Джеймс Мэтью Барри – Küçük Beyaz Kuş (страница 8)
Gördüğünüz üzere, güzel düşüncelerden bu huzursuzluğa hızlı bir geçiş yaptım. Süslü püslü dükkânlardan oluşan gitmek istediği sokağa ulaştığında gerçekten bir entrikayla karşılaşmak istemiyordum. Hiçbir dükkâna girmedi. Yavaş adımlarla, kara kara düşünmekten büzülerek bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Utanç içindeydi. Mary A.’nın yüzünde utanç göreceğim hiç aklıma gelmezdi. Karşısına dikilip adını söylesem eminim o utanç hemen düşer ve Mary yine karşımda öylece dururdu. Ben de onunla birlikte durup bekledim; acaba bu adam mı, yoksa bu mu, bu mu derken bastonuma sımsıkı yapışmıştım.
“Mary’den şüphe eder miydim? Ah, tabii ki hayır, asla. Fakat burada saçma sapan bir şey dönüyordu. Kocasından habersiz gelmişti. Sinsi hâllerinden anladığım kadarıyla bu randevu onu korkutuyordu ve utandırıyordu. Kendisini tehlikeye atmıştı; o zaman bu kendisi için değil onun içindi. Ortada gizlenecek bir aptallık varsa Mary’ye ait olması mümkün değildi. Mary’nin burada böyle korku içinde onu olayın sonuçlarından korumaya çalışmasına sebep olabilecek ne yapmış olabilirdi ki bu dürüst çocuk? Şu meşhur kahkahası şerefine leke sürecek bir şeye sebep olmuş olabilir miydi? O geniş alın, o lüle saçlar ve o sevimli gülüş… Çocukluğumuzdan taşıdığımız o kırılgan hâllerimizden birkaçı. Masumiyet kaçıp gitse de bunların hepsi kalabilir fakat kesinlikle sabah kahkahaları da eşlik etmeli gidenlere. Zira şeytanın kahkahanın üzerinden elini çektiğini de görmedim.
Fakat Mary hâlâ bekliyordu. Artık güzelliği gitmişti; utanç yüzünü ele geçirmişti. Çirkin bir kadına dönüşmüştü. Gerisi kocasına kalmış. İçimden lanetler yağdırdım kocasına. Yine de kadınlar hakkında ne biliyordum ki? Onlara dair bazı uzak hatıralarım vardı ve birtakım beyhude çıkarımlar. Peki ya erkekler? Kırk yıldan fazla zamandır duygusuz olan bir adam tanıyorum; onun adına çok sevindim -böyle düşünmek biraz tuhaf olsa da- ondan ürktüm; ondan bezdim; onu fark ettikten çok zaman sonra onu hoş görerek onunla yan yana koşmak istedim. Tanrı beni affetsin! Erkeklerle ilgili bazı şeyler biliyorum ama içten içe sana haksızlık ediyorum sanırım evlat.
Sonra farkettim ki Mary buraya masum bir amaç uğruna gelmişti ama bunu yapmak onu öylesine korkutuyordu ki yapmamış olmayı tercih ederdi. Geri dön seni küçük aptal, yufka yürekli şey. Sana başka diyecek bir şeyim yok. Laf anlamaz kız! Yanından ayrılırken kocanın yüzündeki ışığı görmedin mi? Resimlerini yüzündeki bu ışıkla yapıyor ve tüm hayal kırıklıklarına rağmen hâlâ mağrur arzularının ümitlerini taşımaya devam ediyor. Bu ışık senin evlenirken ona bahşettiğin çeyiz. Bu ışık titremediği müddetçe o en büyük zenginliğe sahip.
Gitmeye can atmasına rağmen gidemedi bir türlü, Mary. Birkaç kez o lanet sokaktan kurtulmaya yeltendiyse de yalpalayarak sansarın pençesine çaresizce kendini bırakan bir kuş gibi geri döndü.
Ah, Mary! Hadi kuş olup uç. Bu nasıl bir çılgınlık? Hadi be kadın, geri dön!
Sonra birden gözden kayboldu. Gücünü toplayıp etrafına korku dolu son bir bakış attıktan sonra bir rehin dükkânına girdi.
O ortaya çıkmadan çok önce anlamıştım böyle olacağını. O kapıyı çalıp da içeri girdiğinde bile; bu ürkek zavallının neden kimsenin onu tanımadığı bir sokağı tercih ettiğini; umutsuzca içeri girene kadar o iğrenç dükkânın önünde neden usulca dolanıp durduğunu ve bir daha göremeyeceği o saate neden tekrar tekrar baktığını… Mary çaresiz bir hâlde evin yükünü omuzlamaya çalışıyordu. Yine de o cesur yürek, muhtemelen karısının küçük hazinelerinin nereye gittiğinden haberi bile olmayan kocasını o gülen yüzünden mahrum etmiyordu.
Zalimliğimden ötürü dehşete düşebilirsiniz belki ama içim sevinçle dolmuştu. Saatini dükkâna bırakıp kaçarcasına çıkarken ne kadar harap ve bitap bir hâlde olduğunu düşününce içimin yağları eridi. Bebeği bile o narin kollarına ne kadar ağır gelmiştir bu hâldeyken. Bunu düşünürken bile sevinçliydim. Onu takip etmek yerine kafiyesi bol bir şarkı nakaratı mırıldanarak ki zaten nakarat dışındaki kısımları pek hatırlayamam, aheste aheste evin yolunu tuttum. Onu en son bir bebek bezi dükkânına ya da o tarz saçma sapan bir yere girerken gördüm. Böylelikle saatini neden rehin koyduğu anlaşılıyordu. Hiç de umurumda değil! Daha da keyifle şarkımı mırıldanmaya devam ettim.
VII
Timothy’den Geriye Kalanlar
Dikkatli bir okur Timothy’yi ortadan kaldırmamın asıl sebebinin, ondan geriye kalacak olan minik zıbınları, mama önlüklerini, pabuçlarını David’e vermek olduğunu anlamış olmalı. O yüzden Sayın Beyefendi ya da Hanımefendi, ressamımızı yasa boğdum diye sakın ola fazla üstüme gelmeye kalkmayın. Ayrıca bir süre sonra kederinin, kendi oğlunu benimkinin kaderinden korumaya dair bencil bir arzuya kapılarak, hızla uçup gittiğini fark ettiğimi de bilmenizi isterim. Çünkü ana baba olmak böyle bir şey.
Merhamet dolu bir ifadeyle benim için bir şey yapıp yapamayacağını sordu. Tabii ki benim için yapabileceği bir şey vardı, fakat emin olamadım çünkü mağrur ve duygusal köpeğimle karşılaşmasını istememek gibi çok geçerli bir sebebim vardı. O yüzden teklif ondan gelmeliydi. Ona evde Timothy’den kalma küçücük eşyalar olduğundan ve onları görmenin bana ne denli acı verdiğinden bahsettim. Derinden etkilenmiş bir hâlde elimi kavradı. Ona böyle eziyet ettiğim için çok utanıyorum. Fakat o da azla yetinen biri değil. Üstelik bu fevri davranışım beni ikili bir karmaşaya sürükledi. Bu yüzden tatsız da olsa sürdürdüm. Bu uzmanlaşma çağında çocuk kıyafetlerinin acıya dönüştüğü bir anda bunları evden uzaklaştıracak bir uzmanlık alanı oluşmadı mı hâlâ? Satabilir miydim? Ya da içki karşılığında onları takas edeceğini bile bile bir ihtiyaç sahibine mi verseydim? Ona bu eşyaları bir arkadaşımın çocuğuna hediye etmek istediğimi ancak arkadaşımın kendisine de Timothy’yi hatırlatacağı gerekçesiyle almak istemediğini söyledim. Sanıyorum bu onu canevinden vurdu ve beklediğim teklifi yaptı.
Hızlıca halletmiştim olayı ve bu kez hem kendime hem ona kızgındım. Bu seçeneği çabucak kabul ederken o sırada başka bir çıkar yol göremiyordum. Anlayabileceğiniz üzere, Timothy’nin hayata tutunuşu öylesine pamuk ipliğine bağlıydı ki sanırım bu gölgenin bir süre sonra yok olacağını zaten biliyordum. Hiçbir zaman tam olarak var olamadı. Bu gerçek bir çocuğun hayatı değildi.
Yine de işte o an gelip çattığında gidişini kabullenmeye gönlüm razı gelmiyordu. O akşam olağan dışı bir şefkatle onu kollarıma alıp batmak üzere olan güneşe teslim etmek için pencerenin önüne götürdüğümü hatırlıyorum. Neredeyse gerçeğe yakın bir acı içerisinde ona gitmek zorunda olduğunu çünkü başka bir çocuğun onun güzel minik eşyalarına ihtiyacı olduğunu söyledim. Ve onun gerçek sahibi olan güneş onu dans eden kollarıyla sardı. Giderken bir zamanlar kelimelerin en güzeliyle seslendiği o kadına sevgilerini gönderdi. Bu masum şey bilmiyordu ki küçük beyaz kuşlar hiçbir zaman gerçekten bir anneye sahip olmayan kuşlardır. Timothy’nin hayali böylece avuçlarımdan kayıp giderken keşke gitmeden önce bir kez olsun Kensington Bahçeleri’nde oynayabilseydi ya da minik ağaç dallarına tırmanıp Round Pond’da kâğıttan gemi yüzdürebilseydi diye geçirdim içimden. Çocukluğun şen şakrak yollarında çemberini yuvarlarken coşkuyla peşinden koşabilseydim. Bir yandan hafızamız bize koşmamızı söylerken diğer taraftan, uzun bir yaz günü eğlencenin bedelini ödemek üzere bekleyen adamlar ve kadınlar beliriverir birden. Düşünüyorum da, Timothy benim tüm özlemlerimi biliyordu. Yanakları çocuksu bir pembelikle kızararak bana dedi ki, tüm bunları yapmamış olmasının sebebi korkması değilmiş. Aslında bunların hepsini yapmayı çok severmiş ama o diğer çocuklar gibi değilmiş. İşte böyle diyerek parmağımı bıraktı ve başka bir gökyüzüne doğru uçup gitti gözlerimin önünden.
Korkarım, kendime karşı çok cesur değilim. Hatırlayabildiğim kadarıyla, saldırı altındayken diğerleri gibi davransam da manevi olarak zayıfım. Bu nedenle ertesi gün David’e bir şeyler almak üzere mağazaya girmeye teşebbüs ettiğimde Mary’nin rehinci dükkânına girerkenki hâli kadar utangaç olduğumu keşfettim. Küçük kıyafetler satan mağazalar kapısına yaklaştığınızda çok ürkütücü olabiliyor. İnsan birden ebeveyn kimliğine bürünüyor ve bu yüzden inceden inceye adabımuaşeret içerisinde kayboluveriyor. Kapı açıkken gizlice de girebilirdim ama açıkçası yapamadım. Aslına bakılırsa, terzim hariç ki -korkarım terzime oldukça sık gidiyorum zaten- diğer her türlü mağazaya girerken bir huzursuzluk hissediyorum içimde.
İşte bu yüzden küçük kıyafetler satan mağazanın önünde kendimle dalga geçerek hırsız gibi dolanıp durdum. Hatta diyelim saat üç oldu; kendime, saat iki buçukta girmiş olsaydım şimdiye her şey bitecekti gibi saçma telkinlerde bulundum.
Durumumu daha iyi anlamanız için, ben kapının orada yiğitçe gezinirken gözlerini dikmiş beni izleyen centilmenden bahsedeyim size. Yavaşça uzaklaşıp etrafta dolaşıyormuş gibi yapıp geri döndüm ama hâlâ orada duruyordu ki bu da onun benim yapmaya çalıştığım şeyi bulandırmak niyetinde olduğunu kanıtlıyordu. Sert bir şekilde kendime hâkim olmaya çalışarak başımla selamladım ve soğuk bir kibarlıkla “Bakıyorum epey eğleniyorsunuz bayım.” dedim.