel bir isim.” dedi ve bir gün arkadaş olmaları yönündeki ümidini dile getirdi. Timothy’nin David’in sınıfındaki çocuklarla kaynaşmasına gerçekten izin veremeyeceğimi söylememek için kendimi zor tuttum. Bana David’in “uyusun da büyüsün tıpış tıpış yürüsün” dediklerinde neler yaptığını anlatırken onu sakin ve mesafeli bir şekilde dinledim. Sanki çocuklar üzerine bahis oynanacak şeylermiş gibi övünerek David’in kilosundan bahsetti ki bu kulüpte çok hassas olduğumuz bir konudur.
Ama bir daha Timothy’den bahseden olmadı. Bu çok zoruma gitti.
Bana meçhul arkadaşlarıyla ilgili anlattığı hikâyeyi hatırlıyor olmalısınız. “En son yaptığı şey ne biliyor musunuz?” dedi. “David’e bir tane sallanan at gönderdi!”
Bunu niye bu kadar gülerek söylediğini anlayamadığımı itiraf etmeliyim.
“Düşünsene, üç aylık bile olmayan bir bebeğe sallanan at göndermiş.” diyerek devam etti.
Sert bir şekilde
“Yalnız kadınlar bir garip.” dedi aniden. Söylediğine göre bu cümbüşün ortasında Mary birden bire ciddileşip kocasına kibirli bir şekilde, “Bunda gülünecek hiçbir şey göremiyorum.” demiş. Sonra da kutsal bir tavırla atı burnundan öpüp “Keşke şimdi burada olup bunu yaptığımı görseydi.” demiş. İnsanın bazen Mary’yi elinde olmadan gözünün önünde canlandırdığı anlar oluyor.
Fakat sadece bir an. Zira bir sonraki söylediği şey ondan yine tiksinmeme sebep oldu. Hanımefendi “Bay Hiç Kimse”yi bulana kadar peşini bırakmayacağına ant içmiş.
“Bulamayacak.” dedim gergin ama küçümseyen bir tavırla.
“O zaman bu onun ilk başarısızlığı olacak.” diye cevap verdi kocası.
“Ama adam hakkında hiçbir şey bilmiyor ki.”
“Adamdan bahsederkenki hâlini görsen böyle demezdin. Kibar, tuhaf, yalnız ve yaşlı, tahsilli bir adam olduğunu söylüyor.”
“Yaşlı mı?”
“Yani, işte demek istediği eninde sonunda yaşlanacakmış, kendisine dikkat etmezse. Her hâlükârda tahsilliymiş işte. Çocukları çok seviyormuş ama hiç sevip okşayacağı bir çocuğu olmamış filan.”
“Belki vardır ama sevip okşayamıyordur.” dedim kaba bir şekilde. “Nasıl sevmesi gerektiğini unutmuştur, sadece durup uzaktan bakıyordur, mesela.”
“Anne de baba da varsa tabii. Mary’ye göre eğer çocuğu olan yalnız bir adam olsaymış büyük ihtimalle ortaya çıkarmış.”
“Nasıl yani?” dedim şaşkınlıkla.
“Mary öyle diyor, işte.” dedi özür diler gibi. “Bence adamdan daha zeki olduğunu kanıtlayacak yakında Mary.”
“Peh!” dedim ama şüphesiz biraz sersemlemiştim. Onu tekrar gördüğümde, “Buralarda St. Bernard köpeği olan birine rastladın mı hiç?” diye sormesı beni epey korkuttu.
“Hayır.” diye cevap verdim bastonumu sıkıca kavrayarak.
“Adamın St. Bernard cinsi bir köpeği varmış.” dedi.
“Nereden öğrendiniz?”
“Mary öğrendi.”
“Ama nasıl?”
“Bilmem.”
Hemen yanından ayrıldım çünkü Porthos arkamdaydı. Bu gizem beni biraz korkutmuşu ama derhâl savaş zırhımı kuşandım. Porthos’u Kensington Bahçeleri’nde gezdirmesi için bir çocuk buldum ve ona şayet ikinci el bir çocuk arabası süren genç bir kadın tarafından izlendiğini görürse kadının köpeği çalmaya çalıştığını söyleyerek polis çağırmasını tembihledim.
Hadi bakalım, Mary…
“Bu arada…” dedi kocası bir sonraki karşılaşmamızda. “Sana bahsettiğim sallanan at, altmış üç şilinmiş.”
“Karın oyuncakçıya sormaya mı gitmiş?”
“Yok, onu sormaya gitmemişti aslında. Sallanan atı alan adamı tarif ettirmek için gitmişti.”
Ah Mary, Mary!
Pasajdakilerin tarif ettikleri adam şöyleymiş: Askeriyeden birine benziyormuş; uzun, esmer, oldukça şık giyimli; düzgün kemerli bir burun; -aynen öyle- düzgünce kesilmiş ve hafif kırlaşmış bir sakal; başının üzerinde sanki geri kalan kısımları da kapatmaya çalışan üç beş tel saçı varmış; -peh!– oturmadan önce sandalyeyi mendiliyle silmiş; titiz ev hanımları gibi buna benzer başka tavırları da olmuş, -keşke onların ne olduğunu bilebilseydim- sıkıcı derecede kibarmış ama pek konuşkan değilmiş; yanında kederli bakışlarıyla bezgin suratlı sarı bir köpeği varmış -hep köpeklerin kederli bakışlara sahip olduğunu düşünürler-.
“Bu tarife uyan birini tanıyor musun?” diye sordu Mary’nin kocası bana saf bir şekilde.
“Sevgili dostum, neredeyse tanıdığım herkes az çok böyle.” dedim. Gerçekten de kulüpte zamanla herkes birbirine benzer. Genel anlamda bu konuşma beni mutlu etmişti, çünkü Mary’nin St. Bernard köpeğini nasıl öğrendiğini anlamış oldum. Ne var ki bir gün pencereden bakınca sokakta durmuş soran gözlerle pencereleri izler bir hâlde Mary’yi görünce yine kaygılanmaya başladım. Oradan geçen bebekli bir dadıyı durdurup sahte bir coşkuyla bebeği sever gibi yaptı. Eminim bebeğin adının Timothy olup olmadığını sormuştur. Değilse de adı Timothy olan bir bebeğe bakan bir dadı tanıyıp tanımadığını sormuştur.
Belli ki Mary benden şüpheleniyordu ama ben Timothy’ye dört elle sarılmıştım, her ne kadar hakkımda başka bir şey bilmek istemesem de. Zira diğer babayla hâlâ arada bir karşılaşıyorduk ve her seferinde bana Timothy ile ilgili sorular sorup bebekleri kıyaslıyordu. Sorduğu sorular da çok detaylıydı. Nasıl uyuyormuş? Nasıl uyanıyormuş? Yeniden nasıl uykuya dalıyormuş? Banyosunu nasıl yaptırıyormuşuz? İyi ki köpeklerle küçük çocuklar arasında epey bir ortak nokta var, çünkü o her sorduğunda ben aslında Porthos’u anlatıyordum. Nasıl huzurla uyuduğunu, muhtemelen rüya görüp nasıl uyandığını, küçücük elini burnuna koyup nasıl geri uyuduğunu anlatıp banyo sorusunu sessizce es geçiyordum. Çünkü dezenfektan sabun ve paspasla banyo yaptırıyorum.
Adam benden zerre kadar şüphelenmiyordu. Mary’nin bulamayacağını düşünmek makul geliyordu. Yine ruhumun derinliklerinde bir gerginlik hissediyordum. Pat diye ortaya çıkıvermek için Mary uygun zamanı bekliyor da olabilirdi ve bu düşünce, benim Timothy’ye daha çok bağlanmama sebep oluyordu. Sanki onu benden koparıp alacak diye korkuyordum. Sonunda da böyle oldu zaten.
VI
Darbe
Bir mayıs günü, sokağın ilk kesiştiği yerde Mary’yi kocasıyla yürürken gördüm. Bir süre sonra kocasından ayrıldı ve sanki kocası bir Atlantis yolcu gemisine binmiş gidiyormuş gibi gözden kaybolana kadar el salladı. Tüm bu zaman boyunca mutlu bir evliliğe sahip bir kadın olarak kocasından ayrıldıktan hemen sonra evinin yolunu tutacak, beyinin şanlı dönüşünü beklerken asker kılıklı bu adamı izlemek için mutlu aile tablosundaki bir kesitten öte bir şey sunmayacak gibi bir hâli vardı. Of Mary, lütfen, o küçük bayağı entrikalardan birini görmek istemiyorum!
Of of!
Kocasından saklanmayı becerdiği andan itibaren bambaşka bir kadına dönüştü. Şimdi o gizli gizli etrafını kollayan, göze çarpmamak için küçüldükçe küçülen, işini bilen ve bir amacı olan bir kadındı ve gergin bir şekilde gizemli bir maceraya atılıyordu.
“Neler oluyor?” diye düşünerek peşine düştüm.
Sanki bir randevuya yetişecekmiş gibi sık sık saatine bakıyordu ve hatta uzun uzun bakıyordu. Sanki saati uzun zihinsel hesaplama yapmadan anlaşılamayacak bir saatti. Sonra saatini öptü. Büyük ihtimalle benim mektubu düşürdüğüm gün kocasının ona verdiği saat olduğundan bu ucuz küçük saate düşkünlüğünü biliyordum ama şimdi sokak ortasında niye öpüyordu ki? Sonra sanki kocanın sana aldığı saati öpmek günahmış gibi neden aceleyle onu yeniden kemerinin arasına soktun?