18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Джеймс Мэтью Барри – Küçük Beyaz Kuş (страница 6)

18

Ona dünyevi tutkudan bahsettim. “Yüce Tanrı’m!” dedi, ürpererek.

Böylece saatler birbirini kovaladı. Şimdi saat kaç? İkiyi yirmi geçiyor. Peki şimdi? Hâlâ ikiyi yirmi geçiyor.

Akrabaları olup olmadığını sordum ve ikisinin de hiç akrabası olmadığını söyledi. “Bir arkadaşımız var.” diye söze başladı ve duraksadı. Daha sonra garip ve gizemli bir şekilde, mektup ve bebek evinden bahsetmeye koyuldu. Resimlerinden birini satın alan ya da aldığını düşündükleri meçhul bir adamı anlattı. Hikâyenin gerisini tam takip edemedim.

“Tüm bunları yapanın hep aynı kişi olduğu konusunda ısrar eden o aslında.” dedi. “Kendisine bir şey olursa bu meçhul kişinin bana kendisini göstereceğini düşünüyor.” Sonra birden sesi boğuklaştı. “Bana dedi ki eğer bir gün o ölürse ve ben meçhul kişinin kim olduğunu öğrenirsem ona Mary’nin sevgilerini iletecekmişim.”

Bunun üzerine gece boyunca daha sonra tekrar bir araya gelmek üzere ara ara yaptığımız gibi birbirimizden ayrıldık. Mary’nin eğer bu işin üstesinden gelemezse ondan yapmasını istediği şeyleri sıraladı bana ama neydi onlar hatırlamıyorum; çünkü anlatmaya başladığı ilk anda onu içine çektiler sanki. Önce uğursuz şeylermiş gibi bunlardan kaçmaya çalışıyor hemen sonra ise ders dinleyen bir çocuk edasıyla tekrar tekrar gözden geçiriyordu bunları. Bir çocuk! Evet, yılın şu kısacık zamanında onu tamamen kendisine bağımlı bir çocuğa dönüştürmüştü. Kadınlar hep böyledir. Yaptıkları ilk kasıtlı eylem kocalarını aciz birine dönüştürmektir. Çivi çakma becerisini yitirmeden mutlu bir evlilik sürdürmeyi başaran pek az erkek vardır.

Fakat asıl düşündüğüm şey bu değildi. Keşke bu kadar yozlaşmamış olsaydım diye hayıflanıyordum. Saat dörde on sekiz dakika varken David’in kanat hışırtılarını duyduk. Sanki doğduğunda ilk yaptığı şey saate bakmakmış gibi hâla bununla övünür.

Yaşlıca bir centilmen kapıyı açtı ve yanımdaki adama tebriklerini iletti. O an beni duvara itti ve sanki bir an beni tutup fırlatacakmış gibi tereddüt etti sonra da eve koştu. Ben de yavaşça takip ettim. Elini sıkarak tebrik ettim ama o sırada öylesine iğrenç bir şekilde kahkaha atmaya başlamıştı ki yine içimde ona karşı bir tiksinme duygusu yükseldi ve aynı zamanda bir kez daha Mary A. ile alay etme yönünde güçlü bir arzu…

“Artık seninle pek ilgilenemeyecek.” dedim genç adama. “Bu tarz kadınları bilirim: entelektüelliği -ki kendisini kaba saba insanlardan ayırabileceği yegâne özelliği- öylesine kusurlu gelişmiş ki önümüzdeki üç yıl boyunca bu oğlan çocuğu için deli olacak. Artık sizin için pek vakti olmayacak, saygıdeğer bayım. Artık boyası tamamlanmış bir tablodan farksızsınız onun için.”

Ne var ki beni duyup duymadığından emin değilim. Yuvama döndüm. Yuvam! Sanki bir başına yuva kurulabiliyor da! Yalnızlığımın şatafatlı odalarına uzanan merdivenlerden çıkarken sık sık durup alt kattaki hizmetçilerin kahkahalarını dinlerim.

O sabah hiç yerimde duramadım. Odadan odaya gezdim. Koca köpeğimin peşinden gittim. Sanki her yer bomboş ve ıssızdı. Sigaramı bitirmek üzereydim ki pencereme vuran bir çakıl taşının sesini duydum. Dışarıya baktığımda arkada duran David’in babasını gördüm. Bu sokakta oturduğumu söylemiştim. Sanırım sönmeyen ışıklarım onu doğru pencereye götürdü.

“Uyuyamadım.” dedi kısık bir sesle. “Senden haber alamayınca merak ettim. Her şey yolunda mı?”

Bir an ne demek istediğini anlayamadım. Sonra bozulmuş bir şekilde cevap verdim: “Evet, her şey yolunda.”

“İkisi de iyi mi?” diye sordu.

“Evet.” dedim ve tüm bu süre içerisinde pencereyi bir an önce kapatma çabasındaydım. Şüphesiz buraya kadar gelmesi iyi niyetli bir hareketti fakat yine de varlığı bana ıztırap veriyordu.

“Kız mı, erkek mi?” diye sordu sersem şey, hiç de centilmence olmayan bir merakla.

“Oğlan.” dedim sinirli bir şekilde.

“Harika!” diye seslendi. Sanırım birkaç şey daha söylemişti ama o sırada pencereyi çarparak kapatmıştım.

V

Timothy İçin Mücadele

Mary’nin zavallı gösteriş budalası oğlu, mutluluk dolu bir hayata doğduğunu sanarak, durmadan sevinç naralarını andıran çığlıklar atıyordu. Genellikle sokağın öbür tarafından duyduğum en son ses muzaffer bir edayla atılan bebeğin “Ha ha!” sesi oluyordu; sanki yeni bir şeymiş gibi! Papağan gibi tekrarlayarak babasından öğrenmiş olmalı. Kadına hiç acımıyorum da zavallı baba! Oğlun her mutlu olduğunda aldatıldığını bilmek… Of! Ne kadar tiksindirici!

Sürekli suratını asan müthiş derecede güzel bir kız tanıyorum. Şecaatinin nerede yattığının farkında bile olmadan ondan mutlu olmasını beklerlerdi. Aslında dünyanın en mutlu kızı olarak doğmuştu. Fakat yüzünü iyi tanıyan bir kız olarak çok geçmeden somurtkanlığın yüzüne ne kadar yakıştığını fark etti. Hep bunun için uğraştı ve başardı da. Bir kadının tarihi… Cesaret timsali Margaret; gecenin karanlığı üzerine düştüğünde ve saçların omuzlarına döküldüğünde gerçek hâline dönüşecek misin, yoksa hoşgörünün gölgesinden korkup somurtarak mı uyuyacaksın?

Peki, bir oğlan çocuğu babası için bu kadarını yapacak mı? Bekleyip göreceğiz. Neyse, işte böyle birkaç ay geçtikten sonra David’e bir sallanan at almaya karar verdim. Oyuncak mağazaları onu fazlaca heyecanlandırdığı için genelde bu tip yerlere götürmeye pek çekindiğim St. Bernard köpeğim de bana eşlik etti. O zamana kadar yalnızca ona oyuncak almak için gelirdim buraya. Bunu cesur bir şekilde mağaza görevlisi olan kadına çaktırmasak da oyuncakçıya girdiğimizde ikimizde korkunç şekilde mahcuptuk. Birçok kez ona öfkeli bir şekilde “Keşke gelmeseydin.” dedim. Böyle zamanlarda, St. Bernard köpeklerinin yaptığı gibi bacaklarını salıp yere çöküveriyor; başını ön ayaklarının arasına koyup tortulaşmış kömür torbalarından çıkan sese benzeyen bir iş çıkarıyor ve mahzun bakışlarını bana dikiyor. Bunu gözünü bile kırpmadan tam bir saat sürdürebilir, çünkü bu manzaranın bir süre sonra beni yumuşatacağını biliyor. Köpeğim çok az şey bilir, fakat o bildiği çok az şeyi de çok iyi bilir. Dairemin arka tarafında bir çıkış var. Bazen yavaşça oradan süzülürüm ama yine de geriye bakmadan edemem ki ne zaman baksam üzgün bakışlarıyla “Bu sana yakışıyor mu?” der gibi homurtularını işitirim.

O zaman “Kahretsin!” derim. “Hadi toplan.” ya da buna benzer bir şey.

Bir keresinde kulübe bile geldi. Sanki çok saygın bir üyeymiş gibi merdivenlerden salına salına öyle bir inişi vardı ki herkesi ürküttü. Onu nasıl sahiplendiğimi hatırlamıyorum. Eski bir Punch sayısının ilanlarında görmüştüm sanırım. Taşrada sekiz odalı kulübe fiyatına mal olmuştu bana.

Aptallık edip onu ilk kez oyuncaklarla tanıştırdığımda tam anlamıyla yetişkin bir köpekti. Sırf eğlencesine sokaktan bir oyuncak satın almıştım. Genç bir annenin küçük bir oğlan çocuğunu bir eliyle başının üzerinden diğer tarafa fırlatıp, diğer eliyle yakalamaya çalıştığı sıcacık bir aile sahnesini tasvir eden bir oyuncaktı bu ve paspasın üzerine oturmuş kendimi oyalıyordum ki Porthos’tan olağan dışı bir ses duydum. Başımı kaldırdığımda ise geniş bir sırıtış ve o asil ve melankolik suratı gördüm. Aceleyle oyuncağımı arkama saklamaya çalıştıysam da ayağını sertçe kolumun üzerine bastırarak oynamaya devam etmemi istediğini göstermeye çalıştı. Zavallı kadın bebeğini her düşürdüğünde zayıf bir kıkırdama sesi geldiğini fark ettim ama oyuncak genel olarak onu büyülemişti. Suyundan kocaman yudumlar çekerek heyecanını bastırmaya çalışıyordu. Âdeta bütün hareket inceliklerini unutmuştu. Oyuncağı kutsal bir sevinç içerisinde patilerini arasına sıkıştırıp oturdu; yatağına götürdü ve gece onu yedi. Ertesi gün o kadar uzun süre onu aradı ki gidip ona başka bir oyuncak aldım. Bu kez tırpanlı bir adamdı oyuncak. Sonra buna benzer ne bulduysak aldık; boyacı çocuk, elinde şişe tutan ayyaş, bastırınca ciyaklayan pelüş bir tavşan… Sonra hepsi oyuncak anne gibi birer birer kayboldu ancak kendisi de aynı şüpheleri taşıdığından şüphelerimi dile getirmeye cesaret edemedim. Zira korkularını yüzüne vursaydım yufka yüreği yasa boğulurdu.

Porthos usulca yanımda beklerken, oyuncak yığınının ortasındaki kadın çoğunlukla bu oyuncakları küçük bir oğlan çocuğu için aldığımı düşünüyor ve bu çocuktan “tosuncuk” veya “kuzucuk” diye bahsediyor. Anaç bir kadın ama fazla konuşkan.

“Ee, kuzucuk bugün nasıllar?” diye başlıyor yüzü sevinçle ışıldayarak.

“İyi, hanımefendi, gayet iyi.” diye cevap veriyorum Porthos’un tasmasını sıkıca kavrayarak.

“İngiltere’nin havası yumurcağın iştahını etkilemiyor, inşallah?”

“Yok, hanımefendi, etkilemiyor.” Kadıncağız o yumurcağın akşam yemeğinde bir somun ekmek, üç adet lahana ve muhtemelen bir koyun budunu yediğini öğrenseydi ne kadar şaşırırdı kim bilir?

“Umarım oyuncaklarını seviyordur.”

“Her yere yanında götürüyor, hanımefendi. Siz şu an göremiyor olsanız da dün aldığımız oyuncak şu an onunla birlikte aslında.”

“Bu kez oyuncak tamir kutusuna ne dersiniz?”

“Sanırım, pek istediğim şey değil.”

“Yumurcak toprağı kazmayı sever mi?”

“Ah, çok sever.” Umarım koyun budunun kalan kemiğinin gömülü olduğu yeri bir gün buluruz.

“O zaman küçük bir kürek ve kovaya ne dersiniz?”

Bir seferinde almam için bana Canterbury Katedrali’nin maketini göstermişti. Öyle ısrarcıydı ki eve gelince Porthos bana verip veriştirmişti. Porthos kreş sisteminden nefret eder. Oyuncakçının sahibi öyle anlamsız bir şekilde bize iyilik yapmaya koşullanmıştı ki başka oyuncakçıları gezmek zorunda kaldık. Sallanan atı almak için Lowther Pasajı’na gittik. Ah, canım Lowther Pasajı! Az mı dolaştık sokaklarında; Porthos ve ben, David ve ben, Porthos, David ve ben. Bayağı olduğunu söyleyenler varmış, fakat nasıl öyle diyebiliyorlar anlayamıyorum. Bir tek eski püskü kıyafetleriyle kapı önlerinde dolanan çocuklar var işte. Berbat görünüşlerine rağmen neşeyle gülümseyen çocuklar… Pasajın iki tane girişi var; bir tanesi yoldan girilen kısmındaki kapı ama ben genel olarak diğerini tercih ederim, çünkü daha sahici bir düşselliğe sahip. Böyle olmasının sebebi de işte burada toplaşıp sihirli lambasıyla David’in gelmesini bekleyen üstü başı yırtık çocuklar. Her zaman onlar için bir peni ayırırız. Pasaja girmeden önceki en güzel şey de oyuncaklara yağdırılan övgülerdir.